• Bu kitabi lise son sınıfta arkadaşımın tavsiyesi uzerine okumuştum. Olaylar aklımda tam olarak canlanmasa da bana hissettirdiği duygular hala taze. Son sayfalar da kitabin tum düğümleri çözüldükçe derste şekilden şekle giriyordum.

    (Okulda ders dinlemezdim, daha çok kitap okur veya en arka sırada arkadaşımla sürekli konuşur matematik hocasından eksi üzerine eksi yerdim. Buna rağmen başarılı notlarım vardı ancak ygs çalışmasını son güne bırakmasaymışım iyi edermişim yine de pişman değilim hiçbir şey için. Çünkü eksiler yediğimiz arkadaşımla aynı şehir aynı üniversite aynı odada kaldık. Hiç bilmediğimiz bir şehre karşı bize yabancı olan herkese inat biz birbirimize daha çok sokulduk. Siz yine de bunları örnek almayın. Hem ben bunları niye anlatıyorum.)

    Zülfü livanelinden okuduğum tek kitaptı. Sanırım son sayfalarına kadar olayın durgun geçmesi beni bu yazara karşı önyargı sahibi yaptı. Yine de önyargıları yıkmak gerek.
  • Kitabı daha önce gençlik yıllarımda okumuştum. Yaş ilerledikçe alınan tatlar bir başka oluyor. Bu birçok şeyde böyle. Kitaba gelirsem İhsan Hoca'nın anlatımı kitapta geçen olayları sanki yer, mekan olarak birebir yaşıyormuşsunuz hissi veriyor. Günümüz müslümanının içinde bulunduğu rahatlığı anlamamız için bize adeta bir rehber bu kitap. Başta Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (sallallahü aleyhi vessellem) olmak üzere sahabenin bu yüce dinin bizlere ulaşması için nelere katlandığını, nelerden feragat ettiklerini bu kitapta yazarın yalın anlatımı ile tanık oluyoruz. Kitabı uzun uza diye kronolojik olarak anlatmaya zaman yok, ancak günümüz müslümanlarına örnek olması için alınacak dersler var...Somut bir örnek vermek istersem ki beni en çok etkileyen gazveler olmuştur. Yanılmıyorsam (şu an yanımda notlarım yok) bizans üzerine yapılan Tebük Gazvesi olması gerekir. Mekke fethedilmiş, müslümanlar nisbeten daha rahat bir hayata kavuşmuştur. Yani günümüz müslamanlarından siyasi olarak daha rahat ve barış, huzur ortamı var (bahçelerde meyve çiçekleri bal sunuyor böceklerin ziyafetine) Yani bundan sonra yapılacak savaş "keyfi" olacaktır birçok müslümana göre ki bu gazveler münafıkları ortaya çıkarmıştır. Dedikodular başlamıştır Medine Devleti'nde "şu da katılıyor mu, bu da katıldı mı, şimdi bahçelerimizde dolaşmak, gölgelenmek, yemek, içmek varken nerden çıktı bu sefer...vb." sızlanmalara neden olan, gerçek iman sahiplerini ortaya çıkaran seferdir. Nitekim meşhur Tevbe Suresi'nin cihad ayetleri müslümanların içinde bulunduğu böylesi bir rehavet ortamında inmeye başlamıştır. Sahabe ne yapmıştır ? Onlar ki imanın her merhalesini yaşamıştır. İşkence döneminde (Müşrik Mekke'si) sabır, rehavet döneminde (Mekke fethi sonrası Medine Devleti) feragat göstererek imtihanı geçmişler, Cenneti rahat dünyalarına tercih etmişler....(anlatacak fazla söz yok aslında)
  • “Boyu göklere uzanan bir demircinin vuruşları, çılgın kıvılcımlar saçıyor ufkun örsünde!”

    Hayatımın geçen seneden itibaren rotasına yön veren efsane. Yine karşılaştık bu biyografi vesilesiyle.

    Her şeyden önce bu biyografiyi yazan James L. Haley’in yoğun araştırmalara ve okumalara harcadığı emeğini takdir etmek gerek. Okurken kitabın ne kadar yoğun bir çalışmayla, sayısız belgelerden süzülen en doğru verilerle oluşturulduğunu anlıyorsunuz zaten. Kaynakça kısmına bakarsanız göreceksiniz. Ne mektuplar, ne belgeler, ne günlükler hatıratlar röportajlar makaleler elden geçirilmiş... Bu kadar çok birbiriyle tutarsız ve sayısız içerik içinden çıkıp çok güzel bir biyografi ortaya koymayı başarmış Haley.

    London’ın ateşli savunuculuğunu yaptığı sosyalizmle ilgili çok fazla bilgim olmadığı için yorum yapmayı doğru bulmuyorum. Tabii onun sayesinde bi sempati duymuyor değilim ama konuya ancak ondan öğrendiklerim kadarıyla vâkıfım. Jack London daha çocukluğundan itibaren var olan düzenden ve kapitalizmden en ağır darbeleri yemiş biri olduğu için emek sömürüsüne kin duyması ve hak talebinde bulunup bunun savunuculuğunu yapması kadar doğal bir şey olamaz. Şimdi yaşadığı ıstırap dolu günleri, çalıştığı ağır işleri, gördüğü kötü muameleri tek tek yazacak değilim. O günlerin hakkını burada teslim etmeye kalksam bu inceleme kitap uzunluğunda bir şey olur ki bahsetmemiş hali bile uzun olacak gibi görünüyor. Ama hayatınızın ilk 16 yılına kadar olan kısmını bir gözünüzün önüne getirin. Çektiğiniz tüm acılar, yaşadığınız tüm zorluklar en fazla ne kadardı? Ben şahsen okul dışında o yaşımda hiç başka bir işle meşgul olmadım. Fiziksel olarak beni zorlayacak çok fazla durum yaşamadım ve en büyük derdim herhalde sınav notlarım falandı diyebilirim. Şimdi o yaşlarda aile geçindirme sorumluluğu altında olduğunuzu hayal edin. Sekiz yaşından itibaren para kazanmak zorunda olduğunuzu düşünün. Günün nerdeyse 16 saati çalışıyorsunuz ve aldığınız ücret 10 sent??? Bir de kulağınıza sizin yaptığınız işin yarısını bile yapmayıp aldığınız maaşın iki katını alan insanlar olduğu bilgisi geliyor. O çıldırmışlığı, yılmışlığı hayal edin. Okul okumak falan Jack London için bir süreliğine zaten hikâye. Liseye çok geç başlıyor. Yaşça kendisinden küçük insanlarla aynı okulda okumak, aynı anda okulda yine hademelik yapmak ve alay geçilmelere kulak asmamak zorunda kalıyor.

    London sosyalizmi tembelliğinden, çalışmak istememesinden falan seçmiyor. Aksine o çalışmak ve çalıştığının karşılığını almak istiyor. Herkesin aynı yaşam standartlarına sahip olması gerektiğini de savunmuyor. O fırsat eşitliğinin, adil rekabetin ve onurlu çalışma koşullarının savaşını veriyor. Çok çalışan birinin az çalışan birine göre daha çok kazanması, varlıklı biri olması sorun değil. Ama çark işlemesi gerektiği gibi işlesin. Herkes hakkını alsın. Kendisi, kendini “Yük Hayvanı” olarak adlandırdığı, ağır işlerde çalıştığı daha çocukluk döneminde kapitalist sistemin ateşine odun olup yanmayı deneyimlemişti.

    Bu günlerin tek olumlu tarafı onun erken olgunlaşmasını, o yaştaki kimsenin sahip olamayacağı denli büyük deneyim kazanmasını ve görüşlerinin şekillendirmesi olabilir.

    17 yaşında da “usta denizci” ünvanıyla denize açılma şansı yakalıyor. Gemideki herkesi kıskandıracak bir kaptanlık sergiliyor. Sonraki yıllar sadece maddi beklentiyle Klondike’e altın aramaya gidiyor orda edindiği deneyimlerin ileride yazacağı hikâyelerindeki temaları oluşturacağından habersiz. Burada da hüsrana uğruyor. Birkaç toz parçasından başka altın maltın bulmuyor. Ama benim açımdan süreç sonuçtan daha önemli olduğundan orada maceracı kişiliğinin aldığı haz ve uzun vadede yazarlığına katkı sağlayacak, ona malzeme olacak şeyler yaşadığını düşününce pişman olunacak bir yolculuk gibi gelmiyor bana.

    İnceleme çok uzadı ve daha hayatının yarısını bile anlatmış değilim. Ne iki eşinden ne annesinden ne kızlarından ne yazar arkadaşlarından ne katıldığı toplantılardan, verdiği konferanslardan, Japonya’da savaş muhabirliği yaptığı yıllardan bahsedebildim ama amaç zaten kitabın özetini çıkarmak değil, kitabı okumak için iştahınızı kabartabilmek. Umarım okursunuz ve bu harika adama, haklı davasına ve yazarlığa giden yolda geçtiği engebeli yollara bizzat tanıklık edersiniz. Zira maceralarla, zorluklar geçmiş dolu dolu yaşanmış bir hayat söz konusu ve Jack London hep yaşadıklarını anlatmıştır. Kitapta eserlerine de değiniliyor ve görüyoruz ki hep hayatındaki kesitleri kurguyla süsleyerek işliyor. Sadece kitaplarını okusanız bile biyografideki çoğu şeyi artık biliyor olmuş olacaksınız amaaa YİNE DE OKUYUN EFEM.

    Ben çok memnun oldum Jack London gibi bir insanın hayatını böylesine özenle hazırlanmış bir biyografiden okumaktan. İyi ki üniversitede ilk senemde, ilk günümde tarih hocam “sizin yaşlarınızda olsam okuyacağım kitap Martin Eden olurdu” demiş, iyi ki kitaplarıyla tanışma şansım olmuş.

    Sevdiğim tüm ölmüşlere duyduğum aynı temenniyi onun için de besliyorum. Umarım ruhu şu an nerdeyse huzur içindedir. SEN ÇOK YAŞA KURT
  • Göz kapak içlerimden sabah beni alacak bir günden diğer bir güne benmi doğacağım duygularmı kaçacak...
  • Gökyüzü ile bir bahçe arası düşürdüm durdum içimdeki seni yavaş yavaş bir yağmur tanesi gibi sağanak olmadan sırf incinme diye...
  • Onlar hep bir ceza keser
    Suçlu hep ćeker
    Çekilen yalnızca ceza değildir
    Burda ćekilen
    O kadar sanıldığı gibi değildir
    Sanılmadığı gibidir
  • • ‘’Hasta biriyim ben, kötü biriyim ben, çirkin biriyim
    • ve aptal olmadığıma göre namussuzum aynı zamanda.
    • Şu ana kadar fark etmişsinizdir, zeki bir insan sayılırım ben toplum normlarına göre.
    • zevk alıyorum böyle aşağılanmaktan acı çekmekten,
    • Yok alay etmiyorum sizle; yeterli bilince sahip olmadığınız için,
    • Elbette içi dışı bir olanlar da fazlasıyla onurludurlar, fazlasıyla ahmak oldukları gibi.
    • Aptal bir şekilde yaşıyor olabilirim
    • normalden fazla bilinçli olma durumu itiyor beni bu yalnız yaşama ve mutluyum böyle
    • Anladığınız gibi size ihtiyacım yok, size ve anlattıklarımı dinlemenize.
    • edebi bir eserden çok günah çıkartmak gibi oldu bu notlarım
    • paranoyak birinin hezeyanlarını kim okumak ister ki?
    • Ne diye senin bu safsatalarını dinleyeceğiz diyebilirsiniz tabi ki. ‘’

    Kitabın 165. Sayfasına şu not düşülmüş : ‘’ Bu çelişkilerle dolu adamın ‘’notları’’burada bitmiyor. Elinde olmadan devam ettikçe diyor ama bizim burada kesmemiz daha doğru olacak.’’

    ‘’Burada kesmemiz daha doğru olacak’’ çünkü zırvalamış, kendi tezatları, çelişkileri ile ruhsal karalığını okurun ruhuna üflemiş, hafakanlar bastı,kibrinin zirvesinde kenidisini o çelişkiler yumağı içinde sert eleştirebilen,handiyse kendisinin canını kendi yakan adamı, zorla okudum!

    İyi ki, Dosto’nun ‘’Suç ve Ceza’’ isimli şaheserini bu ‘’yer altından notlar’’dan önce okumuşum. Yoksa o eseri de elime almazdım.

    Bir kitabı elime aldığım zaman, ondan bir beklentim vardır : Bana; bilgi,düşünce ya da keyif adına bir şeyler vermelidir. Kitap bana hiç hitap etmedi .

    Zaman en büyük sermayemiz olduğuna göre, özenli kullanmayı öğrenmeli ve başarmalıyız. Keşke kitabın teması bu olsaydı.