(Treplev, Nina'nın ayakları dibine bırakır martıyı.)
NİNA: Bu da ne demek oluyor?
TREPLEV: Bugün bu martıyı öldürmek alçaklığında bulundum. Onu ayaklarınızın dibine bırakıyorum.
NİNA: Neyiniz var sizin?
(Kaldırıp bakar martıya.)
TREPLEV (Bir sessizlikten sonra.): Yakında kendimi de böyle öldüreceğim.
NİNA: Sizi tanıyamıyorum.
TREPLEV: Doğru ama ben de sizi tanıyamamaya başladıktan sonra. Bana karşı değiştiniz, bakışlarınız yabancı, varlığım sıkıyor sizi.
"Ben öyle çok seviyorum ki senin için siktiğimin dünyasını yakardım. Bir canavar yarattın, Nina çünkü senin için yapmayacağım bir şey yok. Sadece istemen yeterli"
Tam o anda Nina başını kaldırdı bakışlarımız buluştu ve bana gülümsedi. Sanki karanlık bulutların arasından bir anda doğan güneş sıcaklığı ile bana çarpıverdi.
TREPLEV: Akşam oldu, her şey kararıyor. Yalvarırım erken gitmeyin.
NİNA: İmkânsız.
TREPLEV: Peki, ben size gelsem, Nina? Tüm gece boyunca, sabaha kadar, bahçede durup pencerenize bak-mak için...
NİNA: Olmaz, bekçi görür. Köpek de alışkın değil size, havlar.
Yirmi dördüncü yaşıma bastığım 2017'ye kadar bir şekilde kutladığımız ve her defasında Anıl'ın beni öpüp ilan-ı aşk etmesini beklediğim 18 Ağustos'lar geçiriyordum. Keşke doğmasaydım, diye diye.
2017'de ise artık hayalim bile olmayı bırakmış epeski bir düşünce dan diye gerçek olurken, o günün, hayatımın en kötü doğum günü olduğunu düşünüyordum. Kaldı ki doğum günümün de Begüm'ün benim için verdiği partinin de ve hatta Anıl'ın bana aşık oluşunun da bir önemi yoktu. Keşke doğmasaydım cümlesini en hak eden gün, şüphesizdi ki o gündü.
Zaten sonra da 18 Ağustos'u hayatımdan çıkartıp attım. Nina'nın doğum günü 25 Eylül'dü ve ben, Nazlı'yı tanımıyordum.
Şimdi ise yani 18 Ağustos 2021'de, sanki hayatımda ilk kez doğum günü kutluyormuş gibi hissediyordum. Mecazen değil gerçekten. Bora beni öyle bir öpüyordu ki, dünya durmuştu,
"Yerin dibine de girse Nina Zenik'i bulacak, ona hatasının bedelini akla gelebilecek her şekilde ödetecekti. Ölüm bir kurtuluş olacaktı onun için. Onu bir daha asla ısınamayacağı Buz Sarayı'nın en sefil hücresine attıracaktı. Onun Matthias'la oynadığı gibi Matthias da onunla oynayacaktı. Ona özgürlük vaat edip sonra mahrum bırakacaktı. Ona sevgi, şefkat gösterip, küçük iyilikler yapıp sonra da onları elinden alacaktı. Onun döktüğü her gözyaşının keyfini çıkaracak, kendi dilindeki o tatlı, yeşil çiçek kokusunun yerine onun kederinin tuzunu koyacaktı."