Nora hayatı olduğu gibi kabullenmiş gibiydi;
kötü bir deneyim yaşandı diye bütün deneyimlerin kötü olması
gerekmiyordu. Hayatını acı çektiği için değil, acıyı dindirmenin
bir yolu olmadığına kendini inandırdığı için bitirmek istediğini
anlamıştı.
Hem depresyonu yaratan şeydi hem de korkuyla
umutsuzluk arasındaki ayrımdı bu. Korku, bir mahzene
girerken kapının kapanıvereceğini düşünerek endişelenmekti.
Umutsuzluksa o kapının kapanıp üstüne bir de kilitlenmesi
demekti.
Fakat Nora yaşadığı her hayatla birlikte hayal gücünü
kullanmakta ustalaştıkça, o sembolik kapının da biraz daha
aralandığını gördü. Bazı hayatlarda en fazla bir dakika,
bazılarında günler, haftalar boyu kalıyordu. Ne kadar çok hayat
yaşarsa, herhangi bir yerde kendini evinde hissetmesi o kadar
zorlaşıyordu sanki.
Bir hayatı
deneyimlemeye devam etmek için o hayattan her yönüyle
hoşlanmak gerekmiyordu. Hoşlanacağınız bir hayatın mutlaka
olduğu fikrinden vazgeçmemek yeterliydi. Aynı şekilde, bir
hayattan hoşlanmanız o hayatta kalmanızı da gerektirmiyordu.
Ancak daha iyisini hayal edemediğiniz bir hayatta sonsuza
kadar kalabilirdiniz ama buna rağmen, denediği her hayat
hayal gücünü biraz daha genişlettiği için, deneyimlenen
hayatların sayısı arttıkça daha iyisini hayal edebilmenin
kolaylaşması da tam bir çelişkiydi.
O hezeyan içinde aklına gelen “eşit uzaklık” terimini
hatırladı. Bir sınıfın steril güvenliğine yakışacak bir terim. Eşit
uzaklık. Duygu yüklü olmayan, matematiğe ait bu terim o an
aklına takılmış, aşağı yukarı tam olduğu yerde kalabilmek için
son gücünü de harcarken çılgınca bir mantra gibi tekrarlanıp
durmuştu. Eşit uzaklık. Eşit uzaklık. Eşit uzaklık. Kıyılardan
herhangi birine daha uzak ya da yakın değildi.
Nora neredeyse bütün hayatı boyunca böyle hissetmişti.
Her şeyin ortasında. Hangi yöne gideceğini bilemeden
çabalamış, çırpınmış, yalnızca ayakta kalmaya çalışmıştı.
Pişmanlık duymadan hangi yolda devam edeceğini
bilememişti.
“Hatırlıyorum da, okuldaki kütüphanede satranç oynamaya
başladığımızda, sen en iyi taşlarını daha en başında
kaybederdin,” dedi Bayan Elm. “Vezirle kaleleri daha ilk
hamlelerde ilerletip bana kaptırırdın. Sonra da elinde bir tek
piyonlar ve bir iki at kaldığı için oyunu kaybetmiş gibi
davranırdın.”
“Ne alakası var şimdi?”
Bayan Elm hırkasından ucu çıkmış bir ipi kolunun içine
soktuktan sonra vazgeçip tekrar dışarı çekti.
“Satrançta kazanmak istiyorsan, bir şeyi anlaman lazım,”
dedi, Nora’nın tek derdi buymuş gibi. “Anlaman gerekense şu:
Oyun bitene kadar hiçbir şey bitmiş değildir. Elinde tek bir
piyon kalmış olsa bitmez. Bir tarafta tek bir piyon ve şah
varken, karşı tarafın bütün taşları duruyor olsa da, oyun devam
eder. Sen bir piyon olsan da –ki belki hepimiz öyleyiz– piyonun
en sihirli taş olduğunu asla unutmamalısın. Ufacık ve sıradan
bir şey gibi görünebilir ama öyle değildir. Çünkü hiçbir piyon
piyondan ibaret değildir. Bütün piyonlar kozadan çıkmayı
bekleyen birer vezirdir. Senin tek yapman gereken, ilerlemeye
devam etmenin bir yolunu bulmaktır. Her seferinde tek bir
kare. Bu şekilde karşıya geçip bütün güçlere sahip olabilirsin.”
Nora etrafındaki kitaplara baktı. “Elimde bir tek piyonlar mı
kaldı diyorsunuz?”
“En sıradan görünen şey seni zafere götürecek şey olabilir
diyorum. Sen ilerlemeye devam et.