Daha fazla çabalamak zorundaydı. Hep istemediğini
zannettiği hayatı istemek zorundaydı. Bu kütüphane nasıl
ondan bir parçaysa, bütün hayatları da öyleydi çünkü. O
hayatlarda hissettiği her şeyi hissetmemiş olabilirdi ama o
potansiyele sahipti. Olimpiyatlarda yüzmesine, seyyah
olmasına, şarap üreticisi, rock star, gezegeni kurtaran bir buzul
bilimci, Cambridge mezunu, anne ve milyonlarca başka şey
olmasına yol açan fırsatları kaçırmış olabilirdi ama o insanların
hepsi bir bakıma yine de oydu. Hepsi oydu. Müthiş başarılar
elde etmiş olabilirdi ama bunu düşünmek eskiden olduğu gibi
depresyona sokmuyordu onu. Bilakis. İlham veriyordu. Çalışıp
çabaladığında neler olabileceğini görmüştü çünkü. Yaşadığı
hayatın da aslında kendine ait bir mantığı olduğunu görmüştü.
Abisi yaşıyordu. Izzy yaşıyordu. Lise öğrencisi bir çocuk başını
belaya sokmaktan onun yardımıyla kurtulmuştu. Hayatın
bazen bize tuzak gibi gelmesi aslında zihnin oynadığı bir
oyundu. Mutlu olmak için üzüm yetiştirip şarap üretmesi ya da
gün batımını California’da izlemesi gerekmiyordu. Büyük bir
evinin ve mükemmel bir ailesinin olması da gerekmiyordu.
Yalnızca potansiyele ihtiyacı vardı ve potansiyelden bol bir şeyi
yoktu. Bunu neden daha önce görememişti ki?
Hayatta ne kadar dürüst olursan ol, insanların ancak kendi
gerçekliklerine en yakın olan şeyleri görebildiğini Nora artık
anlamıştı. Thoreau’nun dediği gibi: “Neye baktığın değil, ne
gördüğün önemlidir.”