Geriye ne bıraktığımızı hiç düşündük mü gerçekten?
Zaman akıp giderken, biz sadece yaşadığımızı sandık belki de. Oysa her yaş, bizden bir parça aldı; her deneyim, sessizce içimize yerleşti.
Herkesin yolu başka, yükü başka. Aynı gökyüzünün altında, bambaşka hikâyeler taşıdık. Kimimiz cesaret sandı susmayı, kimimiz erdem diye öğrendi vazgeçmeyi.
İçimizde bir yerde, hep yarım kalan cümleler birikti.
“Keşke” ile başlayan ama yüksek sesle söylenemeyen cümleler…
Bir gün yapılacaklar listesine yazılıp, bir türlü gerçekleştirilemeyen hayaller…
Ölmeden önce yapılacaklar diye bir liste var mıydı gerçekten,
yoksa biz sadece günü kurtarmayı hayat sanarak mı yaşadık?
Bu farkındalık kaç yaşında gelir insana?
Takvim yaprakları mı öğretir, yoksa kayıplar mı?
Belki de yaşın hiç önemi yoktur; insan, durup kendine bakabildiği an büyür.
Geriye dönüp baktığımızda, yaşadıklarımızdan çok
yaşayamadıklarımızın ağırlığı çöker omzumuza.
Ve insan anlar ki, en büyük eksiklik
kendine sormaya cesaret edemediği sorulardır...
Gülhan, dergiye göndereceği yazının taslağını bitirmişti sonunda. Bir fincan kahve alıp pencereye doğru yaklaştı, dışarıda kar yağıyordu. Sokaktan geçenler, beyazlığın içinde iz bırakıp sessizce uzaklaşıyordu.
Bir an, bu satırların bir gün ona denk gelip gelmeyeceğini düşündü. Okur mu, fark eder mi, içini yoklar mıydı acaba? Sonra bu düşünceyi de serbest bıraktı. Çünkü bazı yazılar ulaşmak için değil, insanın kendini toparlaması için yazılırdı.
Kar yağmaya devam ediyordu. Gülhan camın ardında dururken, kalbindeki ağırlıkların yavaş yavaş çözüldüğünü hissetti. Uzun zamandır ilk kez, yarının ona kapalı olmadığını düşündü. Büyük vaatler değil belki; ama sahici, küçük umutlar…
Bazı soruların cevabı zamanla gelirdi.
Bazı yarım cümleler yeniden kurulabilirdi.
Ve bazı başlangıçlar,