Guermantes Tarafı (Kayıp Zamanın İzinde - Üçüncü Kitap)

·
Okunma
·
Beğeni
·
1.757
Gösterim
Adı:
Guermantes Tarafı
Alt başlık:
Kayıp Zamanın İzinde - Üçüncü Kitap
Baskı tarihi:
2000
Sayfa sayısı:
575
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753636032
Kitabın türü:
Orijinal adı:
A La Recherche Du Temps Perdu - Le Cote de Guermantes
Çeviri:
Roza Hakmen
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
"Kendi seçimimizle, iki güçten birine teslim olabiliriz: biri, kendi içimizden, derin duygularımızdan kaynaklanır, öteki dışardan gelir. Birinci güç, beraberinde doğal olarak bir mutluluk, yaratan insanların hayatından yayılan mutluluğu getirir. Dışımızdaki insanları harekete geçiren dürtüyü bizim içimize sokmaya çalışan diğer kuvvet ise, beraberinde haz getirmez...
Zaafları, kaygıları, tutkularıyla bir madlende canlanan burjuvazi... "Guermantas Tarafı", dev yapıt "Kayıp Zamanın İzinde"nin bir başka bölümü.
Kayıp Zamanın İzini, anlatıcının bilincinde hatıralarına yaptığı yolculukla sürmeye devam ediyoruz. Bakalım bu yolculuk bizi nereye götürecek? Anlatıcının bu yolculuğu nereye vardıracağını -aslında bir yere gitmediğini bilsem de- iyice merak etmeye başladım artık. Biraz uzun olan bu kitap sayesinde yolculuğa nasıl, nereden başladığımı da unuttum gibi. Yazarın anlattıkları, uyku ya da uyku ile uyanıklık arasındaki hatırlamaları, tahayyûlleri değil de sanki o anda yaşıyormuş da anlatıyormuş gibi hissetmeye başladım.

İki bölümden oluşan kitapta, ilk bölümde Dreyfus Olayı temele alınarak dönemin siyasi tablosu çizilmeye çalışılmış. Proust, Dreyfus Olayı’nı adeta turnusol gibi kullanarak kahramanlarını Dreyfus taraftarı ya da karşıtı şeklinde kategorize etmiş. Anlatıcı, dolayısıyla yazar -Kayıp Zamanın İzinde’nin aynı zamanda otobiyografik bir eser oluşundan- Dreyfus’la ilgili görüşünü açıkça belirtmese de babasıyla ilgili verdiği bölümlerde Dreyfus yanlısı olduğunun ipucunu veriyor okuyucuya. Proust’un annesinin Yahudi olması ve annesine aşırı düşkün olması da belki etkilemiştir bu görüşünü.

Kitabın ilk bölümünü okumayı akıcılık açısından daha çok sevdim. İkinci bölümde, diğer kitaplarda da olduğu gibi insanı, davranışlarını, duygularını mikroskop altında incelemeye devam etmiş yazar. Dönemin sosyete hayatını o kadar ayrıntılı işlemiş ki, bu bölümlerde ilgiyi canlı tutmakta biraz zorlandım. Selamlaşma sırasında eğilirken oluşan açıya ne kadar anlam yükleyebilirsiniz? Proust, burada iki insan arasındaki yaşanan, yansıtılan ve aslında yansıtılmak istenen davranışla ilgili o kadar ayrıntılı çözümlemeler yapıyor ki hayran olmamak mümkün değil. Bunun gibi kitapta, uzun tasvirlerle pek çok psikolojik, sosyolojik çözümlemeye tanık oluyorsunuz.

Proust, sosyetenin adeta ipliğini pazara çıkarırken kendisi eleştirmese de kitap boyunca sosyeteyi yerden yere vuracak iki yüzlülüğü, sahtekârlığı, ahlâksızlığı uzun uzadıya anlatıyor. Ben burada takıldım. Kitabı okurken beni kızdıran sosyete Proust’u kızdırmıyor hatta hayranlık bile besliyor sanki. Ona, bunu yaptıran ne merak ettim? Kendisinin de içinde olduğu hayatı, o hâliyle kabul edip sevmesinden belki.

Kitabı bana sevdiren yönlerden biri de yazarlarla ve sanatla iligili yapılan benzetmeler, tasvirler oldu.

İlk iki kitaba göre kitapta fazlasıyla kullanılan kişilerin sonu gelmez prens, prenses, dük, düşeslerin arasında kendimi kaybetsem de Proust’la geçirdiğim zamanlardan çok mutluyum.
Serinin üçüncü kitabı kahramanımızın yeni bir yere taşınması ile başlıyor. Yeni yer, yeni soluk ve okuyanların tahmin edeceği gibi yeni gözlem kapıları demek :) Sayfalarca bu değişime dair güzel betimlemeler yer alıyor. Kitabın başlarında Françoise'ye daha fazla yer verilmesi ve bazı patavatsız söylemlerini ya da "taşı gediğine koyma" hallerini çok keyif alarak okudum. Kitapta kilit isimlerden biriydi bence ve ilerde çözümlenecek bir olay hakkında başrol oynadığının sinyalini aldım okuduğum satırlarda.
Yeni mekan ile birlikte kahramanımızın aşk halleri de değişime uğruyor ; bazen yollarına halılar serecek halde iken bazen vurdumduymaz ve umursamaz tavırlara girmeye çalışıyor. İnişleri ve çıkışları çok fazla ve şiddetli. Her güzele içi gider vaziyette.
Kitabın ikinci yarısı ise daha karmaşık geçiyor. Sürekli yapılan sosyete görüşmeleri ve yoğun karakterler bende karışıklık yarattı bazen. Sosyete dedikoduları(edebiyat üzerine konuşmalar haricinde)bunaltıcıydı benim adıma.
Bir diğer etkilendiğim kısım ise sevdiğini kaybetme aşamasındaki insanın yaşadığı çaresizlik ve derin duygu aktarımıydı. O satırlar beni benden aldı.
Son sayfalara doğru ise benim için sürpriz, Swann'ın ummadığım halde karşımıza çıkışıydı. Karşı karşıya kaldığı tavır bazı değerlerin sorgulanmasına neden oldu bende.
Serinin diğer kitabı için çok sabırsızım.
Kayıp zamanın izinde serisinin bitirdiğim ikinci kitabı-çiçek açmış genç kızların gölgesinde-nin ardından verdiğim ara nihayet son buldu, arkadaşımla ortak okuma yaptığımız için ikimizin de işlerinin sürekli çakışması sonucu Guermantes’in Tarafı’na başlamamız zaman aldı. Bu durum aslında benim açımdan daha iyi oldu, çünkü o kadar çok okuma isteğiyle dolup taştım ki başlayacağımız anı gözler oldum, her ertelediğimizde birbirimizi teselli eder konumdaydık. Bu durumumuz aynı kitabın başlarında sürekli Françoise’e seslenen ev halkına karşı kendisinin ‘pirelendiler yine’ diye söylenmesi gibiydi. :) Hazır kendisinden bahsetmişken kendisinin kitapta kilit karakter olduğunu düşünmeden edemiyorum, bazen öyle bir anlarda çıkıp sadece bir cümle söylemesi bile kitabın atmosferini birden değiştiriyor, en sevdiğim sayfalar onunla renklenen satırlar diyebilirim.

Kitaptaki anlatım gibiyim şu an, aklımda o kadar çok şey var ki ifade etmek istediğim, uzun uzun, her önemsiz gibi görünen ama onun kaleminde –vay be, aslında ne kadar da anlamlıymış aslında- dedirten düşüncelerle dolup taşıyorum. Eminim birçoğundan bahsedemeyeceğim ama onların etkisini benzer yaşadığım durumlarda anımsayıp kendimle konuşacağım.

Kitap, diğer kitaplar arasında en uzun olan ve okuduğum iki kitaba oranla daha dolu dolu ve karmaşık olanıydı diyebilirim. Tabi ardından gelen kitapları okumadığım için nasıl sürprizlerle karşılaşacağım merak ediyorum. İki bölümden oluşuyordu, benim için en akıp giden ve anlaşılır olan ilk bölümdü. Her zamanki gibi ev hayatlarına konuk olup ara ara kendisiyle gezintiler yaparak sayfaları çevirdim. Konuklarla araya gelinen zamanlarda da Dreyfus Olayı’na dair konuşmalara tanıklık ettim. Bu sayfalarda en sevdiğim özellik, her iki görüşü dile getiren tarafın da olmasıydı, birbirini çok güzel dengeleyen konuşmalar okuyucu bir tarafa karşı yönlendirmiyordu. Bu bölümün sonlarına doğru babaannesiyle olan konuşmalar, ona karşı olan hislerini dile getirmesi ve ikilemde kaldığı zamanlardaki çaresizliği beni derinden etkileyen satırlardı. İkinci bölüm, beni en zorlayan kısımdı. Sürekli bir davetten diğerine gitmek beni çok yordu. :) Özellikle de dük, düşes, prensesler vb ünlü konuklar arasındaki üstünlük savaşları arasında kalmak ve sürekli isimlerin artarak çoğalması çok yorucuydu, bazı satırlarda kim kimdi demekten olaya odaklanamayıp satırları birkaç kere okumam gerekti. Kendimi, bir tanıdığın yanında güne gidip de köşede yemek yiyip ortada dönen muhabbetleri takip etmekten yorulan yabancı gibi hissettim. :) Dedikodular arasında arada konuşulan sanat ve edebiyat konuları en sevdiğim kısımlardı. Hazır dedikodu demişken, ben de kahramanımızın aşk hayatı hakkında bir iki laf söyleyeyim hemen, açıkçası nasıl sonlanacak merak ediyorum, kendisinin ölüp bitmiş hallerinden, kozasından yeni çıkan kelebek kadar heyecanlı hallere aniden geçişi beni şaşırtmaya devam ediyor.

Diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitapta da bazı konuşmalar arasında ileride çözümlenecek bazı olayların sinyalleri verildi, merak tohumları ekildi. Umarım merak ettiğim kadar etkileyici satırlar olur.

Bu arada her kitabında belirtmeden geçemediğim, bana kitabı sevdiren ise tabi ki betimlemelerdi. Yine çok güzel tespitleri vardı, basit bir olayı bile sıradanlıktan çıkarttığı beni kendine hayran bırakan cümle dizilişlerine sahipti. Tabi Roza Hakmen’in takdir etmeden duramadığım eşsiz aktarımını da göz ardı etmeyeyim, ben okurken yolumu kaybettiğim olurken kendisi ne kadar güzel çevirmiş.

Bu yolculuğuma kısa bir ara veriyorum, en kısa zamanda tekrardan kayıp zamanda iz sürmeye devam edeceğim. Keyifli okumalar.
"Guermantes Tarafı", anlatıcının, annesinin verdiği madlen kekin bir parçasını çayına batırıp yediği zaman herşeyin başlangıcı olan o aldığı tadın peşinden giderken anlatıcıyla birlikte atılın üçüncü adımdı. Çok keyifli, çok hüzünlü ve bir o kadar da çok zor bir adımdı.
Uzun cümleleri okurken sona geldiğimde başını unuttuğum kitap serisinin üçüncüsü. Bir bakışın bile sayfalarca anlatılabilmesi da bir başarıdır bence. Dünya klasiği olduğu için okunuyor, edebî değeri de oldukça fazladır mutlaka ancak günümüzde yazılsaydı yayımlatacak yayıncı bulunamayabilirdi. Kötü değil kabul ediyorum. Devamını okumayı da düşünüyorum ama çok emek isteyen bir roman. Özellikle roman yazmayı düşünenler çok şey kazanabilirler.
Serinin üçüncü kitabı da bitti. Bu kitapta en sevdiğim bölüm sanırım büyükannesinin öldüğü bölümdü. Bir acı ancak böyle güzel anlatılıp insanı ancak bu kadar içine çekebilirdi. Albertine ile tanışıklığımız bu bölümde daha çok ilerledi. Aşk konusunda kahramanımız aşırı arafta. Bakalım sonu nolcak. Yarın hemen diğer kitaba başlamayı düşünüyorum. Okudukça insanı içine çekiyor. Olayların sayfalarca detaylarla anlatılması ayrı bir zevk veriyor. Bakalım daha neler yaşıcaz.
İnsanın kendinden çıkma ihtiyacını, başkalarının ruhunun misafirperverliğini kabul etme ihtiyacını duyduğu anlar olur
Hüzün, doğduğumdan beri her yeni odanın, yani her odanın yaydığı, solunması imkânsız bir koku gibiydi; yaşadığım odada ise, ben yoktum; düşüncem başka bir yerde kalır, yerine alışkanlığı gönderirdi.
Hatıralarımız, kederlerimiz, kendilerini hiç farkedemeyeceğimiz ölçüde bizi terk edebildikleri gibi, geri de dönerler ve bazen uzun süre kalırlar.
Kadınların çoğunun hayatında, her şey, en büyük üzüntü bile, bir prova meselesine dönüşür.
Gerçeği saklar mıydı? En azından ben uzun süre öyle sandım; çünkü o zamanlar, gerçeği başkalarından sözler aracılığıyla öğrenebileceğimizi sanıyordum hâlâ.
Tiyatro sanatçıları benim gözümde üslup ve oyunlarıyla bir sanatsal gerçeğin tek temsilcileri olmaktan çıktığından beri, onların kendileriyle ilgilenir olmuştum; eski bir komik romanın kahramanlarını seyreder gibi, oyundaki saf genç kızın, salona yeni giren genç bir soylunun çehresini görünce, oyunda kendisine aşkını itiraf eden yakışıklı delikanlıyı dalgın dalgın dinleyişini, öte yandan delikanlının, sevda tiradının yaylım ateşinin ortasında, yan taraftaki locada oturan yaşlı hanıma, muhteşem incilerine çarpılarak ateşli bir bakış fırlatışını görmekten hoşlanıyordum; böylece, özellikle de sanatçıların özel hayatları hakkında Saint-Loup'nun verdiği bilgiler sayesinde, sözlü oyunun ardında sessiz ve anlamlı ikinci bir oyunun oynanışını seyrediyordum; aslında sıradan olmakla birlikte sözlü oyun da ilgimi çekiyordu; çünkü sahne ışıklarının altında, oyuncunun yüzüne makyaj ve kartondan bir başka yüzün, ruhuna bir rolün repliklerinin yapışmasıyla, bir oyunun kahramanları olan o geçici ve canlı kişiliklerin bir saatliğine filizlenip geliştiğini hissediyordum; bu kişilikler de çekicidir, onları sever, takdir eder, kendilerine acır, tiyatrodan çıktığımızda tekrar bulmak isteriz, ama onlar artık dağılıp oyundaki formuna sahip olmayan bir oyuncuya, oyuncunun yüzünü göstermeyen bir metne, mendille silinen renkli bir pudraya dönüşmüşler, kısacası, kendilerinden hiçbir iz taşımayan unsurlar olmuşlardır yeniden; temsilin sona ermesiyle hiç vakit geçirmeden çözülmeleri, tıpkı sevdiğimiz bir kişinin yok olması gibi, bizi benliğin gerçekliğinden şüpheye düşürüp ölüm konusunda düşündürür.
Sessizliğin bir güç olduğu söylenir; bambaşka bir anlamda, sevilen kişinin emrinde, korkunç bir güçtür. Bekleyenin sıkıntısını artırır. Bir kişiye yaklaşmaya insanı en fazla davet eden şey, kendisini ondan ayıran şeydir; sessizlikse, aşılması en imkânsız engeldir! Sessizliğin bir işkence olduğu ve hapiste bu işkenceye mahkûm edilenleri delirtebildiği de söylenir. Oysa sevilen kişinin sessizliğine maruz kalmak, suskunluktan da ağır, en ağır işkencedir!

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Guermantes Tarafı
Alt başlık:
Kayıp Zamanın İzinde - Üçüncü Kitap
Baskı tarihi:
2000
Sayfa sayısı:
575
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753636032
Kitabın türü:
Orijinal adı:
A La Recherche Du Temps Perdu - Le Cote de Guermantes
Çeviri:
Roza Hakmen
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
"Kendi seçimimizle, iki güçten birine teslim olabiliriz: biri, kendi içimizden, derin duygularımızdan kaynaklanır, öteki dışardan gelir. Birinci güç, beraberinde doğal olarak bir mutluluk, yaratan insanların hayatından yayılan mutluluğu getirir. Dışımızdaki insanları harekete geçiren dürtüyü bizim içimize sokmaya çalışan diğer kuvvet ise, beraberinde haz getirmez...
Zaafları, kaygıları, tutkularıyla bir madlende canlanan burjuvazi... "Guermantas Tarafı", dev yapıt "Kayıp Zamanın İzinde"nin bir başka bölümü.

Kitabı okuyanlar 91 okur

  • Muhammed Yücel
  • birkitapbirilktir
  • No one
  • pessoa*
  • Ozan Saraç
  • Dr. Lion
  • Ezgi Türk
  • KafkaMilenka
  • Küb
  • Ahmet Aydın

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%2.2
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%15.2
25-34 Yaş
%45.7
35-44 Yaş
%28.3
45-54 Yaş
%4.3
55-64 Yaş
%2.2
65+ Yaş
%2.2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%48.5
Erkek
%51.5

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%64.7 (22)
9
%20.6 (7)
8
%8.8 (3)
7
%5.9 (2)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0