Guermantes Tarafı (Kayıp Zamanın İzinde Serisi Üçüncü Kitap)

·
Okunma
·
Beğeni
·
3787
Gösterim
Adı:
Guermantes Tarafı
Alt başlık:
Kayıp Zamanın İzinde Serisi Üçüncü Kitap
Baskı tarihi:
Ocak 2019
Sayfa sayısı:
575
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753636038
Kitabın türü:
Orijinal adı:
A la recherche du temps perdu-La Côté de Guermantes
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
"Kendi seçimimizle, iki güçten birine teslim olabiliriz: biri, kendi içimizden, derin duygularımızdan kaynaklanır, öteki dışardan gelir. Birinci güç, beraberinde doğal olarak bir mutluluk, yaratan insanların hayatından yayılan mutluluğu getirir. Dışımızdaki insanları harekete geçiren dürtüyü bizim içimize sokmaya çalışan diğer kuvvet ise, beraberinde haz getirmez...

Zaafları, kaygıları, tutkularıyla bir madlende canlanan burjuvazi... "Guermantas Tarafı", dev yapıt "Kayıp Zamanın İzinde"nin bir başka bölümü.
575 syf.
·21 günde·9/10
Guermantes Tarafı, Kayıp Zamanın İzinde serisinin 3. ve bütünlüğünü en yoğun içeren kitabı. Fransız aristokrasisinden, Combray’in Anlatıcı üzerindeki etkisine, Dreyfus Olayı‘ndan, Fransız cemiyetinin siyasi bakış açılarındaki yüzeyselliğine, sosyetedeki yanılgılardan, snopluğun biçim verdiği çevrelere kadar oluşan tüm yıkımlar, bu kitabın satırlarını oluşturmakta. Burjuva dünyasını anlatan Swann'ların Tarafı‘na karşıt olarak aristokratların dünyasını betimleyen Guermantes Tarafı, dar üretici çekirdeklerinden çıkarak devasa çoğaltmalara ulaşan, önceki serilerle kıyaslanamayacak bütünlüğüyle ve Anlatıcı’nın yazarlık yeteneğinin gelişmesi süreciyle Kayıp Zamanın İzinde’nin önemli bir aşamasında yer kaplar. Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde kitabında Anlatıcı M’nin şehir ve insanlar üzerinde oluşturduğu imgelerle, ahalinin yapaylığından soyutlanarak zihninde oluşturduğu tabloların “içgüdüsel” anlatısı, çevremizdeki detaylara daha duyarlı olabileceğimiz fikrini aşılamıştı. İnsanları pohpohlayarak elde eden ve onlardan asla vazgeçmeyen Anlatıcı için 3 numaralı durak tam anlamıyla bir katılaşma halini alır.


Uzun zaman, geceleri erken yattım. Bazen daha mumu söndürür söndürmez, gözlerim o kadar çabuk kapanıverirdi ki, "uykuya dalıyorum" diye düşünmeye zaman bulamazdım. Swann'ların Tarafı

Uykuya dalmadan önce uyuyacağımı o kadar uzun süre düşünürdüm ki, uykuya daldığımda bile düşüncelerimin hepsinden kurtulmuş olamazdım. Guermantes Tarafı


Vinteüil’in Septour’u Swann’ın tutkuları, Balbec’in zihinde uyandırdığı motifler, Champs Elysses’nin büyüsü, güzel olan hiçbir genç kız karşısında Fransız kalamayan zihnin imgelemleri gündemin ve olaylar silsilesinin akışında kaybolmaya yüz tutacak, hayatın, insanların ve nesnelerin tüm sıradanlığını gözler önüne seren insanlığı ve ‘odak’larımızın hayatımızdaki yerini sorgulamaya, duygulanımların saydamlığını kırarak gerçeklere uykuda da olsa cevap vermeye çalışacaktır.


*İSİMLERİN VE GÖRÜNTÜLERİN ŞATAFATI KARŞISINDA KAYBOLAN İNSANLIĞIN PANORAMASI*


Anlatıcı, Saint Germain muhitindeki Guermantes konağında oturmaktadır. Düşesi daha yakından tanımayı arzular. Guermantes’lerdan yakın dostu Saint-Loup kendisinin bu arzusunu gerçekleştirmez. Aynı sosyetedeki Mme de Villeparisis’in kibarlar çevresindeki toplantılarına katılma fırsatı bulur. Yakından görmek istenilen aristokratça bir yaşam, anlatıcının zihninde zamanla tersyüz olacaktır. sorgulanan muhit tamamen hoyratça gösterilmediği gibi, masum da gösterilmez; zamanla tecrübe edilir. Guermantes Tarafı “ilk”lerin yaşanmasıyla ayrı bir önem taşır. Düşes’in davetiyle büyülü ortamın içine giren Anlatıcı, Elstir’in tablolarına hayran kalır. Ancak bu aristokrat çevreye olan hayranlık, adlarının ihtişamı, yakına gelince silinir; çevrenin egosu, havailiği, zevksizliği tam anlamıyla hayal kırıklığı yaşatır. Fransa’nın tozlu sayfalarını karıştıran Proust, toplumun ikiyüzlü, yapay ve snop dünyasındaki tüm profilleri masaya yatırır; “adalet, eşitlik, özgürlük” üçgeninden bağışık olmayı gerektirecek “ayrıcalığı” sorgular roman boyunca. Guermantesler, daha doğru ifadeyle Guermantes modelleri, çoğunluk gücünden beslenirler; kitleden bağımsız, öznel düşünebilme özgürlüğü ve bilincinden uzak olduklarının farkına varmazlar. “(…) Guermantes zekası; ciddi olsun, şakacı olsun, iddialı ve uzun konuşmaları, en dayanılmaz aptallıklar olarak nitelendirirdi.” Ya da farklı bir deyişle: “Yüksek ahlâk ancak yüksek zekâya eşlik edebilir: Hiçbir ahmak tamamıyla iyi huylu değildir.”


Geçmişin günümüzdeki bir vakayla olan benzerliğine ‘çarpışmaların tekerrürü ya da iki dönemin karşılaşması’ deyişiyle estetik bir durum vurgusu yapar Proust. Savaşlar, devrimler, haksızlıklar, isyanlar toplumsal hafıza mekanizmasının devre dışı kalmasıyla her zaman unutulacaktır. Çevremizdeki bu tekerrürlerin en geniş yelpazeyle yaşandığı an’lar, bu sayfaları taşıracak kadar büyük, trajik ve trajikomik hikayelerle doludur…


Paragrafların uzun uzadıya detay ve dedikodularla çevrelenmesi Godot’yu bekleyen Vladimir ve Estragon’un ümit ve kuşku içinde sayıklamalarının farklı bir versiyonu gibidir. İnsanlık adına önem taşıyan her olay kimi birey ve toplumlar için önem arz ederken, kimilerine de havai detayların tozpembeliği içinde yaşama izzetinefsini verir. Politik güvensizliğin doğurduğu gündelik olaylar aslında kaçışları ifade eder ve de madalyonun görülmeyen bir yüzüdür.


Kahramanın aristokrasiye olan hayranlığını kitabın ortalarına kadar görürüz. Anlatıcı, karakterlerin Dreyfus Davası başta olmak üzere siyasi olaylara ilişkin savlarına tepkisiz kalır, bu düşünceler ona göre aristokratlara özgüdür. Dolayısıyla Anlatıcı, karakterlerin siyasi konular hakkında, elle tutulur, bağımsız fikirler üretemeyişlerini gözler önüne serer. Saint-Lou, Verdurin, Mme Villeparisis ve hatta Swann bile bu sınavı geçemez. Anlatıcı salt siyasi dilin yavanlığını karakterler üzerinden konuşturmaz; Emile Zola’nın fikirleriyle, -politik ahlak eleştirisinin dışında bırakarak- yargının acımasızlığına çanak tutanların haksızlığını belirtmekle aynı düşünceleri paylaştığını görürüz.


Bazen bir romanın verdiklerini/düşündürdüklerini hiçbir akademik makale veremeyebilir…


Bir sınıfa, -işçi-soylu- dahil olmayan burjuvaların cehaleti ile anti-semitizme varan faşist düşünceleri tekeline alan aristokrasi, Dreyfus Olayı'nı ikiye bölerek toplumsal ayrılıklara zemin hazırlar. Fransız milliyetçiliğiyle yükselen aşırı sağ, adeta bir kasırga halini almış, toplumun her kesimine sıçramıştı. Anti-semitizmi 1930’ların Nasyonel Sosyalist Almanya’sından önce yaşayan Fransa için Dreyfus Olayı büyük önem taşır. Fransız Genelkurmayında bir asker olan Alfred Dreyfus, vatana ihanet adı altında suçlanarak bir ömür boyu hapis cezasına çarptırılır. Bir mektubunda gizli bilgileri Almanya’ya sızdırdığı öne sürülen Dreyfus, 15 yıl sürecek yargı sürecine tabii tutulur. Yahudileri, kamuoyunun baskılarıyla toplumsal hiyerarşinin en alt basamağına hızla sürükleyen olay, adeta bir salgın halini alır. Yahudi sermayedarların dış ülkelerin finansmanını sağlamaları, Rusya’ya verilen borç paralar, üretimlerin ele geçirilmesi gibi sebepler, Hitler Almanya’sında olduğu gibi halkta hoşnutsuzluklara yol açmıştı. #35399949 #34466655


Cemiyetin teyakkuzunda aktif propaganda çalışmaları büyük rol oynar. Basın, kamuoyu ve siyaset üçgeninin yargıya müdahalesi hangi dönemde olursa olsun, yanlışlığı körüklediği, haksızlıklara yol açtığı bir gerçektir. Kafka’nın Dava romanında, bir sabah evine gelen üniformalılar tarafından suçlanan Joseph K.’nın içine düştüğü ve kendisinin anlam yükleyemediği trajik durum ile Alfred Dreyfus’un yaşadıkları çok benzerdir. Ancak onu kaleme alan Kafka, Yahudilerin bütün üretimlere çökerek halkları sömürmelerini ne ölçüde dile getirebildi, tartışılabilir. Dünyanın içinde bulunduğu uçurumu Yahudi kimlikleriyle harmanlayarak dile getiren Elias Canetti ve Albert Caraco gibi yazarlar, yazdıklarında genellikle insanlık tarafından kenara atılan bir şeye sahip olabilme ayrıcalıklarını belirtir. “Bütün insanlar kendi başlarına ayrı bir ırktır; insan, kanında bin yıllık bir feodaliteyi taşıyıp da bağışık kalamaz. Doğal olarak onlar, bunun fikirlerini hiç etkilemediğini sanırlar.” diyen Proust gibi.


Dreyfus Olayı’nın patlamasından sonra Emile Zola, Anatole France gibi yazarlar ile Blum ve Clemanceau gibi politikacılar, “Yaşasın Fransa, yok olsun Yahudiler” anlayışının ezici çoğunluğu arasında davanın yeniden görülmesini istemişlerdi. Dreyfus’un haklı çıkacağı sürece kadar kaleme alınan Suçluyorum mektubu, Zola’yı, kitlelerce ya nefret edilen ya da çok sevilen bir simge haline getirmişti. Sanığın suçsuzluğunu kanıtlayacak ifadelere engel olunması, haklılığını dile getiren yarbayların tutuklanması vs gibi olaylara ülke olarak çok yabancı olmadığımızdan, bir Yahudi gibi, “günah keçileri”ni seçmeyi çok iyi biliriz. İnsan dile getiremese de kalbiyle SUÇLUYORUM demesini bilmeli, diyebilmeli… Dreyfus Davası Proust için zamanın en önemli olayıydı, bu biyografilerle de desteklenir. Paris sosyetesinden snoplara kadar tüm kesimlerin nemelazımcılığı, tıpkı Yahudi yazarların Dreyfus’tan sonra ulus bilincinden söz etmeleri gibi, önem kazanarak gözler önüne serilir. Guermantes’lerin taraftarlığı Anlatıcı’nın gözünde büyük bir hayal kırıklığıyla sonuçlanmıştır.


Yeni bir kitaba başladığımda Andre Aciman'ın düşüncesini paylaşıyorum: “Hiçbir zaman Proust gibi olmayacak.” Aksiyonla karışık doludizgin macera romanları en yüksek hazza, malumata vs. ulaştırabilir. Klasik olarak okuduğumuz yeraltı romanları çok daha sarsıcı boyutta etkisini gösterebilir. Ancak… Dolambaçlı gözüken cümle yapısı ve çevresindeki gözlemleri estetikliğe dönüştüren imgelemleri göz önüne alan bir okur, “daha iyisi olmayacak” ön yargısına, öyle sanıyorum ki yeterince neden bulabilir.
575 syf.
·11 günde·Beğendi·9/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Marcel Proust'un hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://www.youtube.com/...9lNFMrvFLBIKt_9CoCql

Dreyfus yanlısı, Dreyfus karşıtı, Yahudi yanlısı, Yahudi karşıtı, 15 Temmuz yanlısı, 15 Temmuz karşıtı, bilgi yanlısı, bilgi karşıtı... Peki, insan bunun neresinde?

Park ve Burgess gibi sosyologlara göre birey, belirli bir statüsü olmayan kişidir. Onlara göre biz, dünyaya birey olarak geliriz, toplum içinde belirli mevki ve statüler kazandıkça kişi olmaya başlarız. Aynı Sartre'ın "Varoluş özden önce gelir." demesi gibi varoluşumuzun yazgısında da birey olmak vardır, kişilik özümüz ise birey hamurunun belirli mevki ve statüler eşliğinde ustaca yoğrulmasından meydana gelir. Birey, döneminin olaylarına ne kadar tanıklık edip sessiz kalmıyorsa o kadar da kimlik mertebesine ulaşma hakkı kazanabilir.

Şimdi, bir birey düşünün. Bu da Proust'un Kayıp Zamanın İzinde serisinin anlatıcısı yani başrol karakteri olsun. Biliriz ki, roman karakterlerinin yaşamları boyunca olacakları varlık, girecekleri sosyete, aşık olmak isteyecekleri kadınlar çizilmiştir. Bunların özü ise Proust'un düşünce toprağının içine düşen hayal kırıklıkları, ulaşılamamazlığın verdiği kesintisiz arzu, duygulanımların seri ilerledikçe sanat göstergelerine ulaşma ihtiyaçları ve karakterin acıları, rahatsızlıkları, sorgulamaları sonucundaki kimlik kozalağıdır. Yazarın izlenim göğünün altındaki düşünce toprağı, ağaç olan bireyin varoluşunu ve yazgısını tamamen eline almıştır. Öz, varoluştan önce ya da en azından aynı sırada gelmektedir, demişti Sartre da. Proust'a göre öz, zamanı yakalamaktır. Proust'un karakterlerinin zamanı yakalamak için hayal kırıklıkları, acıları ve rahatsızlıkları eşliğinde özlerinin oluşturulma süreçlerinde bulunmaları gibi. Bu yüzden de Yahudiliği, ırkı, kendisinin belirleyemeyeceği türden kalıtımsal özellikleri, ızdırari kaderi ona bir yol çizmez. Yalnızca seçeneklerini daraltabilir.

Seçeneklerinin daraltılmış olmasının en iyi örneği Guermantes Tarafı kitabının sosyete muhabbetlerindeki insanların Yahudi ya da Dreyfus yanlısı-karşıtı olup olmamalarına göre ayrım yapılmalarıdır. Fakat insan ise önce varolur, daha sonra yaptıkları ve yapamadıklarıyla özünü oluşturur, denmiştir. Proust'un anlatıcısının varoluş silüetinin başlangıcını ise Swann'ların Tarafı ve Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde kitaplarında görmüştük. Karakterin bu noktaya gelene kadarki aşık olduğu kadınlar, peşine takıldığı insanlar, girmeye çalıştığı sosyetik gruplar, yakalamaya çabaladığı anlık hayat reaksiyonlarının hepsi yaptıkları ile yapamadıklarının Proust eleği içerisinde özünün çıkarılmaya çalışılmasıdır.

Sosyeteye girmiş insanların tümünün önceden gösterişli ve bilgi gerektiren mesleklere sahip olup sonradan yozlaşmaları ile karakterin Swann'ların Tarafı'ndaki duygulanımlarının salt aile çekirdeğinden çıkıp çevreyi tanıma, başka gruplarda kendini bulma ve Marcel İhtiyaçlar Hiyerarşisi'ndeki "Ait olma ve sevgi ihtiyacı" ile katmanlı bir zaman bilinci edinmesi ölümüne savaşır. Siperler alınmıştır. Tüfekler göstergelerdir. Komutanlar ise insanın insanlığına ulaşması için çektiği acılardır. Fizyolojik ihtiyaçlar cephesi Swann'ların Tarafı ise güvenlik ihtiyacı cephesi Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde'dir. Fakat bu ihtiyaç savaşının sıralaması serinin her kitabında değişir. Hatta Kayıp Zamanın İzinde serisi okunurken duygulanım olarak bir öncekini geçen her bir kitabın Waterloo Savaşı'nda Fransızları ve Napolyon'un ordusunu hendeğe düşüren Wellington olduğunu söyleyebiliriz. Yani, Sodom ve Gomorra kitabı da Guermantes Tarafı'nı o ölüm hendeğine düşürmek için savaşacaktır. Anlatıcı da bu siyasi olaylarda ne kadar boşa geçirilmeyen zaman, sanat göstergesi ve maneviyat bulabilirse o kadar hayata dokunabilecektir.

Unutulmamalıdır ki, Victor Hugo'nun dediği gibi: "Zaferler azaldıkça özgürlükler artar." Anlatıcı-başrol karakteri de bunu bilir, çünkü Proust'un zaman piramidinin taşları da birbirlerine karşı sürekli sanatsal bir zafer kazanmaya çalışan "boşa harcadığımız zaman, kayıp zaman, ele geçirilen zaman ve yakalanan zaman" gibi taşlardan oluşur. Guermantes Tarafı'nda bir insanın diğer bir insana el sallayışının verdiği umut, yüksek konuma sahip olan bir kadını arzulamak, karakterin büyükannesinin rahatsızlığı, sosyete muhabbetlerindeki dönem ve Dreyfus olayı yansımaları ile sosyete göstergelerinin vasat, alaylı ve içi kof bir şekilde gerçeklenmeleri tam da karakterin boşa harcadığımız zaman ile kayıp zamanın ortalarında bir yerde devinmek olduğunu kanıtlar niteliktedir. Karakter ise bütün bu sosyetik vasatlık keşmekeşinin ortasında aklındaki hafıza bahçesinin içinde bulunan Elstir tablolarının ona hatırlattığı manevi sanat göstergeleriyle, Berma'nın jestinin heykeli hatırlatmasıyla ya da bir müziğin onu zamanında nasıl etkilediğiyle avunmaya çalışır.

"Berma'nın bir jesti bir heykelin duruşunu çağrıştırdığı için güzeldir. Aynı şekilde Vinteuil'ün müziği, Boulogne Ormanı'nda bir gezintiyi çağrıştırdığı için güzeldir." (s. 44) Proust ve Göstergeler

Baştaki soruya dönmem gerekirse, insan, hayatta izleyicidir. Hayat görüntülerinin ve duygulanım arzularının Monet, Renoir ve Cézanne gibi ressamların aktarımıyla birlikte izlenimcilik adına kavuştuğu bir kimlik dünyası devrialeminde insan, etrafındaki siyasi olayları, sınıfları, diğer insanların yaşayışlarını, jestlerini deneyimlediği ve bunlara tepki adını koyabileceği izlenimleriyle aktarmaya yazgılıdır.

Nasıl ki Emile Zola, zamanın cumhurbaşkanına "Suçluyorum" adlı yazdığı mektupta zamanın Dreyfus olayı aleyhtarlarının Yahudi düşmanlığını ve ırkçılığını kanıtlamışsa, bu siyasi olayın izlenimleri o zamanın sosyetik gruplarında da kendisine yer bulmuştur. Proust'un anlatıcısı, sosyetik grupların ressamlığını yaptığı, renklerin vasatlık, boşluk ve zekadan yoksunluk olduğu tabloda, boş bir tuval olma görevini taşır. Fakat tam da bundan dolayı renkler için cezbedicidir. Sosyete onu arasında görmek için daha çok arzular. Çünkü bir tuval de, üstüne hangi renklerin boyanacağını, hangi ressamların onu deneyimleyeceğini bilmeden hayata atılır. Izdırari kaderinde tuval olmak vardır, bunu seçemez ama tuval olarak dünyaya gelmiş olması seçeneklerini daraltabilir. Yine de üstüne ne kadar vasatlık, hayal kırıklıkları, eziklik, aşağılanmışlık, ulaşılmak istenen arzuların bir bir ulaşılmazlıklarla sonuçlanması, sosyetik grupların zekadan yoksunluğu gibi renkler atılırsa o kadar da kendi aklının sanat galerisinde manevi sanat göstergelerinin zamanla fiyatlandığı bir gösteride kendine yer bulur. Sanat galerisinin sahibi ise Marcel Proust'tur.

Vakit nakittir, Kayıp Zamanın İzinde serisi de Alain de Botton'un deyimiyle ne kadar kendi gözlerimizle Proust'un dünyasına değil, Proust'un gözleriyle kendi dünyamıza bakmamızı gerektiren bir bakış açısıyla okunursa o kadar bilgi olarak nakit elde edeceğimiz bir süreç olacaktır.
575 syf.
·18 günde·8/10
Serinin diğer iki kitabına göre okuması çok daha kolay bir kitaptı Guermentes Tarafı. Seri her ne kadar yedi kitaptan oluşuyor olsa da aslında tek bir kitapmış gibi düşünmek çok daha doğru geliyor bana. Ondandır ki her kitabı kendi özelinde inceliyor olsam da temel görüşüm serinin bütününe ilişkin oluyor. Diğer iki kitap için incelemelerime buradan bakabilirsiniz: #47102686 , #47929813

Önceki incelemelerimde bu seriye ait okuduğum kitapları krema bolluğundan yenilemeyen pastaya benzetmiştim. Guermentes Tarafı kitabında, bu his bende biraz azaldı ama yerine geçen duygu ise şu oldu: "Üzerine yapay frambuaz sosu dökülmüş cheesecake tadı". Bu tabirle esasında şunu anlatmak istiyorum. Hani yapay soslu "cheesecake"i yediğinizde önce hem görünüşü sizi çeker hem de yeyip bitirdikten hayatınızda yediğiniz en güzel tatlı hissiyatı verir. Fakat bu hissiyat aldatıcıdır ve ağzınızda sonradan oluşan acımsı tadı duyumsadığınızda yediğinizin doğallıktan uzak olduğunun farkına varırsınız.

Evet diğer iki kitaba göre çok daha rahat okunan, akışkanlığın daha iyi olduğu bir roman olmasına rağmen "fazlalık" hissiyatı seri için bende devam etmekte. Serinin kalan kısmında olduğu gibi bu romanın da edebi dili harikulade ve Roza Hakmen'in çevirisi mükemmel ama ne anlatım ne de içerik açısından ne yazık ki yine beni tatmin edemedi.

Peki bu kitabımızda neler vardı? Marcel'in bir Guermentes olan asker arkadaşı Saint-Loup'la vıcık vıcık ilişkileri, büyükannenin ve büyük yazar Bergotte'un ölümleri, eski sevgilisi Albertine'in yeniden romana girişi, Mme de Villaparisis'in salonu, M. de Norpois'in türlü türlü garip davranışları ve saçmalıkları ve Mme de Guermantes'in salonuyla birlikte bitmez bilmeyen sosyete, aristokrasi anlatımlı sayfalar, sayfalar...

En başından beri gıcık olduğum konulardan biri de ultra kibar, sanat anlayışı zirvelerde ergen kardeşimiz Marcel'in kadınlara bakışı. Tamam anlıyorum, ergenlikte hormonlara tavan yapar, uçana kaçana karşı bir ilgi oluşur ama bu ultra kibar arkadaşta duygunun "d" harfi bile bulunmamakta. Tüm kadınları kendi kafasında yarattığı "aşk" hayalinin tekdüze bir vücuda gelmiş hali olarak görüp sanki üzerlerinde çalıştığı bir sanat eseriymişçesine yaklaşmasına ayrı bir gıcığım. Arkadaşına, büyük annesine, tiyatrodaki izlediği sanatçılara bile bünyesinde ultra, delux, süper, hiper, mega hisler barındıran canımız ciğerparemiz "Allah tepesinden bakasıca" Marcel'imiz, ne hikmetse kadınlara karşı bu hisleri bir türlü gösterememekte.

Fakat şunu da söylemeden geçemeyeceğim, sağolsun Proust Amcamız bu sefer dört başı mamur bir arıza karakter olan M. de Norpois'ya kitapta daha fazla yer vermiş de baştan sona rengi gri olan eserimize biraz can, kan ve kırmızı renk gelmiş. Gerçi Norpois'nun dengesizliklerinden dolayı canım ciğerparem Marcel'ime üzülmedim de değil ama en azından o sayfalarda kısmen olsa bile bir hareketlilik mevcuttu.

Serinin diğer iki kitabına göre temposu az biraz daha yüksek olsa da romanımız, başrol oyuncusunun yüzüne kamera sabitlendikten sonra, sahnenin dakikalarca devam edip akışta çok az şeyin değiştiği bir sanat filmi kıvamında sürüp gitmekten ne yazık ki bir türlü kurtulamadı. (Bunları Nuri Bilge Ceylan sinemasına hayran birisi olarak yazıyorum. Sinemada bu sahnelere hayranlıkla bakan bir izleyici olmama rağmen inanın sevgili okurlar bu durum kitabı çekilmez kılıyor)

Hatta benzetmeye benzetme katarak kitabı ve seriyi en doğru şöyle tanımlayabilirim: arkadaşlarına hiç pas atmayıp, çalım üstüne çalım atan, hatta işi abartıp kendi kendine de çalım atmaya kalkan, ne gol ne de asist yapmayı becerebilen Brezilyalı çelimsiz on numara futbolcu.

Kitapla ilgili yukarılarda birçok negatif cümle kurmuş olsam bile yine de belirtmem gerekir ki, özellikle Fransız Edebiyatı seven, klasik edebiyattan doyasıya haz alan ve de Proust'un yüksek edebiyatıyla, büyülü diliyle karşılaşmak isteyenler için Kayıp Zamanların İzinde serisi bulunmaz bir nimettir. Ne demek istediğime kitaptan şöyle birkaç örnek vereyim:

"Sessizliğin bir güç olduğu söylenir; bambaşka bir anlamda, sevilen kişinim emrinde, korkunç bir güçtür. Bekleyenin sıkıntısını artırır. Bir kişiye yaklaşmaya insanı en fazla davet eden şey, kendisini ondan ayıran şeydir; sessizlikse, aşılması en imkansız engeldir!"

"Ben Taquin ile Superbe'ı çok beğendim doğrusu, diyerek, "espri" ertesi gün öğle yemeğinde, soğuk olarak, sırf bunun için davet edilen arkadaşlarla birlikte yenir, hafta boyunca da, değişik soslarla sunulmaya devam edilirdi."

İncelemeyi burada noktalarken ya da noktalamıyor da olabilirim, olmayabilirim de, dün dündür bugün hiçbir gün değildir; buradan sonrasını okursanız, okuduklarınız aslında ne bir gerçektir ne de hayal.

Mme de Guermentes'in evindeyiz. Ortam rengarenk gökkuşağı gibi. Prensler, prensesler, markiler, markizler, dükler, düşesler, kontlar, kontesler havada uçuşuyor. Ortam buram buram sosyete kokuyor en nefisinden. Yemeklerin en güzelleri, şarapların en nadideleri ortamı kaplıyor; keman melodileri piyanonunkilere karışıyor ve valsler valsleri kovalıyor. İşte tam bu sırada Marcelo Joao de Joyce Proustinho salona giriyor ve birdenbire her şey bambaşka bir renge bürünüyor.

Oğlum biz Montpellier çocuğuyuz, taramalı tüfeğe kelime takar püskürtürüz harfleri sosyetiklerin üzerine. Sosyete bulamacıyla soslarım seni tatsız tuzsuz kafasında tuzluklu aristokrat beyzadem. Burjuvaya burjuvazi katar burjelarabın en üst katından atarım seni de kemiklerinden mis gibi en kalitelisinden organik un olur, sonra değmesin sıcak sıcak fırından yeni çıkmış ekmeğimize. Ne diyorduk markilerlemarkizlerden halay takımı kurduk, ver orangutandan bir "Aristokratım Ezelden" türküsü. Alayına, balayına, halayına gider şappi şappi der bizim düttürüdükümüzledüşesler. Kontlakontesler çiğ küfte partisi yapar sarayın en mahrem bölgesinde, halaybaşı kıvamında çiğ küfteler atar avizelerin kristallerine.

Dakikadoksanbeşuzatmalarınsonanlarındayızsayınseyircilerveseyretmeyenler evetşutveyinegoldeğil yine vurdu dağlara taşlara proustinho. Hakemdüdüğüöttürdüvemaçbitti taraftarlar bağırıyor hep birden "Ölürsem kabrime gelme istemem"

https://www.youtube.com/watch?v=5DUY40gLMPs

Bu da bonus

https://www.youtube.com/watch?v=2k-B90vYKTk

Finalimizefinkattıkveson
575 syf.
·Beğendi
Kayıp Zamanın İzinde serisinin 3. cildi olur kendileri.
Guermantes Konağı’na taşınmalarından itibaren, dük ve düşesin sosyal çevresini ve kendilerini gözlemleme fırsatı buluyor Marcel. Soyluların, ressamların, yazarların, burjuvanın olduğu sosyete davetlerine katılıyor. Buradaki insanların birbirleriyle ilişkileri, siyaset, sanat, edebiyatla ilgili görüşleri ile ilgili gözlemlerini okuyoruz.

Çok fazla karakter ve çok fazla ünvan yer alıyor. Hepsini akılda tutmak ilk başta mümkün olmasa da, ilerleyen zamanlarda her şey yerleşiyor.

19.yy Fransa’sını çok iyi bir şekilde ortaya koyan, o karşıdan hayalimizde arşa değen ünvanlarıyla aslında kendi içlerinde nasıl olduklarını, sonlara doğru yoğun bir şekilde hissedilen eleştirel bakış açısıyla bize iletmiş Proust.

Kayıp Zamanın İzinde serisi genel bilgiler için https://youtu.be/ZfGyt9hGxo8
575 syf.
·10 günde·Beğendi·8/10
Merhabalar🤗 Sağ salim 3.kitap da bitti. Kitap mı kolaydı, ben mi alıştım bilmiyorum ama su gibi aktı gitti. İlk kitabı okurken "3.kitabı 10 günde bitireceksin" deseler çok gülerdim. Yolculuğumuz tüm hızıyla devam ediyor.
*
Gelelim yoruma, kitap iki bölümden oluşuyor. Kahramanımız birinci bölümde Guermantes tarafına taşınıyor. Mme de Guermantes'e hayranlık duyuyor fakat iletişime geçme yolu bulamıyor. Balbecte tanıştığı, Mme de Guermantes'in yeğeni Saint-Loup ile dostluğunu pekiştiriyor, onun metresiyle tanışıyor. (bize de bu metresin kim olduğunu hatırlatıyor.) Bölümün son 100 sayfası kadarı ise Dreyfus davası ve sosyete ilişkileri yoğunluklu geçiyor. Seriye başlamadan önce biraz bilgim olmuştu davayla ilgili ama o dönemde yaşayan insanların düşünceleri, davanın seyrini gözler önüne seriyor.
*
İkinci bölüm, iki bölümden oluşuyor.
•İlk bölüm hüzünlü çünkü sadece onun değil hepimizin biricik büyükannesi yaşama veda ediyor...
•İkinci bölümün özeti olarak kendi sözlerinden alıntı yapmak çok daha doğru olur diye düşünüyorum. "...sosyal hayatımızın, bir zaman büyük bir aşka duyduğumuz ihtiyacı tespit edebileceğimizi sandığımız, yüzüstü bırakılmış taslaklarla dolu bir atölyeye benzediğini düşündüm, ama bazen, taslak çok eski değilse, tekrar ele alıp ilk başta tasarladığımızdan çok farklı, belki de daha önemli bir eser haline getirebileceğimiz hiç aklıma gelmedi." (Syf378) Kitabın ilk bölümünde Mme de Guermantesten karşılık bulamayınca soğuyan Proust amcamız ikinci bölümde beklemediği bir ilgiyle karşılaşıyor. Guermantes'in yaşamı, çevresi, karakteri hakkında gözlem yapma fırsatı buluyor. O tüm bunlara fırsat bulurken biz de kendimizi YİNE sosyetenin içinde buluyoruz. 《Kitabın birinci bölümünde de ikinci bölümünde de salonda geçen çok sayfa var ve çok akıcı giden kitap bu sayfalara gelince duruyor sanki. Ya da ben bu salon konuşmalarından hoşlanmadığım için bana eziyet gibi geliyor.》
575 syf.
·34 günde·10/10
Serinin üçüncü kitabı kahramanımızın yeni bir yere taşınması ile başlıyor. Yeni yer, yeni soluk ve okuyanların tahmin edeceği gibi yeni gözlem kapıları demek :) Sayfalarca bu değişime dair güzel betimlemeler yer alıyor. Kitabın başlarında Françoise'ye daha fazla yer verilmesi ve bazı patavatsız söylemlerini ya da "taşı gediğine koyma" hallerini çok keyif alarak okudum. Kitapta kilit isimlerden biriydi bence ve ilerde çözümlenecek bir olay hakkında başrol oynadığının sinyalini aldım okuduğum satırlarda.
Yeni mekan ile birlikte kahramanımızın aşk halleri de değişime uğruyor ; bazen yollarına halılar serecek halde iken bazen vurdumduymaz ve umursamaz tavırlara girmeye çalışıyor. İnişleri ve çıkışları çok fazla ve şiddetli. Her güzele içi gider vaziyette.
Kitabın ikinci yarısı ise daha karmaşık geçiyor. Sürekli yapılan sosyete görüşmeleri ve yoğun karakterler bende karışıklık yarattı bazen. Sosyete dedikoduları(edebiyat üzerine konuşmalar haricinde)bunaltıcıydı benim adıma.
Bir diğer etkilendiğim kısım ise sevdiğini kaybetme aşamasındaki insanın yaşadığı çaresizlik ve derin duygu aktarımıydı. O satırlar beni benden aldı.
Son sayfalara doğru ise benim için sürpriz, Swann'ın ummadığım halde karşımıza çıkışıydı. Karşı karşıya kaldığı tavır bazı değerlerin sorgulanmasına neden oldu bende.
Serinin diğer kitabı için çok sabırsızım.
575 syf.
·4 günde·9/10
Guermantes Tarafı bilindiği üzere Kayıp Zamanın İzinde serisinin 3. ve en hacimli kitabı.
Kitabımız sayın Marcel’in yeni bir ev ve yeni bir muhite tanışmasıyla başlıyor. Sonra ne mi oluyor?
Hayal kırıklıkları, bol bol dedikodu ve bir o kadar da yeni karakterler.

Kitap iki bölümden oluşuyor ve ilk bölüm benim için hayal kırıklığıydı diyebilirim. Tam ne yaptın Marcel derken ikinci bölüme bir giriş yapıyor ki edebi doyum üst seviyelerde. Tabiki bu cümleden ilk bölümde edebi dilin düşük olduğu düşünülmesin. Kitap baştan sona kadar edebi açıdan mükemmel lakin bazen anlatı o kadar uzuyor ki ne zaman bitecek dedirtiyor. Yazarımız da buna değinmeden edememiş (bkz.)

“Bu arada, anlatması bu kadar uzun olan, ama salona girdiğim an başlayıp sadece birkaç dakika süren tanıştırmalar sona erer..” (s.419)

Evet gelelim dedikodulara :) bu dedikodulardan neler öğreniyoruz?
Kim dük, kim prens, kim gerçek soylu, kim ünvanını hak etmiyor, kim kimden daha üstün? Yahudi taraftarlığı ve aleyhtarlığı. Burjuva ve aristokrat sınıfı, kim kimin metresi vs.
Proust 19. yy. Fransa’sını objektif olarak gözler önüne sermeyi çok güzel başarmış. Fakat uyarmam gerekiyor ki bazen isimlerin ve ünvanların arasında kaybolup gidebiliyorsunuz.
Bu kitapta sayın yazar adayımızın yazarlığa ilk adımına da şahit oluyoruz ve ilk öpücüğüne de.
Yalnız o Albertine’nin bir ce ee deyip kaybolması bende hala soru işareti :) Ayrıca şu metres konusuna da ayrı bir gıcık oldum ya neyse spoiler vermemek adına susuyor ve bu konuyu unutmamak adına bunu da buraya not ederek bitiriyorum. Keyifli okumalar.
575 syf.
·27 günde·10/10
Kayıp zamanın izinde serisinin bitirdiğim ikinci kitabı-çiçek açmış genç kızların gölgesinde-nin ardından verdiğim ara nihayet son buldu, arkadaşımla ortak okuma yaptığımız için ikimizin de işlerinin sürekli çakışması sonucu Guermantes’in Tarafı’na başlamamız zaman aldı. Bu durum aslında benim açımdan daha iyi oldu, çünkü o kadar çok okuma isteğiyle dolup taştım ki başlayacağımız anı gözler oldum, her ertelediğimizde birbirimizi teselli eder konumdaydık. Bu durumumuz aynı kitabın başlarında sürekli Françoise’e seslenen ev halkına karşı kendisinin ‘pirelendiler yine’ diye söylenmesi gibiydi. :) Hazır kendisinden bahsetmişken kendisinin kitapta kilit karakter olduğunu düşünmeden edemiyorum, bazen öyle bir anlarda çıkıp sadece bir cümle söylemesi bile kitabın atmosferini birden değiştiriyor, en sevdiğim sayfalar onunla renklenen satırlar diyebilirim.

Kitaptaki anlatım gibiyim şu an, aklımda o kadar çok şey var ki ifade etmek istediğim, uzun uzun, her önemsiz gibi görünen ama onun kaleminde –vay be, aslında ne kadar da anlamlıymış aslında- dedirten düşüncelerle dolup taşıyorum. Eminim birçoğundan bahsedemeyeceğim ama onların etkisini benzer yaşadığım durumlarda anımsayıp kendimle konuşacağım.

Kitap, diğer kitaplar arasında en uzun olan ve okuduğum iki kitaba oranla daha dolu dolu ve karmaşık olanıydı diyebilirim. Tabi ardından gelen kitapları okumadığım için nasıl sürprizlerle karşılaşacağım merak ediyorum. İki bölümden oluşuyordu, benim için en akıp giden ve anlaşılır olan ilk bölümdü. Her zamanki gibi ev hayatlarına konuk olup ara ara kendisiyle gezintiler yaparak sayfaları çevirdim. Konuklarla araya gelinen zamanlarda da Dreyfus Olayı’na dair konuşmalara tanıklık ettim. Bu sayfalarda en sevdiğim özellik, her iki görüşü dile getiren tarafın da olmasıydı, birbirini çok güzel dengeleyen konuşmalar okuyucu bir tarafa karşı yönlendirmiyordu. Bu bölümün sonlarına doğru babaannesiyle olan konuşmalar, ona karşı olan hislerini dile getirmesi ve ikilemde kaldığı zamanlardaki çaresizliği beni derinden etkileyen satırlardı. İkinci bölüm, beni en zorlayan kısımdı. Sürekli bir davetten diğerine gitmek beni çok yordu. :) Özellikle de dük, düşes, prensesler vb ünlü konuklar arasındaki üstünlük savaşları arasında kalmak ve sürekli isimlerin artarak çoğalması çok yorucuydu, bazı satırlarda kim kimdi demekten olaya odaklanamayıp satırları birkaç kere okumam gerekti. Kendimi, bir tanıdığın yanında güne gidip de köşede yemek yiyip ortada dönen muhabbetleri takip etmekten yorulan yabancı gibi hissettim. :) Dedikodular arasında arada konuşulan sanat ve edebiyat konuları en sevdiğim kısımlardı. Hazır dedikodu demişken, ben de kahramanımızın aşk hayatı hakkında bir iki laf söyleyeyim hemen, açıkçası nasıl sonlanacak merak ediyorum, kendisinin ölüp bitmiş hallerinden, kozasından yeni çıkan kelebek kadar heyecanlı hallere aniden geçişi beni şaşırtmaya devam ediyor.

Diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitapta da bazı konuşmalar arasında ileride çözümlenecek bazı olayların sinyalleri verildi, merak tohumları ekildi. Umarım merak ettiğim kadar etkileyici satırlar olur.

Bu arada her kitabında belirtmeden geçemediğim, bana kitabı sevdiren ise tabi ki betimlemelerdi. Yine çok güzel tespitleri vardı, basit bir olayı bile sıradanlıktan çıkarttığı beni kendine hayran bırakan cümle dizilişlerine sahipti. Tabi Roza Hakmen’in takdir etmeden duramadığım eşsiz aktarımını da göz ardı etmeyeyim, ben okurken yolumu kaybettiğim olurken kendisi ne kadar güzel çevirmiş.

Bu yolculuğuma kısa bir ara veriyorum, en kısa zamanda tekrardan kayıp zamanda iz sürmeye devam edeceğim. Keyifli okumalar.
575 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Marcel Proust’un Kayıp Zamanin Izinde Seri 3.kitap Guermantes Tarafı adlı kitabi an itibariyle bitirmiş olmanın sevinci ile hemen kitabın bende bıraktıklarını anlatayım arkadaşlar.
Okuyanlar bilirler ki okuması pek kolay olmayan bu kitaplar,diğer yandan yazarın anlatimindaki ustaliga hayran kalıp devam ederler tıpkı benim gibi.
Kitabımızda anlatıcı ve ailesi Guermantes Tarafına taşınırlar.Son sayfalara kadar uzun anlatimlarla pek yakından tanitir yazar onlari bizlere.Kendisi de tanımaya çalışır .Özellikle kitabın 400 lu sayfalarında bir yemek davetine gidip masaya oturma sürecini 100 sayfada anlatan yazar oradaki zeka anlayışını ,snobluğunu ilgiyle izler ve aynen aktarır.Onların yapmacık hal ve hareketleri yazardan sıradanlık ve bayağılık izlenimi bırakmıştır.
Bazen duygular o kadar yoğun şekilde hissedilir ki, ifade etmek, hatta yaşanan anların hayalini kurmak bile bazen o anları yaşamaktan daha güzeldir. Zihinde tasarlanan kişi de, yaşamda var olan kişiden oldukça farklıdır. Kitapta duyguların ifade edilişine hayran olmamak mümkün değil.
Kayıp Zamanın İzinde serisi okumaya karar veren kişilere, arada sıkıcı gelse de devam etmelerini öneriyorum. Zaman zaman durağanlık hissedilse de, yukarıda bahsetmiş olduğum düşünmeye sevk eden cümleler; kitaptan uzaklaşan okuru yeniden içine çekmeyi güzel bir şekilde başarıyor. Keyifli okumalar dilerim.️‍️
575 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Serinin üçüncü kitabı, yine en heyecanlı yerinde bitti. Hikayenin, ikinci kitapta kaldığı yerden -Albertine ile- devam edeceğini düşünmüştüm. Oysa anlatıcımızın sosyeteye girişi ve Guermantes ailesinin davetleriyle ilgili bilgi ediniyoruz daha ziyade. Yine inanılmaz detaylı bir anlatım söz konusu elbette. Özellikle davetlerdeki sohbetler... Ama ben onu böyle seviyorum, bitimsiz sohbetlerin hayranıyım. Önümüzdeki ay serinin dördüncü kitabı olan Sodom ve Gomorra'yı okuyacağım, size de tavsiye ederim. =)
575 syf.
·Beğendi·10/10
“20’nci Yüzyılın En büyük Eseri”, “Dünyanın En Uzun Romanı”, “Okunması En Zor Roman” gibi ünvanları alan, Marcel Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde” serisinin 3’üncü ve en uzun kitabı olan “Guermantes Tarafı”nı elimden geldiğince siz değerli okuyuculara tanıtmaya çalışacağım.
Öncelikle belirtmek isterim ki, bana göre bu kitabı ilk iki kitap olan Swannlar’ın Tarafı ve Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde’den ayıran en çarpıcı özelliği Proust’un çoğunlukla diyaloglara yer vermesiydi. Sahip olduğu eşsiz gözlem yeteneğini; büyük bir dikkatle ele alarak diyaloglarda kurulan basit bir cümleden bile sayfalar boyunca analizler çıkartabilecek seviyede kullanması, kitabı edebi açıdan paha biçilmez bir zenginliğe ulaştırmasını sağlamıştır. Proust’un ilk iki kitapta yaptığı “duygulara yönelik betimlemelerin” bir kısmını bu kitapta da devam ettirmesinin yanında, sözünü ettiğim diyaloglardan elde ettiği olgularla daha somut olayları betimlemesi de kitabın akıcı bir şekilde okunmasına olanak vermiştir. Özellikle, yaklaşık 20 sene kadar önce ödev niteliğinde aldığım bir vazife neticesinde bol bol araştırma imkanı bulduğum “Dreyfus Davası”nın burada karşıma çıkması, kitabı okurken daha da bir hevesle içerisine girmeme sebep oldu. Başta küçük bir olaymış gibi görünen “Dreyfus Davası”nın zamanla dönemin Fransa’sını ikiye bölme noktasına geldiği bu süreci, onun yaşadığı yıllarda meydana gelmiş olması ve annesi Yahudi olan Proust’un kaleminden okumak benim için ayrı bir tecrübe oldu.
Guermantes Tarafı iki bölümden oluşuyor. Birinci bölümde Proust çoğunlukla, anlatıcının Mme (Madamme) de Guermantes’a olan takıntılı aşkını ve onunla buluşabilme tutku ve çabasını kaleme almış. Ayrıca yukarıda da belirttiğim gibi Dreyfus Davası’nın yüksek Fransa sosyetesinde yarattığı etkiyi de satırlarına dahil etmiş. Her ne kadar bu dava hakkında tarafsız görünerek olayı “taraftarlar-aleyhtarlar” bazında kaleme almaya çalışsa da yazımında tamamen Dreyfus taraftarı olduğu gözden kaçmıyor. Birinci bölümün sonları benim için kitabın en etkileyici bölümleriydi. Çünkü Proust gibi, bir duyguyu benzersiz ve en anlaşılır bir biçimde kaleme alarak ustalıkla bizlere sunan bir yazardan, “Ölüm”ü okumak etkilenmemeyi olanaksız hale getiriyor. Küçüklüğünden beri sürekli yakınında olan büyükannesinin hastalık aşamasından ölümüne kadar olan süreci duygu yüklü ve içtenlikle kaleme alması, sanki kendi yakınınızı kaybetmiş gibi duygusal anlar yaşamanıza sebep oluyor. İkinci bölümde diyalogların arttığına ve kişi analizlerinin oldukça fazlalaştığına tanık oluyoruz. Kişilik analizlerinde dikkatimi çeken en büyük husus, Proust’un kişiler hakkındaki daha önceden beslediği düşüncelerinin değişerek daha da detaylı hale gelmesiydi. Örneğin Albertine hakkındaki düşüncelerinin, onun kullandığı kelimeler ve büyümüş görüntüsü sayesinde sanki yeniden tanıyormuşcasına yaptığı analizler, önceki düşüncelerinden çok daha farklı olması dikkat çekiciydi. Diğer kişiler hakkındaki düşüncelerinin de değiştiğini (başka bir örnek ile Mme Guermantes’i tanıdıkça onun hakkındaki düşüncelerinin olumsuz yönde değişmesi gibi) görebilirsiniz. Bunun sebebi olarak Proust’un büyüdükçe bakış açısının değişmesi mi yoksa kişilerin mi zamanla farklılaştığı konusu tamamen okuyucu yorumuna bağlı kalıyor. Bu bölümde, Guermantes’ların kendi evlerinde verdiği davet esnasında, özellikle Guermantes soyu hakkında yaptığı bilgilendirme kapsamında geçmişe gidişler ve yine ustaca kaleme aldığı kişilik analizleri çok uzun olmasına rağmen; büyük yazarlardan ve onların edebi eserlerinden, tarihsel olaylardan ve savaşlardan ve tabiki mitolojik konulardan aldığı girdiler ile benzetmeler ve atıflar yapması, sıkılmadan hatta oldukça akıcı bir şekilde okunmasına sebep oluyor.
Bütün kitap baştan sona çizebileceğiniz paragraf ve cümlelerle dolu; bu kitaptan, hayatınız boyunca size yol gösterebilecek veya olay ve duygulara farklı gözle bakabileceğiniz fikirler elde edeceğinize eminim.

Tavsiye niteliğinde bir şeyler söylemek istiyorum, naçizane. Kıymetli kitapsever dostlarımdan seriye başlamak için “başlamaya cesaret edemiyorum; ya okurken sıkılırsam” gibi yorumlar duyuyorum. Hiç endişe etmeyin demek istiyorum, çünkü kitapların kalınlığı, serinin uzunluğu gözümüze çok görünse de Proust’un bu uçsuz bucaksız ve eşsiz edebi becerisi, müthiş gözlem ve analiz yeteneği ve gerçekten üstün diyebileceğimiz zekası ile tanıştığınızda “Keşke daha da fazla yazsaydı” diyeceğinize şüphem yok.
Saygılarımla...
575 syf.
·Puan vermedi
Uzun cümleleri okurken sona geldiğimde başını unuttuğum kitap serisinin üçüncüsü. Bir bakışın bile sayfalarca anlatılabilmesi da bir başarıdır bence. Dünya klasiği olduğu için okunuyor, edebî değeri de oldukça fazladır mutlaka ancak günümüzde yazılsaydı yayımlatacak yayıncı bulunamayabilirdi. Kötü değil kabul ediyorum. Devamını okumayı da düşünüyorum ama çok emek isteyen bir roman. Özellikle roman yazmayı düşünenler çok şey kazanabilirler.
Çok sevenin cezası ağır olurmuş, ben de sizi ağır bir biçimde cezalandırdıysam, sevdiğim içindir.
Marcel Proust
Sayfa 539 - YKY, 12. baskı
Şimdi uzaklaşma sırası bende, bundan böyle birbirimizi tanımayacağız. İsminizi aklımda tutmayacağım; ama sizi bir vaka olarak unutmayacağım ki, insanların yürekli, terbiyeli ya da sadece eşsiz bir fırsatı kaçırmayacak kadar zeki olduklarını düşünme eğiliminde olduğum zaman, onları gözümde büyüttüğümü hatırlayayım.
Marcel Proust
Sayfa 537 - YKY, 12. baskı
Ölülerin ömrü çok kısadır...
Ne yazık! Yavaş yavaş yok olurlar tabutlarında
Kalplerimizde ise hızla!
Marcel Proust
Sayfa 476 - YKY, 12. baskı
Belleğimiz de, yüreğimiz de, sadık olabilecek kadar geniş değildir. Şu andaki zihnimizde, yaşayanların yanında ölüleri de tutacak kadar yer yoktur. Yeniler, hep bir öncekinin üstüne binmek zorundadır.
Marcel Proust
Yapı Kredi Yayınları, 2000, Çeviren: Roza Hakmen
Sessizliğin bir işkence olduğu ve hapiste bu işkenceye mahkum edilenleri delirtebileceği de söylenir. Oysa sevilen kişinin sessizliğine maruz kalmak, suskunluktan da ağır, en ağır işkencedir!
Uykuya dalmadan önce uyuyacağımı o kadar uzun süre düşünürdüm ki, uykuya daldığımda bile düşüncelerimin hepsinden kurtulmuş olamazdım.
Marcel Proust
Yapı Kredi Yayınları, 2000

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Guermantes Tarafı
Alt başlık:
Kayıp Zamanın İzinde Serisi Üçüncü Kitap
Baskı tarihi:
Ocak 2019
Sayfa sayısı:
575
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753636038
Kitabın türü:
Orijinal adı:
A la recherche du temps perdu-La Côté de Guermantes
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
"Kendi seçimimizle, iki güçten birine teslim olabiliriz: biri, kendi içimizden, derin duygularımızdan kaynaklanır, öteki dışardan gelir. Birinci güç, beraberinde doğal olarak bir mutluluk, yaratan insanların hayatından yayılan mutluluğu getirir. Dışımızdaki insanları harekete geçiren dürtüyü bizim içimize sokmaya çalışan diğer kuvvet ise, beraberinde haz getirmez...

Zaafları, kaygıları, tutkularıyla bir madlende canlanan burjuvazi... "Guermantas Tarafı", dev yapıt "Kayıp Zamanın İzinde"nin bir başka bölümü.

Kitabı okuyanlar 219 okur

  • Esra Tahtalı
  • Hilal Şimşek
  • DrKitapsever
  • Cansel Özer
  • piktobet
  • FatmaErarslan
  • Hilal
  • tarık arslan
  • Cancan
  • berat cacu

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%2.2
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%15.2
25-34 Yaş
%45.7
35-44 Yaş
%28.3
45-54 Yaş
%4.3
55-64 Yaş
%2.2
65+ Yaş
%2.2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%48.5
Erkek
%51.5

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%52 (39)
9
%26.7 (20)
8
%13.3 (10)
7
%6.7 (5)
6
%0
5
%1.3 (1)
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0