Bir akşam, yine loş odamda yalnız oturuyorum. Perdeler kapalı, sadece masa lambasının sarı ışığı titriyordu. Belki de titreyen bendim…
İçimden bir ses yükseldi. Net, soğuk, neredeyse alaycı. “Sen kimsin?” diye sordu. Durakladım. Kendi sesimdi bu, ama ben değildim. Sanki boğazımın derinliklerinden, kafamın içinde yankılanan bir sesti bu. Yutkundum. “Ben... ben Muhammed’im,” diye mırıldandım kendi kendime. İç ses güldü. Kısa, kesik bir kahkaha. “Hayır. Muhammed kim? O adam dışarıda, insanlara gülümsüyor, işe gidiyor, herkes tarafından seviliyor. Sen kimsin? Gerçekten burada, bu koltukta oturan şey... o kim? ”Kalbim hızlandı. Aynaya baktım, ama ayna da bana bakmıyordu sanki. Yüzüm aynıydı, ama gözlerimin arkasında biri vardı. Biri izliyordu. “Sus,” dedim fısıltıyla. “Ben benim. Normalim.” İç ses yaklaştı, kulaklarımın içine sokuldu: “Normal mi? Dün gece yine konuştun benimle. Hatırlıyor musun? ‘Beni yalnız bırak’ diyordun. Ama ben buradayım. Her zaman buradayım. Senin içindeyim. Sen bensin. Ya da... ben senim?” Oda daha da daraldı. Duvarlar fısıldamaya başladı, ama hayır, fısıldayan yine oydu. “Bak,” dedi iç ses, bu sefer daha yumuşak, neredeyse merhametli. “Korkma. Sadece soruyorum. Sen kimsin? Çünkü ben artık emin değilim. Sen mi beni yaratıyorsun, yoksa ben mi seni taşıyorum?” Gözlerimi kapattım. Karanlıkta bile kaçamıyordum. Çünkü karanlık da içimdeydi. “Bilmiyorum,” diye itiraf ettim sonunda, sesim kırık. “Artık bilmiyorum...” Ve iç ses, tatmin olmuş gibi sustu. Ama sadece bir anlığına. Çünkü biliyordum ki, birazdan yine soracaktı. “Sen kimsin?” Bu sefer daha yüksek, daha ısrarcı. Ve ben, cevap veremeden, sadece titreyerek bekledim.