Su Perisi

Su Perisi
@nnymph
KÜÇÜCÜK BİR AN HER ŞEYİ MAHVEDEBİLİR
Küçücük bir an her şeyi mahvedebilir… Mükemmel başlayan bir gün bir haberle, bir mesajla, bir sözle, bir bakışla bile berbat hale gelebilir. Bu anları bir cümleyle tarif etmek gerekirse ben “Bir kış beklemişsin de tam çiçek açacakken dolu vurmuş gibi oluyor bazen” şeklinde tarif ederim. İyi hissetmeyi, güzel bir gün geçirmeyi ömrümüz boyunca bekler dururuz. İşte bazen de tam çiçek açıp bahara kavuşacakken dolu vurur, bahar fikri uzaklaşır umutsuzluk ve o kasvetli hava hayatımıza çöker. Bazen bir sinir bütün bir hayatımızı bile mahvedebilir. Sinirle söylenenler asıl hissedilenler midir, sinirin etkisinden mi öyle söylenir çok tartışılan bir konudur. Bence sinir duygusu asıl düşündüklerimizi açığa çıkarır. Normal şartlarda herkes iyidir, sinir bizlerin diğer bir yönünü ortaya çıkarır. Sinirliyken hepimiz farklıyızdır, ama kırmaktan çekindiğimiz anlar da olmuştur. İşte sevdiğimizi bu anlarda anlarız. Sinirimize bile hâkim olmamız gerektiğini hissedebiliyorsak gerçekten sevmişizdir zaten. Size göre asıl sevgi nedir bilemem ama sinirini kontrol edebilecek kadar sevmek gerçek sevgi alametidir bana göre. Bence insanları önemsemek bu çağın büyük bir lanetidir. İnsanlar bazen bir bakışıyla, sözüyle, gülüşüyle, kendi çıkarlarına göre yaptıklarıyla bütün bir hayatımızı mahvedebilir. Bir çift göz bir çift gözü kolaylıkla ağlatabilir, bir gülüş başka bir gülüşü soldurabilir, iyi yaşanmaya çalışılan bir hayat başka bir hayatı kolaylıkla mahvedebilir. İnsan insana bunu yapabiliyorken insanları önemsemek, onlar için çabalamak, iyiliklerini düşünmek, üstlerine titremek, mutluluklarını istemek ve hatta hayatlarını güzelleştirmek bazen insana hayatı zindan edebilir. Önemsediğimiz insanlar bizi önemsemeyebilir, başkalarını daha çok seviyor olabilir, bizden bunalmış olabilir, umursamıyor
İnsan ve Duygular
Reklam
BİR BAŞKA
"Kendimizi kabul etmek kolay mıdır? Bir gün kendimi olduğum gibi sevmeyi, kabul etmeyi başarabilecek miyim?" diye düşünüyorum uzun zamandır. Şimdi bu söylediklerim bana çok zor geliyor. İnsan nasıl kendini kabullenir? Yaptıklarımı sanki ben yapmıyor gibiyim. Kafamdan geçen düşünceler sanki benim değil. Kızan, sevinen, şaşıran, nefes alan sanki ben değilim. Birileri benim yerime kızıyor , seviniyor, nefes alıyor gibi. Ne zaman kendimmiş gibi hissedeceğim. Ne zaman kabul edeceğim bu bedeni, bu yüzü, bu düşünceleri, bu huyları, kendimi... Yaşadığım son bir kaç yılı kendim hariç herkese yaşattım kendi dünyamda. Benim hayatımı konu alan bir film vardı ve başrol asla ben olamadım uzun zamanlar boyunca. Olabilecek miyim onu da bilmiyorum. Nefes almak bir bünyeye neden bu kadar zor gelir ki? Neden kabullenemez bir insan aklından geçen düşünceleri? Bu beden sanki benim değil, bu yüz sanki bana ait değil, geçirdiğim düşünceler benim değil gibi artık. Nefes aldığım bendende yaşamıyorum ne garip. Halbuki yerine ben ağlıyorum, ağrısı benim canımı acıtıyor ama ben yaşamıyorum bu beden de. Çığlık atıyorum olur olmadık ama duyulmuyor. Göz yaşlarım durmuyor ama kimse fark etmiyor. Ben bile kendime çare olamıyorum. Yaşadığım bedene yabancı, sahip olduğum kişiliğe alışamamış gibiyim. Sahi benim olsa bu düşünceler neden bana yabancı gelsin? Hiç tanımadığınız bir yerde hiç bilmediğiniz insanlarla size ait gibi yaşamak nasıl bir his, bunu anlamak da anlatmak da çok zor. Ama bana artık sadece bu şehir bu sokaklar değil, bu beden hatta bu akıl bile dar gelmeye başladı. Ne kadar dayanabilirim bu işkenceye bilmiyorum. Sonunda ne olur asıl ondan korkuyorum. Düşünceler sussa dünya dursa kocaman bir sessizlik olsa belki bulurum kendimi. Belki daha da çok kaybolurum kim bilir. Belki de bu
İnsan ve Duygular
GEÇ OLURSA GÜÇ DE OLUR
Bazı durumlar, davranışlar, sözler vardır. Geç kalınmış olan, "Geç olsun güç olmasın" diye geçiştirilen, hayatımızı eksilten durumlar. Bazen gösterilmeyen sevgidir bu durum bazen ise söylenmeyen sözler ya da yapılmayan davranışlar, tutulmayan sözler, gerçekleştirilmeyen nasihatler. İhtiyacımız olduğu zaman gelmeyen, en çok gerektiği zaman yapılmayan ve ruhumuzu kanatan durumlar. Ruhumuzda derin yaralar açar, kanatır, acıtır, ağlatır. İçimizde gerçekleşeceğine dair umut besleriz. Sanki gösterilmeyen sevgi bir gün gösterilecek gibi, söylenmeyen o söz bir gün söylenecek gibi, giden bir gün dönecek gibi… Sonra beklemeye başlarız. Hevesle ve inançla gerçekleşeceği zamanı bekleriz. Çok inanırız gerçekleşeceğine ama gerçekleşmez. Ruhumuzu yakar durur. Canımız çok acır çünkü birçok yerden yıkılmışızdır. İnancımızdan, umudumuzdan, ihtiyacımızdan. Hayat acımadan kanatır ruhumuzu. Akacak kan kalmadığında vazgeçer insan inanmaktan ve beklemekten. Uğruna kanını, umudunu, inancını, hevesini tükettiği durum gerçekleşmeyecektir artık kabullenir ve devam eder. İşte tam vazgeçtiği anda gerçekleşir. Böyle bir huyu vardır bunların. Darmaduman olmadan gelmez. Geç olsun güç olmasın der ve girer hayatımıza. Aslında yaramızı sarması ve iyileştirmesi gerekirken daha çok acıtır, yakar. İçimizde umutla bekleyen çocuğu bir kez küstürünce artık ne yapsan da nafile. Gösterilmeyen sevgiyi, tutulmayan sözleri, gidip dönmemeleri kaldıramaz içimizdeki çocuk. Bekler bekler bekler… Gelmez, gelmediği gibi kendiyle birlikte birçok şeyi de götürür. Umudu, inancı, hevesi. Tam da bu yüzden geç olunca güç de olur. Zamanında gösterilmeyen sevgi geç kalırsa yara açar, açtığı yaraları kanatır, dert olur, yük olur, yorar. Tutulmayan sözler geçtikten sonra tutulsa da bir önem taşımaz. Saygıyı yitirir, sevgiyi
İnsan ve Duygular
Biz başkalarını yazarız, başkaları da başkalarını yazar. Kimse bizi yazmaz
Sayfa 272 - Ephesus yayınları·Kitabı okudu
1000Kitap
Eskisi gibi
Fark ettiniz mi eskisi gibi değil hiçbir şey. Yaşımız kaç olursa olsun, kaç eski yaşamış olursak olalım, ne yaşamış olsak da eskisi gibi değil. Dünyalarımız sanki eksik, yarım… Biz mi kaybettik dünyamızdan yoksa dünyamız mı kaybetti kendini ya da biz mi kaybolduk dünyamızda? Her ne olduysa eskiyi özletir oldu. Düne hasret, bugünden şikâyetçi, yarından umutsuzuz artık. Dünyamız renklerini kaybetmiş gibi, hayatımız yarım kalmış yaşanmadan bitmiş gibi. Bayram neşesi, akraba sevgisi, aile ortamı, dostluk, hayat bir farklı artık. Eskiden bir merakla beklenen bayramlar şimdi fark edilmiyor, büyük bir heyecanla yapılan akraba ziyaretlerinden artık köşe bucak kaçılıyor, kalabalıkta huzur bulan bedenler artık üç beş sese tahammül edemiyor, huzur veren bizi biz yapan aileler artık bize yabancılaşıyor, bayram giysileri alınmıyor artık, el öpmeye gidilmiyor, mezarlıklar ziyaret edilmiyor. Gidenlere üzülmek yerine onlar adına sevinir olduk artık, kurtuldu diyoruz. İçimizde hep bir kaçma, kurtulma çabası barındırıyoruz. Hayat boğuyor sanki bizi. Bu aralar boğazımda bir el var gibi hissediyorum sürekli, nefesimi kontrol eden, yaşamımı denetleyen, her an bitirebilecek olan bir yumru sanki. Size de oluyor mu? İçimizde dinmek bilmeyen bir özlem var. Ama bu sefer bir yere, bir insana, bir mekâna ait değil eskiye olan bir özlem… İçimiz parça parça, ruhumuz acılar içinde, neşemiz kaçık, huzurumuz kayıp, umudumuz sizlere ömür. Nefes almasına alıyoruz ama aldığımız her nefes yakar boğazımızı. Çaresi var mıdır özlemenin kavuşmaktan başka? Peki, nasıl kavuşur insan eski yaşamına, umuduna, neşesine, hayatına…
Edebiyat
Reklam