livaneli'nin kaleminden okuduğum ikinci kitabı. elimden düşürmek istemediğim kadar sürükleyici, neredeyse bir gizem bir macera romanı. ama anlattıkları sebebiyle de elime almaktan korktuğum, olacaklardan ve okuyacaklarımdan kaçındığım bir kitaptı. ikisinin arasında gittim geldim. elime aldığımda huzursuzluğu iliklerime kadar hissedene kadar okudum; tekrar hazır hissedinceye, hikayenin sonunu öğrenmek için can atıncaya dek de elime almadım, gözümün önünde dahi bulundurmadım.
pek bir şey bilmiyorum haliyle okuduğum ikinci livaneli kitabı olduğundan fakat anlatıcının elden ele değişmesi gerçekten ilginçti, iyi yönden. daha önce karşılaşmamıştım böylesi bir anlatıyla. anlaması zor değil tam aksine başkalarının gözünden hikayeyi dinlemek, onların hislerine ortak olmak, her değişen anlatıcı ile hislerin ve düşüncelerin değişmesi apayrı bir okuma deneyimdi!
anlatılan şeyleri sanki hakan günday kaleme almış gibiydi. eğer ki biliyorsanız hakan günday nasıl da etkiler yazdıklarıyla okucuyu, aynı öyleydi. bir yandan düşündürüyor bir yandansa tiksindiriyordu. ne kadarı kurgu ne kadar gerçeğe yakın bilmiyorum ama... anlatılanların, yaşanılanların gerçeğe yakınlığını düşünmek kanımı donduruyor, insanlıktan soğuyorum. tanrıdan soğuyorum ve soruyorum neredeydin diye. bütün bunlar olurken neredeydin? yedinci gün geldiğinde çekildiğin dinlenme köşende miydin bunca zamandır? orada mı kalacaksın ve izin vereceksin devamının gelmesine? sana açılan elleri ve edilen duaları sineye çekildiğin yerde daha ne kadar zaman duymayacaksın, duymamazlıktan geleceksin? bu sefer kendime soruyorum, size soruyorum: tanrı sahiden de iyi midir, bunca kötülüğün elini kolunu sallayarak gezmesine izin veriyor karşı çıkmıyorsa?
"altıncı gün gök ve yer bütün ögeleriyle tamamlanmıştı. yedinci güne gelindiğinde