Bazen bu mutluluğun içimize girdiği anla bizim kendimizin içimize dönebildiğimiz an arasında o kadar çok saat geçer, o kadar çok insan görürüz ki, bizi beklememiş olmasından korkarız. Ama o sabırlıdır, bıkmaz; herkes gittiği anda onu karşımızda buluruz. Bazen de o kadar yorgun oluruz ki, sadece kırılgan benliğimizde barınabilecek, başka türlü gerçekleşmesi mümkün olmayan anıları, izlenimleri zayıf dimağımızda tutacak gücü bulamayacağımızı sanırız. Bunu da istemeyiz; çünkü gerçeklerin tozuna sihirli bir kumun karıştığı, sıradan, herhangi bir olayın romanlardaki gibi bir itici güç olduğu günler haricinde hayatın ilginç bir yanı yoktur. O zaman, rüya ışığının içinden, erişilmez dünyanın koca bir yarımadası birden ortaya çıkar ve hayatımıza girer; uykudan uyanmış biri gibi, en ateşli rüyalarımızda yer alan ve dolayısıyla ancak rüyada görebileceğimizi sandığımız insanları kendi hayatımızda görürüz.