"bunu hissedebiliyor musun peki?" diye sordu; açık gözü yukarı aşağı hareket ediyordu, parmağımın altındaki kapalı gözü de diğer gözünün hareketlerini taklit ediyordu. "kapalı göz bile nasıl da senin yüzünü arıyor, hissedebiliyor musun?"
başımı salladım. eli ritim tutuyordu: bam ba-bam bam bam bam-bam bam.
"bu işte," dedi leyla, "seni böyle arıyordum."
sonra bana doğru eğilip beni öprü. çarşının hemen yanındaki o ara sokakta.
"ben sanatçıyım. ömrümü sanata verdim. elimdeki tek şey bu. hayatımdaki insanlar geldi gitti, geldi gitti. çoğunlukla da gittiler. ömrümü sanata verdim, çünkü sanat baki. benim olduğum kişi bu. ben sanatçıyım. ben sanat üretirim." bir anlığına duraksadı. "zaman bir tek sanatı mahvetmiyor."
cyrus bir internet sitesinde tam da bu anlama gelen bir kelimeyle karşılaşmıştı: sonder. "yanından geçip gittiğiniz rastgele kimselerin de en az sizin kadar gerçek ve karmaşık bir hayata sahip olduğunu fark etmek" diye tanımlanıyordu. muazzam bir şeydi bu; adını koyduğunuzda bile hissiyat kendisinden bir şey kaybetmiyordu. dil denen şey bazen öyle yetersiz kalıyordu.