İnsanın kendisine uzak bir meselede tavır alması kolaydır; ama ırkçılar gibi türcüler de mesele kendi yaşamlarına yaklaştıkça gerçek yüzlerini ortaya koymaya başlar. Bir yandan İspanya'daki boğa güreşlerini, Güney Kore'deki köpek yeme alışkanlığını ya da Kanada'da yavru fokların öldürülmesini protesto ederken, diğer yandan bütün hayatlarını kafeslere tıkıştırılmış hâlde geçiren tavukların yumurtalarını ya da annelerinden, gerçek gıdalarından ve bacaklarını uzatarak yatma özgürlüğünden yoksun bırakılmış süt buzağılarının etlerini yemeye devam etmek, Güney Afrika'daki apartheid rejimini kınarken komşudan evini zencilere satmamasını istemeye benzer.
Son aylarda –ya da yıllarda– sürekli bir bezginlik içindeydik. Hiçbir şey eskisi gibi olamayacakmış gibi, düzelmeyecekmiş gibi, önceleri katlandığımız, sonraları boyun eğdiğimiz şu bezginlik bile aynı kalmayacakmış gibi. Konuşmalarımız da umutsuzluk üstüneydi hep. Arasıra bir çıkış yapıyorduk belki ama onun parlaklığı da kapkara gökte bir iz bırakmıyordu tabii.
Sürencemedeydik.