Guermantes Tarafı (Kayıp Zamanın İzinde - Üçüncü Kitap)Marcel Proust

·
Okunma
·
Beğeni
·
1.607
Gösterim
Adı:
Guermantes Tarafı
Alt başlık:
Kayıp Zamanın İzinde - Üçüncü Kitap
Baskı tarihi:
2000
Sayfa sayısı:
575
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753636032
Kitabın türü:
Orijinal adı:
A La Recherche Du Temps Perdu - Le Cote de Guermantes
Çeviri:
Roza Hakmen
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
"Kendi seçimimizle, iki güçten birine teslim olabiliriz: biri, kendi içimizden, derin duygularımızdan kaynaklanır, öteki dışardan gelir. Birinci güç, beraberinde doğal olarak bir mutluluk, yaratan insanların hayatından yayılan mutluluğu getirir. Dışımızdaki insanları harekete geçiren dürtüyü bizim içimize sokmaya çalışan diğer kuvvet ise, beraberinde haz getirmez...
Zaafları, kaygıları, tutkularıyla bir madlende canlanan burjuvazi... "Guermantas Tarafı", dev yapıt "Kayıp Zamanın İzinde"nin bir başka bölümü.
Kayıp Zamanın İzinde’nin üçüncü ve en uzun kitabı. Kitap önceki iki kitabın aksine diyaloglar şeklinde ilerliyor.
Guermantes Tarafı iki kısımdan oluşuyor. İlk kısımda bulunan diyaloglar dönemin en önemli olaylarından biri olan Dreyfus Olayı etrafında şekilleniyor. Burada Dreyfus Olayı’ndan bahsetmek istiyorum, çünkü Proust’un konu hakkındaki düşüncelerini anlayabilmek için bu oldukça önemli.
Var olan Yahudi düşmanlığına rağmen oldukça başarılı bir öğrenci olan Alfred Dreyfus yüzbaşı olarak Fransız ordusunda görev almış. Daha sonra haksız yere casuslukla itham edilerek idam cezası istemiyle yargılanmış. Bu durum, Yahudi düşmanlığı üzerinde, Fransa’yı ikiye bölmüş. Bir kısım Dreyfus’a haksızlık yapıldığını düşünürken bir kısım da Dreyfus’un idam edilmesini istemiş. İşte bu kısımda yer alan konuşmalar çoğunlukla Dreyfus Olayı üzerinden ilerlemektedir. Bu da Proust’un dönemin olayları hakkında hissettiği sorumluluğun göstergesi niteliğindedir. Kitabı okurken anlatıcımızın olaylar hakkındaki düşüncelerini net bir şekilde göremiyoruz ama Proust’un hayat hikayesine baktığımız zaman Dreyfus’u suçsuz bulduğunu görürüz.
İkinci kısım bilindik Proust cümleleriyle başlamaktadır, sonrasında yine diyaloglarla ilerlemektedir. Burjuva ve aristokrat kesimlerinin yaşantıları, birbirlerine karşı tutumları ve bu gruplara dahil olan insanların mizaçları şeffaf bir şekilde aktarılmış.
Okuduğum çoğu yorumda kitabın oldukça sıkıcı olduğu ve bitirmesi çok zor bir kitap olduğu belirtilmiş ama bana göre bu kitap Proust’un gelişimi açısından son derece önemli bir kitap. Kitabı önemli kılan özelliklere değinmek istiyorum:
İlk olarak kitapta ilk defa bir ölümden bahsediliyor. Bu ölüm sonrası anlatıcımızın yaşadığı duygular, okuyucuya etkili bir şekilde aktarılmış. Ölümün Proust üzerinde bıraktığı etkiyi görmek insanda değişik bir duyguya yol açıyor.
Kitabı önemli kılan başka bir özelliği ise yazarın sanata olan bakış açısını yansıtıyor olması. Yazarlar hakkındaki düşüncelerini net bir şekilde aktarmış. Victor Hugo, Anatole France, Vigny, Sophokles, Schiller, Balzac gibi yazarların üzerinde yürütülen sohbetler, yazarın bu yazarlar hakkındaki düşüncelerini yansıtıyor. Bu durum da gelişen ve değişen Proust’un en büyük göstergelerinden biri.
Bana göre kitapta fark edilmesi en zor olan şey; yazarın nesnelere ve öznelere yüklediği anlamların sürekli değişiyor oluşu. Tekrar görüştüğü bütün kişiler hakkında, yeni bir şablon oluşuyor kafasında. Burada değişen karşıdaki mi, yoksa yazarımız mı bunu anlamak da okuyucuya kalıyor.
Nesneleri anlamlandıran şey onlara yüklediğimiz duygular mıdır? Zihnimiz, sahip olmadığı ve uzaktan, üzerine anlam yüklediği nesneleri ulaşılmaz kılar. Ne zaman ki o nesneye veya olguya sahip oluruz, o zaman anlarız ki zihnimiz büyük bir yanılgıya uğramıştır. Zihnimizin nesnelere yüklediği değer, nesnenin asıl değerinin katbekat üstündedir. Tıpkı anlatıcımızın erişilmez olarak gördüğü aristokrat yaşantısını elde ettikten sonra hissettikleri gibi.
Özetleyecek olursak; Guermantes Tarafı, Proust’u anlayabilmek için büyük bir fırsat. Ölüm karşısındaki tutumu, dönemin olaylarına karşı duyduğu sorumluluk duygusu, yazarlar hakkındaki düşünceleri, Proust’un dıştan anlaşılması güç dünyası hakkında derin ve içten bilgiler sunmaktadır.
Emin olun, okurken sabırlı davranırsanız mükafatını fazlasıyla alacaksınız fakat hızlı ve anlamsız bir okumada kitabı bitirmeniz çok zor olacaktır, keza ilk iki kitaptan fazlasıyla ağır bir kitap.
(Bu seriyi anlamlandırmanıza yardımcı olacak kitap tavsiyelerime devam etmek istiyorum; Homeros’un İlyada ve Odysseia’sı sizin için oldukça faydalı olacaktır)
Kayıp Zamanın İzini, anlatıcının bilincinde hatıralarına yaptığı yolculukla sürmeye devam ediyoruz. Bakalım bu yolculuk bizi nereye götürecek? Anlatıcının bu yolculuğu nereye vardıracağını -aslında bir yere gitmediğini bilsem de- iyice merak etmeye başladım artık. Biraz uzun olan bu kitap sayesinde yolculuğa nasıl, nereden başladığımı da unuttum gibi. Yazarın anlattıkları, uyku ya da uyku ile uyanıklık arasındaki hatırlamaları, tahayyûlleri değil de sanki o anda yaşıyormuş da anlatıyormuş gibi hissetmeye başladım.

İki bölümden oluşan kitapta, ilk bölümde Dreyfus Olayı temele alınarak dönemin siyasi tablosu çizilmeye çalışılmış. Proust, Dreyfus Olayı’nı adeta turnusol gibi kullanarak kahramanlarını Dreyfus taraftarı ya da karşıtı şeklinde kategorize etmiş. Anlatıcı, dolayısıyla yazar -Kayıp Zamanın İzinde’nin aynı zamanda otobiyografik bir eser oluşundan- Dreyfus’la ilgili görüşünü açıkça belirtmese de babasıyla ilgili verdiği bölümlerde Dreyfus yanlısı olduğunun ipucunu veriyor okuyucuya. Proust’un annesinin Yahudi olması ve annesine aşırı düşkün olması da belki etkilemiştir bu görüşünü.

Kitabın ilk bölümünü okumayı akıcılık açısından daha çok sevdim. İkinci bölümde, diğer kitaplarda da olduğu gibi insanı, davranışlarını, duygularını mikroskop altında incelemeye devam etmiş yazar. Dönemin sosyete hayatını o kadar ayrıntılı işlemiş ki, bu bölümlerde ilgiyi canlı tutmakta biraz zorlandım. Selamlaşma sırasında eğilirken oluşan açıya ne kadar anlam yükleyebilirsiniz? Proust, burada iki insan arasındaki yaşanan, yansıtılan ve aslında yansıtılmak istenen davranışla ilgili o kadar ayrıntılı çözümlemeler yapıyor ki hayran olmamak mümkün değil. Bunun gibi kitapta, uzun tasvirlerle pek çok psikolojik, sosyolojik çözümlemeye tanık oluyorsunuz.

Proust, sosyetenin adeta ipliğini pazara çıkarırken kendisi eleştirmese de kitap boyunca sosyeteyi yerden yere vuracak iki yüzlülüğü, sahtekârlığı, ahlâksızlığı uzun uzadıya anlatıyor. Ben burada takıldım. Kitabı okurken beni kızdıran sosyete Proust’u kızdırmıyor hatta hayranlık bile besliyor sanki. Ona, bunu yaptıran ne merak ettim? Kendisinin de içinde olduğu hayatı, o hâliyle kabul edip sevmesinden belki.

Kitabı bana sevdiren yönlerden biri de yazarlarla ve sanatla iligili yapılan benzetmeler, tasvirler oldu.

İlk iki kitaba göre kitapta fazlasıyla kullanılan kişilerin sonu gelmez prens, prenses, dük, düşeslerin arasında kendimi kaybetsem de Proust’la geçirdiğim zamanlardan çok mutluyum.
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (14.135 Oy)17.535 beğeni39.607 okunma2.136 alıntı165.892 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (7.883 Oy)8.170 beğeni26.104 okunma632 alıntı127.099 gösterim
  • Suç ve Ceza
    9.1/10 (6.079 Oy)7.347 beğeni19.880 okunma3.252 alıntı116.984 gösterim
  • Yabancı
    8.3/10 (3.998 Oy)3.514 beğeni11.750 okunma1.023 alıntı47.903 gösterim
  • Tutunamayanlar
    9.0/10 (3.027 Oy)4.770 beğeni7.534 okunma4.644 alıntı121.382 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (8.501 Oy)8.444 beğeni22.929 okunma1.460 alıntı106.068 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (10.027 Oy)12.509 beğeni31.836 okunma2.819 alıntı132.955 gösterim
  • Yüzyıllık Yalnızlık
    8.4/10 (1.745 Oy)1.608 beğeni4.964 okunma635 alıntı36.980 gösterim
  • Karamazov Kardeşler
    9.0/10 (937 Oy)981 beğeni2.910 okunma2.095 alıntı25.300 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (6.990 Oy)8.387 beğeni23.300 okunma1.155 alıntı113.281 gösterim
"Guermantes Tarafı", anlatıcının, annesinin verdiği madlen kekin bir parçasını çayına batırıp yediği zaman herşeyin başlangıcı olan o aldığı tadın peşinden giderken anlatıcıyla birlikte atılın üçüncü adımdı. Çok keyifli, çok hüzünlü ve bir o kadar da çok zor bir adımdı.
Uzun cümleleri okurken sona geldiğimde başını unuttuğum kitap serisinin üçüncüsü. Bir bakışın bile sayfalarca anlatılabilmesi da bir başarıdır bence. Dünya klasiği olduğu için okunuyor, edebî değeri de oldukça fazladır mutlaka ancak günümüzde yazılsaydı yayımlatacak yayıncı bulunamayabilirdi. Kötü değil kabul ediyorum. Devamını okumayı da düşünüyorum ama çok emek isteyen bir roman. Özellikle roman yazmayı düşünenler çok şey kazanabilirler.
"âşık olduğumuz anda, sahip olduğumuz bütün bilinmeyen küçük ayrıcalıklarımızı sevdiğimiz kadına duyurabilmeyi isteriz; hayatta zavallıların ve can sıkıcı insanların yaptığı gibi. Sevdiğimiz kadının bunlardan habersiz olması bize ıstırap verir; kendimizi teselli etmeye çalışır, bunlar hiçbir zaman görünür olmadığı için, belki de sevdiğimiz kadının, bizimle ilgili fikrine, bu bilinmeyen meziyetler ihtimalini eklediğini düşünürüz."

"Hissettiklerimizi daima gizlemeye kararlı olduğumuz için, ne şekilde ifade edeceğimizi hiç düşünmeyiz. Ansızın içimizdeki iğrenç, yabancı bir yaratık sesini yükseltir; bu sesin bazen öyle bir tonu vardır ki, kusurumuzun veya kötü alışkanlığımızın bu iradedışı, imalı ve neredeyse karşı konulmaz itirafını duyan kişiyi, kimin işlediğini bilmediği bir cinayeti itiraf etmekten kendini alamayan bir caninin ani, dolaylı ve tuhaf açıklaması kadar korkutabilir."

"Aslında yalnız yaşamadığımızı, başka bir âleme ait, aramızda uçurumlar bulunan, bizi tanımayan ve bizi anlaması imkânsız bir varlığa zincirlerle bağlı olduğumuzu, hastalandığımızda farkederiz; bu varlık, bedenimizdir. Yolda karşımıza çıkan bir haydutun, bizim derdimize olmasa da kendi kişisel çıkarlarına duyarlılık göstermesini sağlayabiliriz. Oysa bedenimizden merhamet dilenmek, bir ahtapotla konuşmaktan farksızdır; sözlerimiz onun için suyun sesi kadar anlamsızdır; onunla birlikte yaşamaya mahkûm olmak, korkunç bir şeydir bizim için."

"Söylediğimiz şeylerle düşündüklerimiz arasında herhangi bir benzerliği engellemekte, arzunun üstüne yoktur. Zaman giderek azalır, oysa kafamızı kemiren konuya tamamen yabancı konulardan söz ederek zaman kazanmaya çalışır gibiyizdir. Telaffuz etmek istediğimiz cümle, bir hareketle tamamlanabilecekken, hattâ (doğrudanlığın zevkini tadabilmek ve doğuracağı tepkiler konusundaki merakımızı gidermek için) tek kelime söylemeden, izin almadan bu hareketi yapabilecekken, biz sohbet ederiz."

"Aşkın korkunç aldatmacası, başlangıçta bize dış dünyadan bir kadınla değil, beynimizin içindeki bir taşbebekle oyun oynatmasıdır; zaten bu taşbebek, daima elimizin altında bulunan, sahip olabileceğimiz tek kadındır; neredeyse hayalgücünün keyfiliği kadar mutlak olan hatırının keyfiliği, hayalimdeki Balbec'le gerçek Balbec ne kadar farklıysa, gerçek kadından o kadar farklı yaratmıştır onu; yavaş yavaş gerçek kadını, bu sahte yaratıya benzemesi için zorlar, kendi ıstırabımızı artırırız."
Serinin üçüncü kitabı da bitti. Bu kitapta en sevdiğim bölüm sanırım büyükannesinin öldüğü bölümdü. Bir acı ancak böyle güzel anlatılıp insanı ancak bu kadar içine çekebilirdi. Albertine ile tanışıklığımız bu bölümde daha çok ilerledi. Aşk konusunda kahramanımız aşırı arafta. Bakalım sonu nolcak. Yarın hemen diğer kitaba başlamayı düşünüyorum. Okudukça insanı içine çekiyor. Olayların sayfalarca detaylarla anlatılması ayrı bir zevk veriyor. Bakalım daha neler yaşıcaz.
İnsanın kendinden çıkma ihtiyacını, başkalarının ruhunun misafirperverliğini kabul etme ihtiyacını duyduğu anlar olur
Hüzün, doğduğumdan beri her yeni odanın, yani her odanın yaydığı, solunması imkânsız bir koku gibiydi; yaşadığım odada ise, ben yoktum; düşüncem başka bir yerde kalır, yerine alışkanlığı gönderirdi.
Kadınların çoğunun hayatında, her şey, en büyük üzüntü bile, bir prova meselesine dönüşür.
Hatıralarımız, kederlerimiz, kendilerini hiç farkedemeyeceğimiz ölçüde bizi terk edebildikleri gibi, geri de dönerler ve bazen uzun süre kalırlar.
Gerçeği saklar mıydı? En azından ben uzun süre öyle sandım; çünkü o zamanlar, gerçeği başkalarından sözler aracılığıyla öğrenebileceğimizi sanıyordum hâlâ.
Tiyatro sanatçıları benim gözümde üslup ve oyunlarıyla bir sanatsal gerçeğin tek temsilcileri olmaktan çıktığından beri, onların kendileriyle ilgilenir olmuştum; eski bir komik romanın kahramanlarını seyreder gibi, oyundaki saf genç kızın, salona yeni giren genç bir soylunun çehresini görünce, oyunda kendisine aşkını itiraf eden yakışıklı delikanlıyı dalgın dalgın dinleyişini, öte yandan delikanlının, sevda tiradının yaylım ateşinin ortasında, yan taraftaki locada oturan yaşlı hanıma, muhteşem incilerine çarpılarak ateşli bir bakış fırlatışını görmekten hoşlanıyordum; böylece, özellikle de sanatçıların özel hayatları hakkında Saint-Loup'nun verdiği bilgiler sayesinde, sözlü oyunun ardında sessiz ve anlamlı ikinci bir oyunun oynanışını seyrediyordum; aslında sıradan olmakla birlikte sözlü oyun da ilgimi çekiyordu; çünkü sahne ışıklarının altında, oyuncunun yüzüne makyaj ve kartondan bir başka yüzün, ruhuna bir rolün repliklerinin yapışmasıyla, bir oyunun kahramanları olan o geçici ve canlı kişiliklerin bir saatliğine filizlenip geliştiğini hissediyordum; bu kişilikler de çekicidir, onları sever, takdir eder, kendilerine acır, tiyatrodan çıktığımızda tekrar bulmak isteriz, ama onlar artık dağılıp oyundaki formuna sahip olmayan bir oyuncuya, oyuncunun yüzünü göstermeyen bir metne, mendille silinen renkli bir pudraya dönüşmüşler, kısacası, kendilerinden hiçbir iz taşımayan unsurlar olmuşlardır yeniden; temsilin sona ermesiyle hiç vakit geçirmeden çözülmeleri, tıpkı sevdiğimiz bir kişinin yok olması gibi, bizi benliğin gerçekliğinden şüpheye düşürüp ölüm konusunda düşündürür.
Sessizliğin bir güç olduğu söylenir; bambaşka bir anlamda, sevilen kişinin emrinde, korkunç bir güçtür. Bekleyenin sıkıntısını artırır. Bir kişiye yaklaşmaya insanı en fazla davet eden şey, kendisini ondan ayıran şeydir; sessizlikse, aşılması en imkânsız engeldir! Sessizliğin bir işkence olduğu ve hapiste bu işkenceye mahkûm edilenleri delirtebildiği de söylenir. Oysa sevilen kişinin sessizliğine maruz kalmak, suskunluktan da ağır, en ağır işkencedir!

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Guermantes Tarafı
Alt başlık:
Kayıp Zamanın İzinde - Üçüncü Kitap
Baskı tarihi:
2000
Sayfa sayısı:
575
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753636032
Kitabın türü:
Orijinal adı:
A La Recherche Du Temps Perdu - Le Cote de Guermantes
Çeviri:
Roza Hakmen
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
"Kendi seçimimizle, iki güçten birine teslim olabiliriz: biri, kendi içimizden, derin duygularımızdan kaynaklanır, öteki dışardan gelir. Birinci güç, beraberinde doğal olarak bir mutluluk, yaratan insanların hayatından yayılan mutluluğu getirir. Dışımızdaki insanları harekete geçiren dürtüyü bizim içimize sokmaya çalışan diğer kuvvet ise, beraberinde haz getirmez...
Zaafları, kaygıları, tutkularıyla bir madlende canlanan burjuvazi... "Guermantas Tarafı", dev yapıt "Kayıp Zamanın İzinde"nin bir başka bölümü.

Kitabı okuyanlar 77 okur

  • Akoglan
  • Egemen Bibika
  • Heera Tara
  • Akıl  Defteri
  • Ozan Erol
  • Tugce
  • Damla
  • Burcu Süzgün
  • BilgeSevgi
  • Selin Kurkaz

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%2.2
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%15.2
25-34 Yaş
%45.7
35-44 Yaş
%28.3
45-54 Yaş
%4.3
55-64 Yaş
%2.2
65+ Yaş
%2.2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%48.5
Erkek
%51.5

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%60.7 (17)
9
%25 (7)
8
%7.1 (2)
7
%7.1 (2)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0