Kitabı o kadar beğendim ki Willem öldüğünde Jude’un anıları, mailleri, Willem’e dair her şeyi çabucak bitirmemek için günlere bölmesi gibi her gün kendime sayfa sınırı koyarak yavaş yavaş okudum. Kitabı bitirirken her ne kadar buna hazır olmasam da her bir karakterle tek tek vedalaştım. Onları gerçekten özleyeceğim.
Öncelikle şunu belirtmek isterim ki kitap kesinlikle efsane ya da tamamen zaman kaybı diyerek kimseyi etkilemek istemem. Bu tarz yorumlardan hoşlanmıyorum çünkü zevkler farklıdır, benim beğendiğimi siz beğenmeyebilirsiniz ya da tam tersi de olabilir. Kitap okunsun ya da okunmasın gibi bir kaygım da yok. Ben yalnızca kitaba dair şahsi düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.
Kitabı çok sevdim, çünkü beni derinden etkiledi. Ben çok duyusal bir insanım, duygularımı derinden ve sessizce yaşarım. Bu açıdan Jude’u kendime çok yakın hissettim.
Kitabın konusunu uzun uzun anlatmak istemiyorum, arka kapakta kısaca anlatılmış zaten. Çoğumuzun hayatındaki en güzel dönemlerden biri olan üniversite yıllarında başlayan arkadaşlıklarını devam ettirmelerini okumak karakterlerin kişilikleri hakkında az çok bilgi veriyor zaten.
Ah Jude, üzümlü kekim… Kitabı okurken sürekli Jude’a sarılmak, ona yanında olduğumu, ona hiçbir zaman hiçbir şekilde kesinlikle zarar vermeyeceğimi ve ona hep destek olacağımı söylemek istedim sürekli. Kalbimde kâğıt kesiği gibi bir his bıraktı. Hisleri o kadar detaylı (bence kesinlikle yerindeydi) ve tanıdık betimlenmişti ki zaman zaman birinin beni avutmasını istediğim şekilde samimiyetle sarılıp avutmak istedim onu. Ama en başından tahmin ediyordum onun hassas kalbinin dayanmak istemeyeceğini. İntihar ettiğinde hiç şaşırmadım ve üzülmedim. İstemeyerek, o duygularla boğuşarak yaşamak zorunda kaldığı için üzülüyordum. Her gün aynı acıya uyanıp her gece