Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde (Kayıp Zamanın İzinde Serisi İkinci Kitap)

·
Okunma
·
Beğeni
·
12330
Gösterim
Adı:
Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde
Alt başlık:
Kayıp Zamanın İzinde Serisi İkinci Kitap
Baskı tarihi:
22 Şubat 2019
Sayfa sayısı:
502
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753635257
Kitabın türü:
Orijinal adı:
A la recherche du temps perdu - A l’ombre des jeunes filles en fleurs
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Baskılar:
Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde
In the Shadow of Young Girls in Flower
"Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran, başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür; bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını farketmeyişimizdir." 1919'da Goncourt ödülünü alan "Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde", Proust'un bilinçdışı kekinden ufak bir dilim.
502 syf.
·19 günde·10/10
Empresyonizmin manzaradan kağıda dökülen en saf ve yalın hali, hayallerin içgüdüselliği, insanlara verilen imge, şehirlerin insanlara yüklediği dönüşüm, doğanın ihtişamı, suretin ruhta uyandırdığı mutlak etki, hayatın anlamı olan genç kızlar, Proust ve bu toplamın harmonisi olan kötülük çiçekleri.


1919 yılında Fransa’da Goncourt ödülünü alan eser, aynı zamanda Proust’un adının duyulmasını sağlayan kitap olmuştur. Serinin ilk kitabına göre yoğunluk dozunun fazlasıyla yüksek oluşu, aniden beliren karakterler ve onları tanımlamaya çalışırken 8 kitap okumuş kadar olan okur, “Proust okumak 9’dan 5’e kadar mesai yapmayı gerektirir.” sözünün bilincinde olarak cümlelerle savaşım verir. Sonunda çevresindeki ayrıntılara, insanların çehrelerinde yatan ifadeye, şehrin ruhta meydana getirdiği coşkunluğa ve tüm gözlemlenebilir nesnelere yeni bir bakış açısı kazandırır ya da sonunda delirebilir.


“Geleceği kurmama yardım eden, şimdiki anın neşesi değil, geçmişin ciddi düşünceleridir.” sf. - 393


İnsanların duyguları gibi düzenli değişen bir ışık yansıtılır; zamanın insan üzerindeki, insanın nesneler üzerindeki etkisidir bu. Zamanın, ‘gerçek’ten hayale geçişi öylesine canlıdır ki, zihne gelen herhangi bir anı, yeni bir biçim alarak yaşanmışçasına yeni bir zamana dönüşür. Çaya batırılan madlenin, çocukluğu ve o eski ‘ben’liği hatırlatarak geçmişin yolculuğuna sürüklemesi, bir kadın çehresine tutkuyla duyulan özlem ve kentlerin manevi etkisi... Gözlem ve ayrıntı bombardımanına birer davetiye.


İlk kitabın devamı niteliğinde olan “Madame Swann’ın Çevresinde” bölümüyle, roman için önemli bir karakter olan Odette’nin salon ortamında başlıyor olaylar. Odette’nin burjuva ortamına ayak uydurmaya çalışan anlatıcı, aynı zamanda soylu ve bilgin olarak nitelendirilen aristokrasiye daha yakından bakmış oluyor. -Körleşme kitabında Prof. Kien’in soyluluğu ve servetinden faydalanan yosma bir karakter olan Therese’in benzer versiyonu.- Swann’ın katlanması şevk veren duyarsızlığıyla aşka olan yaklaşımı, yine Kien’in elinde olmasına rağmen duyarsızlaşan tutumuyla bir hayli benzer. Burjuva ailesinden dünyaya gelen Proust’un satırlarda yaşamının izleri bulunduğu açık bir şey. Üstün nitelikli olarak görülen bu insanlar gerçekten yaşamın anlamı mıydı? Ve gerçekten öyle miydiler? Dünyada seçilmiş bir azınlığın olabileceğini -Yahudilerin üstün ırk savı ve alt mesajlarla bunun dile getirilişi- düşünen anlatıcı, bu boşluğu anlamlandırmak istenciyle dük, düşes ve yüksek sosyetede kendini türlü sorgulamaların içinde buldu. Ve verdiği mesaj şöyleydi: ‘Deha ve bilgi, aristokrasi ve üstün olduğunu iddia eden sınıflarda muhakkak bulunan değerler değildir. Öyle olduğunu belleyenler ise yeterince bağlantıya sahip olmadığından cahilliğin içinde kendini bulanlardır.’


Rilke’nin hüzün bulduğu Paris, aynı zamanda yazılarının ürünü olan buhran ve sıkıntılarıdır. Görüntünün buhranı yazıya dönüşünce hayal gücünü süsleyen bir rüzgar estirilir, anlatıcının Combray gezilerinde kendisini içinde bulduğu sanat, onlarca kez bahsedilen Champs Elysées'deki hoşbeşli vakitler, Büyükanne ile gidilen Balbec ve çiçek motifi haline gelen genç kızlar hayatın anlamı ve parçalarıdır. İhtiyar Goethe’nin, tutkuyla yaşamanın formülünü genç bir kıza duyduğu sevgide bulması, dünya üzerindeki her şeyin çekirdek halini alan özünü açıklıyor: Sevmek, tatmak ve yaşama ‘anlam’lar kazandırmak...


İkinci bölüme girdiğimizde Fransa’da bir deniz kasabasında tatile giden anlatıcının tanıştığı yeni yüzlerle karşılaşıyoruz. Sayfalar boyu kaç kere bahsedildiğini sayamadağım Albertine ve onun yol açtığı hayalleri buluyoruz satırlarda. “Sanat nedir?”, “Hayatımızda nasıl bir yeri olmalıdır?” sorularıyla sanat ve tiyatro eleştirisi yanıt bulurken, anlatıcımızın tanıştığı birçok kişiye de bu bölümde şahit oluyoruz. Tiyatro oyuncusu Berma, resimde Elstir, edebiyatta Bergotte karakterleri, anlatıcının bir tablodaki incelikleri görmesine, getirdiği analizlere ve mitolojik öğeleri yaşamın içine yerleştirmesine birer anlam kazandırıyorlar. İnsan ve mekan tasvirleri zirveye çıkıyor burada; yüzdeki mimiklerden yere düşen yaprak parçasına kadar hiçbir şey gözden kaçmıyor, bir ayrıntı ve tasvir yağmuruna tutuluyor her şey. Karıştırılan herhangi bir on sayfadan sonra gözlemci edasına bürünmemek olanaksız olmalı, çünkü Proust bunu vaat ediyor.


Proust dilinden konuşan biri karşısında cevabınız nasıl olurdu? Romandan gerçeğe giydirilmiş olsaydı, o cümleleri tanımlamak için anlamadığımızı söyleyerek zaman kazanma numarasına yatar mıydık? Direkt anlamadığımızı veya anlıyormuş gibi görünmemizi veya ‘sadede gel’mesini istemek Proustvari cümleleri işiten bir kulak için ihtimaller dahilindedir. Proust’u gerçeğin kendisinden ayıran şey bu sanırım: İmkansızı ve zihnin olabildiğince hayal sınırlarını, konuşurken nefesin kesileceğini hissettiğimiz cümleleri, ona fazla yabancı olan “sınırlı” çevremizden kısa süreliğine soyutlanmayı gerektirmesidir. Bir kitabın verdiği olağanüstü tesirle o cümleleri kendimize geçiririz ve hatta bunu kendimize mal ettiğimizin farkında bile olmayız, kendimizin dışında öğretici olan yegane şey zamanın kendisi olsa gerektir.


En hakiki yazar tercümanlığa soyunan yazardır, diye düşünürüm çoğu kez. Yüzeye çıkmamış düşünceler anlamlanmak üzere çıkarılmayı bekler. Proust roman boyunca gözümüzü tasvirlerle boyar, anlatıcı araya girdiğinde ise izlenim ve tespitlerini yapıştırır ve sadece romanın gidişatına göre konuyu değerlendirir, hiçbir karakter hakkında bilgi vermez. Anlatıcının bu devreye girişleri gidişatı etkileyip nefes aldıracaktır kuşkusuz. Böylesine derin gözlemlerin cümlelere dokunuşu ortaya muazzam tespitler çıkaracaktı tabii ki.


Kendi “ben”inin, geride kalan, eski “ben” olduğunu ve geçmişte birçok “ben” bırakmış olmanın bilincinde olan zihin, geçmişin panoramasını geriye sararak bu eski “ben”liklerine ulaşmaya çalışır. Paragrafların ucu bucağını göremeyişimizin sebebi bu olmalıdır. Eski ben’lerin, yani var olmayan kişiliklerin sürekli devreye girişi, benlikle hesaplaşmanın uzantı halini almasıdır. Hepimizin geçmişte yaptıklarından dolayı pişmanlık duyduğu bir takım şeyler vardır. Zihnimiz o anı tekrar gözümüzün önüne getirdiğinde küçümsemeyle karışık utanma hissi içinde buluruz kendimizi. Proust’a göre bilgeliğe giden yolun olmazsa olmazı, geçmişteki yanılgı ve hatalarla yüklü devreden geçmiş olmamızdır. İnsanı olgunlaştıran, yanılgıların verdiği derstir, kendisini doğruların ve rahatlığın kucağında bulan bir kişinin gerçeği bulması, hayatında birçok kez yanlış yapmış bir zihnin gerçeği bulma ihtimalinden daha kuvvetli değildir. Proust’un roman boyu konuşturduğu anlatıcı kendisini böyle sorgulamaların içinde bulur; “Ben ona nasıl aşık olmuştum?”, “Şimdi yine olsa sever miydim?” gibi, söze dökülmeyen içten içe dolaylı olarak sorular cümbüşüne büründürür zihnini. Güzel bir kız belirdiğinde ona ulaşmak her şeyden önemlidir, el üstünde tutulan bu arzu için her şey geride bırakılır. Ulaşamamak ise hüzün vericidir, anlatıcımız öylesine bir ruh hali içerisinde olur ki, suretin kendisinde oluşturduğu deprem karşısında tamamen savunmasız kalır, içe kapanmaya yönelik eğilimi adeta bir saplantı halini alarak hastalıklı bir ruh oluşturur. Anlatıcının Albertine’ye olan tutku ve saplantısı, bir öpücük istediğinde veya beraber olmak istediğinde ortaya çıkmaz, hatta çoğunlukla ondan uzakta olmasıyla ruhu kasvetli bir hal alır. Çünkü hüzün ve telafi edilememezlik duygusunu yoğunlaştırdığımızda, bu iç daralmaların yüzeye çıkması için imkansızlık ihtimali, uzaklığın doğurduğu kıskançlık duygusunun olması gereklidir. Bu duygular buhranına zemin hazırlayan karşısındaki duyarsızlıktır da bir nevi. Bir kadının sadakatsizliği kıskanması için yeterli sebebidir. Joyce’un Sürgünler’i ve yarattığı karakterler olan Bertha’nın benzer umursamazlığı ve bunun yanında Robert’in ‘sahip olma’ tutkusu, veya edebiyat tarihinde “kıskançlığın timsali” olarak bilinen Othello’nun kıskançlığı, çoğunlukla aynı psikolojinin içinde dolaşırlar: Mutlak sahip olma dürtüsü. Erkek aslanın tanıştığı dişiyle çiftleşebilmek için yavrularını öldürmesi gibi. Sevmek, sahip olmanın gerisinde kaldığında “gerçek”ten uzaklaştırır, arzulanan, zihnimiz tarafından yeni biçimler alır. “Şüphesiz, aşk denilen olgunun bütünüyle öznel yapısını ve aşkın fazladan bir kişi, bu dünyada aynı ismi taşıyan kişiden ayrı, özelliklerinin çoğunu bizden almış bir kişi yaratmak anlamına geldiğini çok az insan kavramıştır.” sf. - 42
Ya da Shakespeare’nin dediği gibi, “Beğenilen bedene hayalin fırça vurmasını aşk zannederiz.” Hayatı paylaştığımız-paylaşacağımız-kişi, bizi sonuna kadar dinleyen bir arkadaş canlısı, evladını kendinden sakınan bir anne, aynı kanı taşıdığımız bir kardeş yakınlığının bütünü olamıyorsa da buna aşk denilmesinden, yaşamın gerekliliğinin bir parçasını oluşturmasından veya bir eşyanın da aynı işlevi görmesinden en küçük bir anormallik görülmez. “Bir insanı iç zorunluluk, derin kişisel arzular ve zevk olmaksızın sadece görevleri yerine getiren bir otomat olarak çalışmak, düşünmek ve hissetmekten daha hızlı ne yok edebilir?” der Nietzsche, ve yok oluşların en güzel tanımını yapar.


Düşüncelerimiz bir parazit gibi komşu düşüncenin görüşlerine yapışarak o gücün parçalarını hanemize kazandırır. Düşüncelerimizin gözlemlenebilir en küçük görüntüsü bile başkalarından aldığımız yapbozun parçalarından ibarettir. Etrafımızdaki insanlar kendi yarattığımız imgelerdir, onları hiçbir zaman kesin olarak tanımlayamayız, bu, her zaman bizim yargımız ve yaşadığımızla değişebilen bir durumun neticesidir. Üzüm üzüme bakarak kararır, soluklaşan bakışlarımızın altında, bizi savunmasız bırakan bilgisizliğimiz vardır. İnsanoğlu daima daha fazlasını ister. Tutkuyla arzulanan şey elde edildiğinde, daha yakından görülmüş olduğundan silikleşerek sıradan hale gelir ve hafızanın ‘fotoğraf dükkanı’na eklenen koleksiyonun bir parçası olur. #39262966 #39461273 #39089884


“Varoluş sorununu çözmenin birçok yolundan biri de, bize uzaktan güzel ve esrarengiz görünmüş olan kişilere yeterince yaklaşıp hiçbir sırları, hiçbir güzellikleri olmadığını anlamaktır; sağlığı korumanın seçilebilecek çeşitli yollarından biri budur; pek tavsiye edilen bir yol olmayabilir ama yine de hayatımızı sürdürmenizi ve –en iyisine ulaştığımıza ve en iyisinin pek matah olmadığına bizi ikna etmek suretiyle, hiçbir özlem duymamamıza imkan tanıdığından, ölüme boyun eğmemizi sağlayan bir dinginlik verir bize.” sf. - 457


İşbu romanın tek cümleyle özeti yukarıdaki gibidir. Bütün sayfalar bu prelüdlerle olan savaşımın mücadelesidir. İlk bakışların, ilk sevinçlerin, ilk kaygıların ve genel olarak ilk adımların coşkusu onlara büyüteçle bakmamızı gerektiriyor olmalıdır.
502 syf.
·15 günde·8/10
Ön Not: Kitapların ön sözleri oluyor da incelemenin de ön notu neden olmasın değil mi sayın, pek sayın, en sayın okur? Şimdiden uyarayım bu incelemeyi üç şekilde okuyabilirsiniz ey okuyan ve okumayanlar. İncelemenin ilk bölümü kitaptan esinlenerek yazılmış bir kurmaca metindir. İsteyen o metni göz ardı edip direk incelemenin kendisine dalabilir. İsteyen sadece kurmaca metni okuyup, "Bir de bu herifin düşüncelerini okumaya ne gerek var" diyerek incelemeyi bay geçebilir. Son olarak da isteyen her ikisini de birden okuyup metnin uzunluğuna uzunluk katarak Nirvana'ya ulaşabilir. Ey okur, şimdiden iyi okumalar ya da okuyamamalar.

-----------------------------------------------------------------

Duygularım, duygu, duy… Adım Marcel benim, gerçi ismim Mahmut, Marcio ya da Matthias olsa ve başka bir kültürde büyümüş olsam da hiçbir şey fark etmezdi tıpkı aşık olduğum kızların görünüşlerinin benim harikulade hayal gücümden tek tip çıktığı gibi. Çünkü benim bu yüce hassas gönlüm her toprakta, her coğrafyada çiçek açabilir tıpkı çiçek açıp ortalığa güzelliğini saçan genç kızların her toprak parçasında yetişebildiği, her ülkede tenlerinden yükselen o güzel rahiyayı verebildikleri gibi.

Ben yalnızca kızlara değil sanatın her türlüsüne de ulvi bir aşkla bağlıyım. Ah Berma, onu tiyatro sahnesinde izleyeceğim sırada kalbimde hissettiğim o muhteşem ötesi duygular neydi öyle; gerçi oyunu izlerken Berma beni o kadar da etkilemedi ama olsun o salondaki alkışlar, oyunu izledikten sonra zihnime üşüşen düşünceler ne kadar da güzeldi. Sanata olan hayranlığım ister üstat Bergotte’un yazdıklarında isterse de Elstir’in resimlerinde, isterse de bir kilisenin vitraylarında olsun vuku bulurdu. Özellikle ah o kiliseler… Kiliseleri gördüğüm zaman kendimden geçerdim, o harikulade mimarileri, vitrayların bana gösterdiği imgelerle uhrevi bir limana demir atmış gemi gibi hissederdim kendimi.

Arşı alaya ulaşmış hormonlarımla, pardon yanlış oldu güzel kızlara duyduğum sevgimle sanatsal duyarlılığım birleşirdi bünyemde. Combray olmuş, Balbec olmuş fark etmezdi benim için, önemli olan mekanın neresi olduğu değil kızların, pardon yine yanlış oldu -bugünlerde neden zihnim sürçüyor acaba- çiçeklerin havaya armağan ettiği o güzelim rahiyalarıydı. Ah Gilberte, seni ne kadar da sevmiştim güzeller güzeli Gilberte. Peşinden ne kadar koştum, evinize misafir olabilmek için ne kadar meşakkate katlandım ve senin yalnızca arkadaşın olabilmek için korku dolu ne kadar çok dakikayı geride bıraktım bir bilsen. Sonunda nihayete erip senin arkadaşın oldum ama bu da bana yetmezdi; sana duyduğum aşkın sönmemesi hep harlı kalması için senden uzak durmam, bir bahaneyle gururlu davranıp bu sefil hayatım sona erene kadar seni bir daha görmemem lazımdı. Öyle de yaptım ve sana olan aşkımı ölümsüz kıldım Gilberte. Senden sonra seveceğim tüm aşklarımın bir ruhuydun artık sen.

Balbec günlerim… Büyükanneme duyduğum, ruhumun derinlerinden çıkıp zihnimin tüm kıvrımlarında dolaşan o muhteşem sevgim. Ve kızlar… Balbec bahçelerinde çiçek açmış harikulade güzellikte kızlar. Adı Albertine olmuş, Gisele olmuş, Andree ve Rosemonde olmuş ne fark eder. Önemli olan benim zihnimde yarattığım o sanatsal kız imgesi değil mi? Gözleri zümrüt yeşili olmuş ya da deniz mavisi olmuş ne fark eder, ben hayalimde aşık olacağım tek tip bir kız yarattım ve onun vücut bulmuş her haline aşığım. Ben adını saydığım tüm bu kızlara aşığım, ben aslında tüm güzel kızlara aşığım.

Bu anlattıklarım, hassas bedenimi fazlasıyla yordu. Zaten roman dediğin de büyülü bir hayal alemi içerisinde, tıpkı şu an benim yaptığım gibi yatakta uzanırken yazılmaz mı sizce? Belki bir gün yazar olursam eğer, şu an yaptığım gibi yarı uykulu hülyalı gözlerle yazacağım romanımı. Ama şimdi bana müsaade, güzel kızları düşlerime alıyor ve gidiyorum uçsuz bucaksız Balbec sahiline…

Hayatta tek amacı güzel kızların peşinden koşmak olan hormonları tavan yapmış şair ruhlu Marcel, güzeller güzeli Ayşe’nin peşinden ta İstanbul’a kadar sürüklendi. İstanbul’da daha önce eşine hiç rastlamadığı kadar güzel kızlara denk gelince, daldan dala, çiçekten çiçeğe, kızdan kıza atlayayım derken en sonunda kendini “Kadı”nın karşısında buldu ve bir güzel hapsi de boyladı. O sıralar netameli olan Osmanlı - Fransa ilişkilerinden dolayı bizim bahtsız Bedevi Marcel, ahlaka mugayir davranışta bulunmanın dışında, bir de Fransız ajanlığı suçlamasıyla karşı karşıya kaldı. Bu suçlamanın ardından zindana atılan Marcel’i bir bülbül edasıyla konuşturmak için Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden meşhur işkenceciler bol altın vaadiyle çağrıldı ve cümbüş de böylece Osmanlı Zindanında kızılca kıyamet başladı.

Zindanın içerisinde elleri ve ayakları zincirlenmiş zavallı mı zavallı Marcel ve hemen yanı başında ellerinde kandillerle zebella gibi iki Osmanlı yeniçerisi duruyordu. Biraz sonra işkenceciler hep birlikte içeri girdiler. İşkenceciler konuşturma operasyonuna başlamak kendi aralarında kura çekti ve ilk sıra İrlandalı Leopold Bloom’a çıktı. Bloom, büyük bir tava içerisinde yağda böbrek kızartmaya başladı (Aslında, domuz böbreği kızartacaktı ama malum şu an içinde bulunduğu topraklarda domuza iyi bakılmadığından mecbur kuzu böbreği kızartıyordu) Nedendir bilinmez -işkencecinin hikmetinde sorulmaz- kızarttığı böbrek sayısı on sekizdi ve bunları teker teker Marcel’in yüzüne attı. Kızgın böbrekleri suratına yiyen Marcel, acıdan acım acım kıvranıyordu. İşkencecilerin arasındaki sorgu sualci, Fransız olmasından ötürü Meursault’ydu. Ve Meursault bağırdı:

“Konuş ulan, konuşmazsan burada it gibi gebereceksin”
Zavallıcık, kız sevdası yüzünden başına gelmedik iş kalmayan
Marcel:

“Abem vallahi billahi ben kimseye kötü bir şey yapmadım. Ben yalnızca yazar olma sevdasına kurban giden bir mazlumum be abi. Batsın bu dünya, bitsin bu rüya…”

İşkencecilerde sıra Rus Raskolnikov’daydı. Yüz mimiklerinden herhangi bir kıpırdama yoktu. O an heyecanlı mıydı yoksa karşısında gördüğü insan artığına acıyor muydu bilinmez, tek bilinen onun yavaş adımlarla kurbanına doğru ilerlediği ve gözünü bile kırpmadan kerpeten gibi elleriyle onun boğazını sıkmasıydı. Sıktı, sıktı, sık sık da sık sık… Marcel’in yüzü kırmızıdan mora geçiyordu ki son nefesini vermeden boğazını bıraktı Raskolnikov. Aradan biraz zaman geçti, Marcel anca kendini toparlamıştı ki yine yeniden Meursault bağırdı:

“Oğlum konuşsana lan”

Zavallının sesi soluğu çıkmıyordu, yalnızca yüzünden sel gibi akan gözyaşlarıydı onun hayatta olduğunu kanıtlayan.

Bu sefer konuşturma sıra Meursault’daydı. Kandilden yansıyan ışık, yeniçerinin kılıcından Mersault’nun gözüne yansıyordu. Gözüne yansıyan ışıkla birlikte yüzü boncuk boncuk terlemeye başladı ve gözleri hem terin hem de ışığın etkisiyle cayır cayır yanıyordu. İçinden birden bu işkenceyi bitirmek geldi ve silahını cebinden çekip karşısındaki genç adama doğrulttu.

Parmağı tetiğin üzerindeydi, saniyeler saniyeleri kovalıyor ve zihninden bir sürü düşünce geçiyordu. “Ben bu çocuğu öldürsem ya da şimdi yaralayıp öyle konuştursam ne olacak ki, benim asıl derdim şu an yaşadığım heyecan duygusuna kapı aralamak değil mi? Her iş başındayken yaşadığım bunaltı yine içime çöreklendi. Sıkılıyorum kendimden, hayattan, öncesinde çok arzuladığım ama yaşarken bana pek de bir haz vermeyen heyecan duygusundan. Ne yapsam, ne yapsam…

Geriye kalan son işkenceci Rus Peçorin: “Belli oldu, sen bir haltı beceremeyeceksin, siz Fransızlar anca birbirinizi koruyup kollarsınız” dedi ve Mersault’nun silahı kavramış elini tutup indirdi. (Peçorin pek tabii ki Rusça bağırıyordu ama -Allah’ın işi işte- Rusça bilmeyen Mersault ve Bloom ne dediyse şıppadanak anladı)

“Nöbetçiler mahkumun ellerini hemen çözün, onunla düello oyunu oynayacağız” diye bağırdı Peçorin. Diğerlerinin gözleri şaşkınlıktan fal taşı gibi açıldı. Marcel için küçük de olsa zindandan kurtulma şansı eline geçmişti. Yeniçerilerden biri, Marcel’in elleriyle ayaklarını çözdü ve eline Mersault’nun silahını verdi. Düello için altı adım sayıldı ve Marcel ile Peçorin karşı karşıya geldiler. Yeniçeri tarafından hızlıca para atışı yapıldı ve sonucunda ilk ateş etme hakkı Marcel’in oldu. Elleri ancak çiçek açmış kızlar için topladığı gül demetlerine alışık Marcel tir tir titriyordu silahla. Düelloya müelloya alışık olmayan yeniçeri şaşkınlıkla “Haydi destur ya Allah” diye bağırdı ve böylece Marcel’in de silahı ateş aldı. O heyecanla torlak Marcel, rakibini vuramamış, ıskalamıştı. Şimdi oyunda sıra Peçorin’deydi.

Peçorin yüzüne haince bir gülüş kondurdu. Mersault ne kadar hiçliğe bulaşıp bulunduğu heyecanlı durumdan haz almadıysa, Peçorin’in ise tam tersine benliği hazla dolup taşıyordu. Çok acele etmeden, hazzın tadına vara vara silahını doğrulttu ve tam isabetle hedefini buldu. Ve böylece Arturo Ui’nin önlenemez düşüşü de finalle buluştu.

-----------------------------------------------------------------

Bir pasta düşünün, en iyi malzemelerden yapılmış. Çikolatası Belçika'dan gelmiş, frambuazın en tazesi, en lezizi içerisinde. Fakat öyle bolca krema konulmuş ki üzerine yiyemiyorsunuz; pastacı büyük bir emekle yaptığı eserini yemenize izin vermiyor. Ne demek istiyorum, daha detaylı anlatayım.

Kitabın daha ilk sayfasından sonra sayfasına dek sürüp giden pasta üstü fazla kremanın tek kelimeyle karşılığı "abartı". Kullanılan dilde, anlatımda, içerikte bolca bir abartıyla karşı karşıyayız kitap boyunca. Esasen baktığımızda kitapta usta işi bir edebi dil söz konusu ama romanda o kadar abartı var ki kullanılan bu dil ne yazık ki göz ve zihin kanatmaktan başka bir işe yaramıyor.

Yazar, belki de Modern dönemden romantik dönemi yorumladığından hayran olduğu Balzac'ın edebi üslubundan daha da öte bir şey yaratmış. Fakat bu yarattığı eser ne yazık ki her şeyiyle fazla. Hayatın her yerinde olduğu gibi edebiyatta da kararında olmak önemli bence. Fazlalık yeri geldiğinde ağızda güzel bir tat bırakabilir ama bu lezzet kitabın her yerine sindiğinden ötürü ne yazık ki roman, muazzam tadından dolayı yenilemez bir pastaya dönüşüyor.

Kitap ne içerik olarak çok yoğun, ne de anlatım biçimi olarak birden fazla tekniğe sahip. En başından sonuna kadar tek düze bir anlatım, yoğun bir yüksek edebiyat diliyle devam ediyor. Romanın ritmi hiçbir şekilde artmıyor, aynı tempoda ve aynı dille başladığı gibi bitiyor.

Birinci kitapta çocukluğuna tanık olduğumuz Marcel'in gençliği de abartıyla yoğrulmuş durumda. İlk sevgilisi Gilberte'e, büyükannesine, Combray ile Balbec'e ve en son gördüğü her kıza duyduğu sevginin tek kelimeyle açıklaması, "abartı". Dediğim gibi bu abartma hali, kitabın bazı bölümlerinde yer alsa, belki anlatım çok daha güzel ve çekici bir hale gelebilir ama sayfalar boyunca bitmek tükenmeden devam ediyor bu durum.

Kitap boyunca yaşının kaç olduğunu bilemesek de, Marcel belli ki hormonları tavan yapmış bir ergen. Romanda öyle bir anlatım söz konusu ki zannedersiniz, Homo ergenus sapiens türündeki gencimiz gördüğü her kıza yürümek yerine kızlar üzerine sanatsal çalışma yapıyor.

Roman, uzunca yapılmış betimleme-benzetme-yazarın insana ve hayata dair görüşleri üçlemesinde ilerliyor. Bu üçleme sayfalar boyunca bozulmuyor. Bazı yerlerde çok güzel bir betimlemeye rastlıyorsunuz, tam ne kadar da güzelmiş derken anlatım o kadar uzun sürüyor ki ucunu bucağını kaçırıyorsunuz. Ya da yazarın son derece güzel bir fikrine denk geliyorsunuz, tam ne kadar da güzel, ben de aynı kanıdayım diyorsunuz ki fikir bir sayfayı bulmuş ve siz okur olarak ne söylenildiğini kaçırmışsınız. Bu roman öyle bir eser ki, kitaba günlerce ara verseniz ve tekrar herhangi bir sayfasından başlasanız herhangi bir yabancılık hissetmezsiniz. Hatta ayracı kitabın yanlışlıkla başka bir yerine koysanız ve oradan devam etseniz yine herhangi bir sorunla karşılaşmazsınız. Çünkü kitap görünürde farklı şeyler anlatsa da neresinden okursanız okuyun anlatım hep aynı, birbirine benzer şekilde ilerliyor. İddiamı hatta daha da ileriye götüreyim. Kitabı okurken metinden kopup zihniniz başka yerlere giderse üzülmeyin. Çünkü zihniniz tekrar kitaba döndüğünde herhangi bir şey kaçırmış olmayacak, tıpkı bir filmi ağır çekimde izlermiş gibi.

Peki bu kadar eleştirdiğim bir kitaba neden ben, 8 gibi yüksek denilebilecek bir puan verdim. Çünkü, kitabın zayıf içeriğinden, yeknesak anlatımından ve abartılı dilinden hazzetmesem de bu kitap toplam 7 kitaptan oluşan ve yazarın on beş yıl emek vererek yazdığı, yaratmış olduğu karakterin çocukluğundan başlayarak yetişkinliğine dek bir zaman diliminde anlatan, adı edebiyat tarihine geçmiş son derece önemli bir serinin parçası. Her ne kadar ben hazzetmemiş olsam da hem anlatım dili hem de çevirmen Roza Hakmen'in kitabı Türkçe'ye aktarımı muhteşem. Bu seri, klasik edebiyattan hoşlanan, özellikle Fransız Edebiyatına hayran her okurun çok beğeneceği bir eserler bütünü.

Ayrıca benim eleştirilerim sonuçta kendi öznel yargılarımdan oluşmakta. Bu öznel yargılar sebebiyle kitaba düşük ya da vasat bir puan vermeyi şahsen doğru bulmuyorum. Bu nedenle kitaptaki pürüzsüz anlatım ve bir serinin parçası olmasından dolayı romana -tıpkı ilk kitapta olduğu gibi- böyle bir puan vermeyi uygun buldum.

Son Not: İncelemenin bir ön notu olduğuna göre, son notu da olması gerek ama değil mi? Serinin bana "beni bırak, beni bırak" diye seslenişine rağmen Proust'a devam ediyor ve Bombacı Mülayim tarzı incelemelerimle devamı yakında, çok yakında diyorum.
502 syf.
·13 günde·Beğendi·8/10
En güzel kitap ismi diye bir yarışma düzenlense ben oyumu kati suretle bu kitaptan yana kullanırdım. Ne incelikli, ne hoş ve narin bir isim öyle değil mi?

Kayıp Zamanın İzinde serisinin ikinci durağı olan Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde kitabı beş yüz iki sayfalık " Mme Swann'ın Çevresinde" ve " Memleket İsimleri:Memleket" olmak üzere iki bölümden oluşuyor.

İtitaf etmeliyim ki birinci kitaba nazaran çok daha fazla zorlandım ve zaman zaman kendimi zorunlu olarak katıldığım akraba ziyaretlerinde, yüzümde mahçup bir tebessümü sabitleyerek, neredeyse beşyüzüncü kez dinlediğim bir hatırayı tekrar dinlemeye çalışırken içine düştüğüm boğuluyorum hissinin göbeğinde buldum diyebilirim. Pek tabi, pek çok konuda olduğu gibi aradım hatayı kendimde buldum. Tüm bu boğulma hissiyatı hep eksiklikten, zihnin anlatılana tam hazır olmayışındandır. Peki Proust okumaya insan ne zaman hazır olur sorusunu soracak olursak ben buna hiçbir zaman yanıtını veririm. Proust okumaya bizi hazırlayacak olan yine Proust'un kendisidir. Bize bakmayı, görebilmeyi, yakalamayı ve anlamayı öğretecek olan rehber Proust'tan başkası olamaz.


Proust'un sanatla iç içe geçmiş olan hayatının, müzik, resim, edebiyat ve tiyatro alanındaki hem duayenlerinin, hem eleştirmenlerinin sohbetlerinde bulunmasının, kendisinin de üstün gözlem yeteneği ile birleşince ortaya böyle muazzam bir eser çıkması abes değildir.

Proust da annesi gibi piyano çalmaktadır hatta büyükannesinin kız kardeşinin Chopin'in öğrencisi olduğu bilinmektedir. Yani Proust müziği bilerek dinler. Serinin içerisindeki Vintuil karakteri üzerinden müzik bilgisini ve eleştirisini okuyucuya aktarmaktadır. Chopin'in adı bir kaç yerde geçer Proust Chopin hayranı mıdır bilemem ama ben kendisini ne zaman Swannlar'ın tarafına doğru yürüyüşe çıkmış ve akdikenleri seyre dalmış olarak hayal etsem zihnimde Chopin'in Spring Waltz çalar.


Birinci bölümde neredeyse ikiyüz sayfa boyunca Mme Swann'ın salonuna girme çabasını ve Gilberte olan merakını okuruz. İlk aşkı olan Gilberte olan yaklaşımı, duygu değişimleri, inişli çıkışlı ruh halleri tüm çıplaklığı ile okuyucuya aktatılır. Zamanın duygular ve zihnimiz üzerindeki etkisi gözler önüne serilir.


İkinci bölümde Proust büyükannesi ile birlikte yaz tatilini geçirmek üzere sahil kasabasına gider ve orada tanışacağı genç kızlarla olan yakınlaşmaları, gerek duygusal gerekse hormonal etkileşimleri ve kararsızlıkları aktrarılır. Proust'un anlatımında samimiyet vardır. Duygu geçişleri ve kararsızlıklar tüm çıplaklığı ile gözler önüne serilir zamanın duygularımızı nasıl etkilediği, evirip çevirdiği ve bir an önceki hissiyatımızla bir an sonrakinin asla aynı olamayacağını bize farkettirir.

İkinci bölümde Proust'un resim eleştirmenliği yönüyle de tanışırız Elstir karakteri üzerinden bizi resim sanatına meraklandırır ve bir resmi hem ressamın hem meraklısının gözünden görmemizi sağlar. Mösyö Proust bir ressamın ışığı fırça darbeleriyle resme işlemesi gibi, edebiyatı ile zamanı nakış nakış zihnimize işler.


" Bu benim seven insanlarla zevk alan insanların aynı kişiler olmadığını ilk hissedişim değildi" diyor sevgili Proust. Şüphesiz ki bir ilişkiden zevk alan taraf her zaman daha az seven taraf olmuştur. Sevmek fiili, aşırı hassasiyeti ve nitekim acıyı da beraberinde getirir.

Son olarak kitaptaki en sevdiğim alıntıyı eklemek istiyorum.

"Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki, bir bütün olarak içimize sığmaz, sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran, başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür, bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını farketmeyişimizdir."


İncelememe burada son verirken, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden, yaşıtlarımla da tokalaşmak suretiyle esen kalın kitapla kalın efenim....
502 syf.
·15 günde·Beğendi·10/10
Kayıp Zamanın İzinde'nin ikinci kitabı olan Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde beni benden aldı. Kitabı sadece Proust'un serisinin devamı olduğu için, hakkında hiçbir fikir sahibi olmadan okumaya başladım. Böyle olunca da Proust'a hayranlığım daha da arttı. Tıpkı Proust'un belirttiği gibi; hayallerde, gerçek dünyadakinden daha fazla güzelleşen nesneler gibi bu kitap da hayallerimde güzel hale geldi. Fakat kitabı okuduğumda, hayallerimdekinden de güzel olduğunu anladım. Bu belki de bir Proust gibi hayal edemediğim, onun zihinsel gücüne sahip olamadığım için böyle oldu diyorum kendi kendime.
Proust kitapta öyle betimlemeler yapmış ki, kitabı okumuyorsunuz adeta yaşıyorsunuz. Uzun cümlelerin gölgesinde bir ışık olarak yine aklınızda yaşıyorsunuz bu yazılanları. Tıpkı saydam bir gölge gibi. Anlatıcımızın hayalleri kimi zaman öyle bir hale geliyor ki anlayabilmek için kendinizi tüm dünyadan soyutlar hale geliyorsunuz. İnsanların hayalleri genelde çok karmaşık ve ulaşılması, anlaşılması zor şeylerdir. Başka bir deyişle gölge gibidir hayaller, insanların çoğu yalnızca ana hatlarıyla anlatabilir hayallerini. Diğer bir yandan bu hayalleri anlatabilmek de ustalık isteyen bir iştir. İşte bu yüzden saydam bir gölge gibi Proust'un yazıları. Ulaşılması zor hayalleri bizlere yine zor bir anlatımla anlatan, böylelikle bu zorluğu bizlere anlatmaya çalışan bir yazar Proust.
Proust olaylara "saydamlık" özelliği açısından bakıyor, zihnini tamamen açıp bizlere sunuyor. O zihin ışıltısını hissetmemizi sağlıyor. Proust'a göre bazı anlar vardır hayatta. O anlar sayesinde hayat tahammül edilebilir hale gelir. Çünkü hayat tahammül edilemeyecek kadar "gerçekçi"dir kimilerine göre. Bir parkta oyun oynarken gördüğümüz bir çocuk ya da yerde gördüğümüz bir kuş tüyü. Bu gibi kimi nesnelerden yola çıkarak hayatın gerçekliği değişir. Bunlar sayesinde tahammül edebiliriz hayata. Anlatıcımızın da genel olarak bahsettiği şey bu. Bu gibi "yola çıkarıcı" etmenler sayesinde hayatta kalmamız.
Hayallerin önemine büyük bir ölçüde değinen Proust, hayallerimizin neden bazen gerçeklerden daha güzel hale geldiğini sorguluyor. Bunu gerek kendi tecrübelerinden gerekse de verdiği örneklerden yola çıkarak yapıyor. Bu "zihinsel yanılgı"nın veya diğer bir ifadeyle "algı bozukluğu"nun en çok görüldüğü şey olan aşktan bahsediyor bolca. Kitapta aşka dair öylesine derin anlatımlar mevcut ki okurken şaşırıyorsunuz. Aşk denilen şeyin dahi empoze edildiği çağımızda bu kitapta geçen ifadeler gibi derin aşk ifadelerine rastlamak insanı rahatlatmıyor da değil.
Nasıl bir rahatlatma bu diye soracak olursanız, birazcık zahmetli. Tıpkı ilk kitap gibi. Proust okumak meşakkatli bir iş. Kendinizi kitaba tamamen kendinizi vermeniz, anlatıcının gözünden bakmaya çalışmanız gerekiyor. Böyle olmazsa anlatılan şeyler çok gereksiz ve de uzatılmış gelebilir. Kitabın daha yarısına gelmeden zihinsel olarak çoktan dolmuş hale geliyorsunuz. Kitap öyle bir nitelikte ki, bir sayfadaki bir ifadeden yola çıkarak bile, insan yüzlerce şeye ulaşabilir.
Proust okuyanlar bilir; anlatımlarda sürekli bir betimleme mevcuttur. İlk başta bahsettiğim gibi hayallerin betimlenmesi ayrı bir yer tutar onda. Gerçek hayattaki betimlemeler bile yeri geldiğinde zorlaşırken, hayallerin ustaca betimlenmesini aklım almıyor. Gerçek dünyada genel bir sabitlik mevcuttur. Bir betimleme yapmaya çalışırsanız, gördüğünüz yerin aklınızda kalan bir resmini dile getirmeye uğraştığınızı hissedersiniz. Fakat iş hayallere gelince değişir. Hayallerde belirli bir sabitlik bulunmadığı için bunu betimlemek oldukça zordur. Hayallerimizi sabitlemeyi başarsak dahi, onu o haliyle koruyamayabiliriz.
Hayalleri adeta hareketli bir biçimde betimleyen Proust'un gerçek dünyaya dair betimlenmelerinin de haliyle iyi olması gerekiyor tabii. İlk defa girilen bir odanın yabancılığının tasviri, bir kadının elini tutarken o elde oluşan basıncın betimlenmesi, bir insanın yüzünün ayrıntıları ve daha neler neler.
Bu türlü hayalperest, gözlemci ve ayrıntıcı olmaya her insan dayanamaz. Fakat Proust tüm bunları aklının bir köşesinde baskı altına alabilmiş ki onu ele geçirmemiş. Ya da geçirmiş mi? Belki de diğer kitaplarda bunu göreceğimdir kim bilir?
İnsan yüzünün ne denli değişken olduğundan bahsediliyor yer yer. İnsanın yüzü diğer bölgelerine göre oldukça ayrı ve özeldir. Bir el veya ayak birbirine benzeyebilir fakat her insandaki yüz ayrıdır. Dünyada bunca insan varken, insanların ikiz vb. olmadığı sürece birbirlerine benzememeleri buna örnek verilebilir. Böylesine bir çeşitlilik varken, Proust hayallerin de devreye girmesiyle bu çeşitliliğin daha da arttığını söylüyor. Kitaplarda okuduğumuz karakterlerin yüzünün değişken olmasının sebebi de budur. Betimlenmeye başlanmadan önce bile belirsiz bir yüz vardır hayal dünyamızda, betimlenme başladıktan sonra daha da netleşir yüz, fakat bu netleşme halinde dahi birçok alternatif sunar zihnimiz bize. Dolayısıyla insanın gerçek, somut dünyadaki yüzünün önemsiz olması gerektiğini savunuyor Proust.
Betimlemeleri, derin ifadeleri, gözlem ve ayrıntıları ile anlatıcımızın, bir nesneden yola çıkarak anlatmaya devam ettiği, onun hayal dünyasından gerçek dünyaya bir bakış olarak nitelendirebileceğimiz Kayıp Zamanın İzinde'nin ikinci kitabı olan Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde okunmaya değer bir eser. Seriye başlayacak olanlar, gelecek kitabın ilk kitap gibi mükemmel olduğunun rahatlığı içinde başlayabilirler seriye. Sahi, "onun hayal dünyasından gerçek dünyaya bir bakış" dedim de aklıma geldi: Hayallerimiz olmadan dünyayı görebilir miydik gerçekten de? Gerçek olmayan bir dünyanın var olduğu hayallerimiz sayesinde görebilir ve yorumlanabiliriz hayatı. Proust bunu olağanüstü bir şekilde aktarmış bizlere.
502 syf.
·12 günde·Beğendi·9/10
Kayıp Zamanın İzinde serisinin ikinci kitabını Şubat ayında okuma grubumuzla okuduk. Birinciye kıyasla biraz daha az sevdim diyebilirim. Okurken bazı yerlerde sıkıldım. Proust'un hayat yolculuğunda son sürat ilerliyoruz, büyüdüğüne ve gençlik yılları heyecanları yaşadığına tanık oluyoruz. Karşı cinse olan ilgisi Gilberte ile başlıyor ve artarak devam ediyor. Arkadaşlık ve aşk ilişkilerini paralel ve birbirine karıştırmadan sürdürme çabası onu oldukça yoruyor. Yolda yürürken birkaç saniyeliğine gördüğü bir kıza bile aşık olduğunu düşünmesi zihninin ne kadar karmaşık durumda olduğunu anlamamızı sağlıyor.
* * *
Bu seriyi okurken kendime birçok şey kattığımı ve oldukça verimli bir okuma yaptığımı düşünüyorum. Heyecanla Mart ayında üçüncü kitap olan "Guermantes Tarafı"nı okumayı bekliyorum.
502 syf.
Marcel Proust ve Kayıp Zamanin İzinde serisi hakkında bilgi sahibi olmak isterseniz öncelikle bu videoya göz atabilirsiniz:

https://youtu.be/_b8vIjqmcxI


Bahsetmiştim, Şubat ayında bu kitabı yarım bırakmıştım. Bu ay yeniden denedim. Okumayı çok istedigim bir seri oluşundan mıdır bilmiyorum ama bu defa büyük bir keyifle okudum. Genelde geceleri okudum, sessizlik kitaba yoğunlaşmam için çok yardımcı oldu bana. Serisinin bir sonraki kitabı hakkında küçük ipuçları vermesi de heyecanımı arttırdı okurken.

Edebi doyuruculuk bakımından okuduğum en iyi yazarlardan biri Marcel Proust. Fakat yorumlaması da bir o kadar zor..
Bu kitabın ve serinin bütününün güzelliği olaylarda değil; yazarının anlatımında, cümlelerin derinliğinde.. Bu sebeple olay akışı olan bir kitap beklerseniz büyük hayal kırıklığına uğrarsınız.
Gençlik dönemi sancıları, aşka, sanata bambaşka bir bakış açısı ve müthiş bir gözlem yetenegi derin anlatımla karşımıza çıkıyor.
Hazır olduğunuzda ve zihninizin uygun olduğu sakin bir dönemde okumanızı öneririm.

Kitap alışverişim
https://youtu.be/-wiatSJGHos
502 syf.
·Beğendi
Kitap inceleme videomu buradan izleyebilirsiniz:
https://youtu.be/McDj38b1esk

2018 yıllarının ilk aylarında burada çok aktif olmadığım için 1 yıl kadar gecikmeli olarak yazıyorum.
Kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm Mme Swann’ın yaptığı davet ve buradaki burjuva karakterlerin gözlemleriyle ilerliyor. İkinci bölümdeyse bir sahil kasabasında Albertine ile tanıştığı zamanlar.
Resim, tiyatro, edebiyat, müzik gibi alanlardaki eserlerle birlikte sanatın anlamını sorguladığı, yine muazzam gözlem yeteneğini konuşturduğu bir eser.
Keyifli bir yolculuğun başındasınız. Kelimelerin tadına vardığınız bir okuma dilerim.

Kayıp Zamanın İzinde genel bilgiler için https://youtu.be/ZfGyt9hGxo8
.
.
502 syf.
"... geçici olarak tutulan geçmişimizin, geleceğimiz adını verdiğimiz gölgesi..."

Kurgu bir romanı okurken 'alışkanlık'la hemen iki temel nokta üzerinden olayları, kişileri takip ederek romanı anlamlandirmaya çalışırız. Bu iki nokta: Yer-Mekan ve doğrusal zaman. Yani, yakın zamanda okuduğum için hafızamda taze olarak bulunduğu için Anna Karenina'dan örnek veriyorum; Anna'nin kitabın başında Moskova'da garda inmesi ve Aleksey ile ilk kez karşı karşıya gelip tanışmasını okurken yer-mekan tartışmaya mahal vermemeksizin bellidir: Moskova garı. Zaman da doğrusaldır yani; Anna'nin ağabeyi, eşini aldatmış ve yakalanmıştır. Bunun sonucunda ailede huzur kalmamış, ağabey de kardeşi Anna'nin çabuk yanına gelmesini ve bu durumu çözmesini istemiştir. Anna da trene atlayarak Moskova'ya gelmiştir. Bu sırada garda Aleksey ile tanışmış ve aşık olmuştur. Dün- bugün- yarın şeklinde olaylar gözlerimizin önündeki satırlarda akarken zihnimizde de aynı şekilde ilerler ve bir karışıklık yaşamayız.

Proust'un Kayıp Zamanın İzinde serisinin bu ikinci kitabında ise baş karakterimizin adeta kendi kendine sayıklamalarını dinliyoruzdur. Ya da karakterimizin zihninde dolanıyoruzdur adeta. Bu dolanış sırasında karakterimizin anlattığı olayları o an mi yaşıyor olduğu, geçmişte mi yaşamış olduğu veya gelecekte mi yaşayacak olduğu bir karmaşa içinde önümüzde bulunmaktadır. Nitekim sık sık karakterimizin o an anlattığı bir olayın neticesinin bir sonraki satırda karşımızda olduğunu görürüz. Yani yazar kendi kendine spoiler vererek, klasik bir olay akışından farklı şekilde romana yaklaşmamız gerektiğinin işaretini verir.

Romanda mekanlar vardır. Paris'teki balolar veya ikinci bölümde uzun uzun tasvir edilen bir Balbec ve kilisesi de vardır. Lakin bunların önemi çok yoktur. Yani, özel bir ilgi alanınız varsa bunlar sizin çok hoşunuza da gidebilir ya da araştırma yapıp buraların nereler ve nasıl olduğunu irdeleyip entelektüel bir zevk de alabilirsiniz ancak romanın asıl konusunun dışında gibidir bunlar. Daha doğrusu bunlar üzerinde çok durup, bunlar üzerinden romanı anlamlandirmaya kalktığımızda kendimizi oldukça sıkılmış ve yorgun bir halde bulabiliriz. Bununla birlikte tasvirlerin illaki o an romanda anlatılan olay içine girmemizi sağladığı noktalar da bulunmaktadır ancak bunlar roman boyunca tüm tasvirlerde aynı bu şekildedir diyemiyorum. Çünkü bir karakterin zihnindeki anılarının üzerinde eksiltme yapmadan onları didik didik etmesi vardır karşımızda, haliyle de aranılan şeyle alakası olmayan çokça şey de bulunmaktadır. En azından bu hissi aldım ve teknik olarak da bu anlatım tekniğinin bir yan ürünü gibi duruyor. Hemen bu noktada beni en çok etkileyen ve de hemen birkaç satır yukarıda değindiğim tasvir türüne örnek olarak; ikinci bölümde yani karakterimiz Balbec'e doğru giderken yol üzerinde trenin verdiği molalarda inen yolculara içecek satan genç bir kızın kır içindeki tasviri, o anı, gözümün önünde canlandirmami ve hatta o anı yaşamamı sağladı diyebilirim. Ancak özellikle baloların anlatıldığı kısımlar sanki karakter o an zihninde bir şey arıyor ama bulmak için elleriyle toprakları yani bu balo anılarını ayıkliyor gibi his verdiği için bu kısımlar oldukça sıkıcıydı. Yer yer de Proust'un ekstra edebi anlatım kullanması yani her bir olayı ve hissi birtakım olaylarla benzetme yaparak anlatmaya çalışması da insana "yazar edebi olacağım diyerek fazla mi kendisini kasmış," dedirtiyor.

Öyle ki, bazı yerlerde artık karakterin nasıl biri olduğunu düşünmeye başladım: Herhalde oldukça özgüveni olmayan, içine kapanık, ya ailesi tarafından çok kötü bakılan ya da ailesi tarafından üzerine çok düşülen, tüm bunlar nedeniyle de bu dünyadan kendisine çıkış yolu olarak çevresini ve kişileri gözlem yapmayı bulmuş ve bunda da oldukça iyi bir noktaya ulaşmış. Ancak bunun sınırını da abartarak kendini fazla kasmaya başlamış. Çünkü bu tarz bir insan kendisine yönelik bir eleştiriye otomatikman kapalı olduğu için(benim tasvir ettiğim kişi için diyorum, insan görmediği için haliyle bu şekilde olabilir) haliyle alabildiğince anlatımıni şekillendirir ve abartır. Birisi olur ki bir eleştiri yaparsa da ne olduğunu şaşırır. Ama bu karakterin tam bu şekilde biri olduğunu da söyleyemem ancak özellikle ilk bölümde bu şekilde düşündürtmüştü beni.

Bu nedenle ben özellikle kitabın ikinci bölümünde yer-mekan ve doğrusal zaman kavramlarını olabildiğince askıya alıp, karakteri anlamaya çalıştım. Ne anlatmaya çalışıyor bu kişi, diye sordum. Dikkatimi çeken birkaç temel nokta oldu. Bunlardan birisi, her şeyin değişim içinde olduğudur. Bunun içinde en temel şey ise zamandir. Haliyle zamana göbekten bağlı insanın kendisi... Bu durumla bağlantılı olarak aşk da sürekli değişim içindedir. Ayrıca aşk kişinin o anki duygularının ve en önemlisi bilinç altının bize yansıttığı begeni ölçütlerinin karşımızdaki kişiye doğru gidip ondan bize yansıyıp geri dönmesidir şeklinde anlıyoruz kitaptan. Bu ışının gidiş geliş sürecinde kişi zaten değişmiştir. Haliyle aşkına yanıt alsa da aldığı yanıt eski 'ben'ine yöneliktir, artık şu anki 'ben'ini alakadar etmez. Bu durumu daha genele vurup değerlendirerek mutluluk kavramı üzerinde düşünebilir ve haliyle de aşkın da mutluluğun da imkansız olduğu sonucuna varabiliriz. En azından karakterimiz bu sonuca varıyor diyebilirim, "şu anlık".

Alışkanlık faktörüne yoğun bir vurgu söz konusudur. Bunu bilinç altı kavramiyla bağlantılı olarak değerlendirmemiz gerekiyor. Karakterimizin zihninde dolaşırken onunla birlikte anlıyoruz ki, bizi biz yapan şeylerin çoğundan haberdar değiliz çünkü alışkanlık denilen olgu bizim günlük hayatımızı devam ettirmemizi sağlayacak asgari şeyleri bizim için seçip bizi yaşatır. Bununla birlikte karşımıza çıkan çoğu şey kaybolmaz bilakis bilinç altında toplanir. Yer yer alakasız bir an durup aklımıza yıllar onceki kısacık bir anımız gelir. Bu çok hoşumuza gider ve peşinden gitmek isteriz ancak bunu yapmaz ve o anki işimize devam ederiz. Bunu yaptıran alışkanlıktır. Zannediyorum ki karakterimiz hayatında bir an aklına gelen bu kısacık anının bu sefer peşine düşmek istemiş ve biz de onunla beraber yer yer sıkılarak yer yer hayran kalarak yolculuk ediyoruz.

Bunlar dışında kitapta karakterimiz üzerinden; yazarlık, dönemin sosyetesi, liberalizm, Dreyfus Olayı, aşk, mutluluk, kadınlar, erkekler, arkadaşlık gibi daha birçok konu hakkinda ortaya konulan fikirleri okuyoruz. Hatta oldukça derin ve başarılı benzetmelerle yüklü anlatımlarla karşı karşıyayız.

Biraz ters oldu ama karakterimizin bir hastalığı bulunmaktadır. Bu nedenle ailesi tarafından üzerine biraz fazla düşülüyor gibi geldi. Ayrıca ilk bölümde, serinin ilk kitabına da adını veren Swan ailesinin kızına yönelik aşkı veya duygularını okuyoruz çoğunlukla ve bunla birlikte Swan ailesinin kendi üzerinde bıraktığı izlenimleri ve Swan ailesine yüklediği anlamları...

İkinci bölümde büyükannesiyle birlikte Balbec'e gidiyor ve orada bir otelde kalıyorlar bir süre. Bu sırada burada bir ressamla tanışma ve onla olan uzun sohbetler söz konusu olmakla beraber özelikle karakterimizin burada her gün büyük bir merakla ve iştahla izlediği bir kız grubunun olduğu görülüyor. Bunların anlatıldığı bölümlerde karakterin ergenlik zamanını yaşadığı hissi geçiyor biz okurlara ve aynı zamanda karakterimiz, bu kızların içinden Albertine adlı biriyle tanışıyor.

Kitabın kapanışı da dikkat edilecek bir nokta gibi geldi. Yazar acaba bir mesaj mı vermek istiyor dedim kendi kendime ama belki de Proust'un satırlarinda dolaşırkene artık her şeyin altında başka bir şey arama alışkanlığı edinmiş olabilirim. Kapanışta karakterimiz odasında uyurken bir hizmetcisinin perdeleri açtığında görünen görüntüler yani gelmiş olan yaz ayının bir mumyaya benzetilmis olması, karakterimizin zihninde aradığı anın peşinde gerçek zamandan giderek kopuk hale doğru gittiğinin bir işareti olabilir. Bilinç altında kazı yaparken, dikkatli olunmazsa altında kalma riski de bulunuyordur diye düşünüyorum.


Son olarak kitaptan alıntıladığım uzun bir pasajı vereceğim. İnsana okuduğu bir kitabı sevdiren baş etkenlerden birisi de kendi hayatından ve yaşadığı duygulardan izler bulmaktır. Öyle ki bunun gibi başarılı anlatımlardan dolayi adeta yazarın kendi duygularına tercüman olduğunu hissederek onla yakınlık kurmaya başlıyor kendi kendine insan. Her ne kadar kitap boyu böyle bir yakınlık duymuş olmasam da yazarla, bu pasaj özelinde kuvvetli ama kısa süreli bir bağ kurdum kendisiyle:

#64277198

Kitabı beğendim mi beğenmedim mi bilmiyorum. Net bir şekilde evet beğendim veya beğenmedim diyemiyorum. Oldukça sıkıldığım, dikkatinizi çekerim anlamadığım demiyorum, kısımlar da oldu ama öte yandan oldukça hoşlandığım, kendimi içine tam olarak verebildigim kısımları da oldu. Edebi olarak üst düzey bir eser olduğu, üzerine oldukça uğraşıldığı açık lakin uygulanan teknik nedeniyle doğal olarak insanlara çok farklı gelebilir, insanların kendisini romana verebilmeleri zor olabilir ve bu gibi nedenlerle beğenilmeyebilinir de. Ben ortadayim hatta Proust'un başta yukaridaki alıntıdaki pasajı olmak üzere yaptığı başarılı tahlilleri ve edebiyata getirdiği farklı bir soluk nedeniyle beğenme yönünde birkaç adım atıyorum.



İyi okumalar.
502 syf.
·14 günde·10/10
Merhaba;
Kayıp zamanın izinde serisine bu ay Çicek Açmış Genç Kızların Gölgesinde adlı ikinci kitapla devam ettik.
Bu kitap da biraz daha büyüyen ve artık genç olan karakterimizin aşkla tanışmasını okuyoruz. Yalnız şunu belirtmek isterim; aşkın Proust'a göre olan halini okuyacaksınız. Yani Prouts'un ince ayrıntilardaki gözlemleri ve o eşsiz şiirsel kalemi ile aşkı okumak inanin bambaşka bir deneyim olacak.
O ufak taktikler, o kalp çarpıntıları, minik heyecanlar o kadar güzel anlatılmış ki, bir masalın içinde gibi hissettim kendimi okurken. Aşka dair çok farklı ayrıntılara tanik okacaksınız bu kitapla.
Ve sonunda şuna kanaat getirdim, bence aslında Marcel Proust aşkın kendisine aşık. Onun için aşk duygusunu tüm ruhunda hissetmek, bir kıza hissetmekten çok daha değerli.
Birinci kitaola kıyaslamak gerekirse biraz daha akıcı olduğunu söyleyebilirim. Özellikle son 100 sayfası nasıl geçti anlamadım.
Lütfen bu seri gözünüzü korkutmasın, başlamak için ihtiyacınız olan tek şey, içinizdeki merak duygusu.
Herkese keyifli okumalar dilerim.
Youtube kanalım için;
https://www.youtube.com/...YAdpca9gSpXaa33F04Cw
502 syf.
orijinal adı a l'ombre des jeunes filles en fleurs.

insana ait, insanca duyguların hepsini derinlemesine inceler ve anlatır. çok iyi bilinçaltı işler. o yüzden hiç bulaşmayın derim.

"bir kadına aşık olduğumuzda aslında yaptığımız şey, bir ruh halimizi ona yansıtmaktır; dolayısıyla önemli olan kadının değeri değil, ruh halinin derinliğidir." sözüyle bir çok erkeğin kabul edemeyeceği bir gerçeği açığa çıkarmıştır.

proust'un gözlem gücüne ve yaşadığı olayları anlatışındaki o naif derinliğe hayran kalırken kendinizi bütün kitabın altını çizerken bulabilirsiniz.
Yapmacık davranış, taklit, hem iyiler hem de kötüler tarafından takdir edilme arzusu, dış görünüşe söz ve jestlerin aldatıcı görünüşlerini ilave eder. Öyle edepsizlikler, öyle acımasızlıklar vardır ki, kimi iyilikler, kimi cömertlikler gibi, sınavdan geçemezler. Tıpkı hayırseverliğiyle tanınan bir adamın çoğunlukla aslında kibirli ve cimri olduğunu keşfetmemiz gibi.
Marcel Proust
Sayfa 492 - Yapı Kredi Yayınları, Çeviren: Roza Hakmen
"Hayat bizi ayırmış olabilir, ama birbirimizi tanıdığımız zamanın hatırası hep yaşayacak" diye yazdığımda, Gilberte, 'Hayat bizi ayırmış olabilir, ama bizim için daima değerini koruyacak olan güzel anları bize unutturamayacak" diye cevap vermeyi ihmal etmiyordu.
Marcel Proust
Sayfa 200 - Yapı Kredi Yayınları, (2017) 22. baskı, Çeviren: Roza Hakmen
Bir yazar hoş birkaç havai fişek patlattı diye hemen şaheser damgası yapıştırıp ortalığı velveleye veriyorlar. Şaheserler o kadar sık rastlanan şeyler değildirler!

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde
Alt başlık:
Kayıp Zamanın İzinde Serisi İkinci Kitap
Baskı tarihi:
22 Şubat 2019
Sayfa sayısı:
502
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753635257
Kitabın türü:
Orijinal adı:
A la recherche du temps perdu - A l’ombre des jeunes filles en fleurs
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Baskılar:
Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde
In the Shadow of Young Girls in Flower
"Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran, başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür; bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını farketmeyişimizdir." 1919'da Goncourt ödülünü alan "Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde", Proust'un bilinçdışı kekinden ufak bir dilim.

Kitabı okuyanlar 570 okur

  • mehmet kerem
  • Ece Açıkgöz
  • Activist
  • Beyza
  • Meryem SAÇKAN
  • Güzide Behram
  • Mlle Y.
  • İbrahim Peri
  • ELİF GÖKÇE
  • Burak Kahraman

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%2.6
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%22.1
25-34 Yaş
%39
35-44 Yaş
%27.3
45-54 Yaş
%6.5
55-64 Yaş
%1.3
65+ Yaş
%1.3

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%51.4
Erkek
%48.6

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%44.6 (90)
9
%26.7 (54)
8
%21.3 (43)
7
%4.5 (9)
6
%1 (2)
5
%0.5 (1)
4
%0
3
%0
2
%0
1
%1.5 (3)

Kitabın sıralamaları