…bir zamanlar oldukları kişi onları tatmin etmiyordu. Yaşadıkları şimdiki zamana karşı sabırsız, geçmişlerine düşman ve gelecekten yoksun bir halde, insana dair bir adalet ya da nefret duygusunun parmaklıklar arkasında yaşamaya mahkum ettiği kişilere benziyorduk biz de.
Sözcük, yalnızca bilimin ona yüklediği özellikleri değil olağandışı bir dizi görüntüyü de kapsıyordu; bu saatte, ortalama bir hareketlilik içinde, gürültüden ziyade uğultunun duyulduğu bu sarı ve gri kentle pek bağdaşmayan bir dizi görüntü, aynı anda hem mutlu hem kederli olunabilirse eğer, işte öyle.
Hemşerilerimiz de başkalarından daha suçlu değildi; alçakgönüllü olmayı unutuyorlardı, hepsi bu; kendileri için hala her şeyin olanaklı olduğuna inanıyorlardı; bu da felaketlerin olanaksız olduğunu varsaymak anlamına geliyordu. İşlerini yapmayı sürdürüyorlardı, yolculuklar ayarlıyorlardı, fikirleri vardı. Geleceği, yolculukları ve tartışmaları ortadan kaldıran bir vebayı nasıl düşüneceklerdi ki ? Kendilerini özgür sanıyorlardı, oysa felaketler oldukça kimse asla özgür olmayacak.