İnsanın kendisine uzak bir meselede tavır alması kolaydır; ama ırkçılar gibi türcüler de mesele kendi yaşamlarına yaklaştıkça gerçek yüzlerini ortaya koymaya başlar. Bir yandan İspanya'daki boğa güreşlerini, Güney Kore'deki köpek yeme alışkanlığını ya da Kanada'da yavru fokların öldürülmesini protesto ederken, diğer yandan bütün hayatlarını kafeslere tıkıştırılmış hâlde geçiren tavukların yumurtalarını ya da annelerinden, gerçek gıdalarından ve bacaklarını uzatarak yatma özgürlüğünden yoksun bırakılmış süt buzağılarının etlerini yemeye devam etmek, Güney Afrika'daki apartheid rejimini kınarken komşudan evini zencilere satmamasını istemeye benzer.
Daha ileri yaşam formlarının daha hükmedici olduğu anlayışı, tamamen insan biçimli bir imgedir; bu anlayış, doğal dünyada veya aynı şekilde toplumsal dünyada olması gereken ilişkileri değil, tahakkümü haklı çıkaran elitist ideolojileri yansıtır.
Yeryüzünde ya da yukarıda, domuzlar için bir cennet, bunca acının karşılığını aldıkları bir yer olduğuna inanmak mümkün müydü? Bu domuzlardan her biri ayrı bir varlıktı. Kimi beyaz, kimi siyah; kimi kahverengi kimi benekli; kimi yaşlı, kimi küçük; kimi uzun ince, kimi dev gibiydi. Her birinin kendine has bir benliği, kendine ait bir iradesi, umudu ve özlemleri vardı; hepsi özgüvenle, özsaygıyla ve bir özdeğer hissiyle doluydu.
Güvenle ve büyük bir inançla kendi işine bakarken üzerinde sürekli karanlık bir gölge, yolunda onu bekleyen korkunç bir Yazgı vardı. Derken o Kader üzerine çullanmış ve nu bacağından asıvermişti. Acımasız, vicdansızdı; domuzun karşı koymalarını, çığlıklarını umursamıyordu; domuzun arzuları, duyguları yok muş gibi ona insafsızca kendi istediği şeyi yapıyordu; boğazını kesip son nefeslerini verişini izliyordu.