Roza Hakmen

Roza Hakmen

Çevirmen
8.5/10
5.672 Kişi
·
24.261
Okunma
·
54
Beğeni
·
2113
Gösterim
Adı:
Roza Hakmen
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
İzmir, Türkiye, 1952
1956’da İzmir’de doğdu. 1974’te İzmir Amerikan Kız Koleji’ni, 1979’da ODTÜ Ekonomi Bölümü’nü bitirdi. Bugüne değin, başta Cervantes, Marcel Proust, Oscar Wilde, Carson McCullers, Ernest Hemingway, Juan Benet, Nina Berberova, Anthony Burgess, Mircea Eliade, Tama Janowitz, Anne Rice, Mario Vargas Llosa, Marguerite Duras olmak üzere dünya edebiyatının önde gelen yazarlarının yapıtlarını dilimize çevirdi.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
920 syf.
·82 günde·Beğendi·10/10
İŞTE GENE BEN ve SİZLERE YİNE OKUMUŞ OLDUĞUM ESKİ BİR KİTAPTAN BİR İNCELEME DAHA. :)

Don Kişot ile ilgili bugüne dek ifade edilememiş şeyler hakkında kim ne söyleyebilir acaba? Miguel de Cervantes tarafından kaleme alınan ve yazılan bu güzel roman, dört yüz yıldan bu yana, on sekizinci yüzyıldan kalma edebi akımlara, yirmi birinci yüzyıl post-modernizmine ilham kaynağı olmuştur. İngiliz yazar William Makepeace Thackeray, İspanyol filozof José Ortega y Gasset, Melville, Flaubert, Kafka, Nabokov, Dostoyevski, Proust, Jorge Luis Borges gibi yazarların eleştirel çalışmalarına da ayrı bir ivme katmıştır.

Don Kişot‘a, bir okuyucu yaklaşımı acaba nasıl yapılır diye düşünüyorsanız, buyurun gelin, bunu hep birlikte okuyalım ve ele alalım. :)

Yukarıda ilham alan bu yazarların dışında, İngiliz şair William Shakespeare, Cervantes’in Don Kişot adlı eserindeki Cardenio’nun öyküsünden esinlenerek yazdığı oyunlarından biri olan, Cardenio tragedyası için eseri kaynak malzeme olarak kullanmanın nadir bir övgüsünü Cervantes'e fazlasıyla ödedi. Shakespeare tarafından yazılan bu (Cardenio) romanda İktidar, zorbalık, aşk, iffet ve ölüm öğeleriyle şekillenen tragedyada kadınların sahip olduğu değerlerin üstünlüğü vurgulanmıştır. Eser sahnelendiğinde, ustaca düşünülen olay dizisi, canlı tabloları ve mükemmel oyun kurgusu ile aşırı övgü toplamıştır. Sanatçı burada aşırı materyalizm ve metinlerin sonsuz referanslarını biz sanatseverlere sunmaktadır.

“Gözlerini kendine çevirip kendi kendini tanımaya çalış; varılması en zor olan bilgi budur. Kendini tanırsan, öküze özenen kurbağa gibi şişinmezsin.” S. 698

Don Kişot, sıradan bir eserden ziyade, günlük yaşantımızda aşırı övgüyü ve referansı hak eden birkaç edebi eserden/kitaptan biridir. Bununla birlikte, hepimiz tarafından evrensel olarak bilinen bir sıfat olan "hayalperest"lik ile doğuran bağlantılı birkaç roman arasında da yer almaktadır. Peki ya biz okurlar, bu kültürel bir monolit olan romanı nasıl değerlendirmeye ve ele almaya çalışıyoruz acaba? Bunun için Tabii ki en basit yol, ilk yayınlanışından dört yüz yıl sonra, Don Kişot'un hala okunaklı bir ebedi eser, dünya klasiği olduğu gerçeğine dikkate alarak!

Kitapta anlatılan mini hikâyeler, modern yayıncılarında dikkatini çekecek kadar gözle görünen güzel şeylerdi. Açıklamalar insanı bazen belirsiz bir karmaşaya doğru sürüklerken, romanda bahse konu olan bazı silahlar veya dindarlık üzerine geçen uzun kesitler, okuyucuların duyarlılıklarına garip gelebilir. Sancho Panza'nın kısa solo maceraları bizleri hem eğlendiriyor ve zihnimizde bu güzel kitaba dair hoş şeyler bırakıyordu.

“Dağlarda bilginler, çoban kulübelerinde filozoflar yetişir.” S. 506

Burada ele aldığımız romanı aslında iki kitap/cilt olarak yayınlandı. Bunlardan ilki olan birinci cilt 1605 yılında yayınlandı ve o dönemde bir hayli popüler oldu. Onun “devamı” niteliğinde olanı ise 1615 yılında yayınlandı. Cervantes, bu ikinci cildi bitirmek için bence biraz acele etmeliydi çünkü bir başka yazar, Alonso Fernández de Avellaneda, Cervantes'in kendi metninde eğlendiği ikinci ciltlik bir sahneyi zaten düşünmüştü. Bu derleme, hikâyeleri Don Kişot'un aldatmacaları tarafından çerçevelenen birçok küçük karakteri ile yalnızca ilk cilde odaklamaktaydı. Bu ikincil olaylar dizisinin çoğu, Erken Modern İspanya'da toplumun geniş bir kesimini ele geçiren karakterizasyonları barındırmaktaydı. Kitabın bazı arketip’lere ait cazibesi, Cervantes'in İspanya dünyasındaki şövalyeliği, bizi konuya bağlayan bir büyü olmaya, roman içerisinde bazı yaşananların ise gittikçe daha acınası bir halde devam etmesi, yeri geldiğinde güldürmesi de biz okurlar için daha ilgi çekici hal almaya başlıyordu.

Kişinin “çılgınlığı” olarak bahsettiği, kendisinin ayrı kültürel bir davranışı olarak okumakta olduğumuz Don Kişot eseri boyunca, mevcut olmuş olan büyük bir sosyal hoşgörüsüzlük teması üzerinde durmaktadır… Don Kişot bu edebi eseri ile İspanya tarihinin bir dönemine bizler için ışık tutmaktadır; burada o dönemin yabancı düşmanlığı ve siyasi hoşgörüsüzlüğünün yükselişine onun kalemi sayesinde tanıklık ediyoruz. İşte tamda tarihin, Kastilya ve Leon Kraliçesi I. Isabel ile Aragon Kralı II. Ferdinand’ın evlenmesine şahit olduğu bu zamanda, iki büyük gücün birlikteliği sağlandıktan sonra, İspanya’daki İslam aristokrasisinin tasfiye sürecinin hız kazandığı kayıtlara geçmiştir. 1478’de hayata geçmiş olan İspanyol Engizisyonu binlerce Yahudi’nin ve Konverso’nun ölüm emrini vermiştir. 31 Mart 1492’de I. Isabel ve II. Ferdinand, Yahudilerin ‘iyi Hristiyanları kendi kutsal inançlarından döndürmeye çalıştıkları’ gerekçesi ile birlikte yaşamakta oldukları Yahudileri ve Müslümanları İspanya’yı dört ay içinde terk etmelerini emreden Elhamra Kararnamesini imzaladılar. Üstelik giderken sahip oldukları altın, gümüş vb. yanlarına almaları yasaklandı. Kararnameye göre bu kurallara uymayanlar, bu süre zarfında ülkeyi terk etmeyenler ve onlara yardım, yatakçılık edenler ölüm cezasına çarptırılacaktı.

“Dikkat et; imkânsızın peşine düşersen, imkânı olan bile, haklı olarak senden esirgenebilir.” S. 338

Aslında romanın konsepti oldukça basittir: Bu on yedinci yüzyıl romanımızda, La Mancha'da bir arazi sahibi olan ve felsefenin tutarsızlıkları yüzünden delirmiş olan ana karakterimiz, hayalperest Alonso Quijano ile birlikte olan köylü Sancho Panza’nın ve bu ikilinin yaşattıkları ile bizleri gerçekten güldüren, ama bir o kadar da düşündüren birçok olaylar zincirini içermektedir. Quijano’nun, batı kültüründe artık son demlerini yaşayan şövalyeliğin kaybolan mesleğine haysiyet kazandırma çabasının mizahi ve alaycı bir eleştirisidir. Hikâyemizde bu histerik inanç hareketine karşılık, kötü niyetli hırsızları, alaycı çobanları ve sadist asilleri okuyacağız ve ilk birkaç sahne, çağdaş dünyaya karşı tek başına duran Don Kişot'u konu ediyor, ancak ilerleyen sayfalara doğru kendisine romanımızda eşlik eden yancısı Sancho Panza'yı tanıtıyor. Don Kişot ve Sancho'nun kişilik olarak birbirinden ayrıldığını hayal etmek okur olarak çok zor değildir: ikisi, sürekli olarak dünyaya ve karşılıklı olarak birbirinden ayrıcalıklı görüşlere odaklanmış kişiliklerdir.

“Söz gümüş ise sükût altındır. Ne olursun, mecbur kalmadıkça söze karışma. Sık sık ipliğini pazara döküp ne kötü bir kumaştan yapıldığını gösterme!” S. 141

Böylece, kitabımız karakterlerimizin ideal ya da birer komedi figürleri olarak tasvir edilip edilmediklerine, İspanya'nın Engizisyonunun, insanlar üzerine hâkim gelmiş acımasızlığına ve kalıcı etkisine işaret eder. Karakterler genellikle farklı bakış açılarıyla Katolikliği desteklemektedir. Bu nedenle, romanda karşıt görüşlü bakış açıları, varsayılan olarak kültürel normlara bağlı “doğal” karakterlerden, bu kültürel normları yapay olarak yerine getiren “doğal olmayan” karakterlere kadar uzanır. Don Kişot'un performansı, karakterlerin tümü arasında en çekici olanıdır çünkü kendisi kişilik olarak herhangi bir otoriteye bağlı değildir. Katolik metinler yerine, kendi seçtiği otorite, kutsal kitapmış gibi çalıştığı popüler bir edebiyat timsalidir. Böylesi bir “sapkınlık”, yetkililerin dikkatini, dini, manevi anlamda değilse de, hukuki anlamda fazlasıyla çekmektedir. Kendisinin yaptıkları ve idealleri statüko ile keskin bir tezat oluşturmaktadır. Okumakta olduğumuz Don Kişot'un rolünün, mizahının büyük bir kısmı, dönüştürülen Müslümanlara ve Yahudilere benzer şekilde kendi ülkesinde bir yabancı olduğu gerçeğinden kaynaklanmaktadır. Kendi baskın laik inanç sistemi, sapkınlığın gerçek suçlamalarından kaçınmaya yetecek kadar Hıristiyan normlarına bağlı kalmaktadır. Bu nedenle, Cervantes'in diğer karakterlerinin Don Kişot'un çılgınlığına tepkisini betimleme şekli, zamanın dini dogmasından güvenli bir mesafeyi korurken, İspanyol kültürel kontrol sisteminin mantığını ortaya çıkarmaktadır.

“Bütün kötü huylar, beraberinde az da olsa bir zevk getirirler, Sancho; ama kıskançlık sadece tatsızlık, hınç ve öfke getirir.” S. 494

Don Kişot'un devam eden izlenimlerimden biri çoğulculuk için bastırılmış bir özlemi içerir. Yazar Michael McGaha, bu eserin doğal olarak Cervantes'in Cezayir'deki kendi deneyimleriyle bağlantılı olduğunu düşünmektedir: “Cezayir'de Cervantes'in geçirdiği beş yıl, İspanyol okurlarının büyüleyici buldukları kesin bir malzeme kaynağı olmuştur. İspanya'dan çok farklı bir topluma uzun süredir maruz kaldığı, ama aynı zamanda, Orta Çağ'ın hoşgörülü, çoğulcu İspanya'sını andıran bir topluma uzun süreli maruz kalması, onun ufkunu genişletmiştir.” Kendisinin bu yorumu, anakronizmin derinliğinin altını çizmeye fazlasıyla yardımcı olur.

Genel olarak, bu nedenledir ki, Don Kişot, bugün bile okunabilecek en iyi ve en güzel olan temel edebiyat eserleri arasındadır. Don Kişot ile okuyucular antik dünyanın büyüleyici, pastoral atmosferini yaşarken, aynı zamanda gerçek dünyanın da acımasız, kötü yanlarını da kritize ederler.

"Ey felâket, tek başına geldiysen hoş geldin." S. 426

"Şimdi lütfen söyleyin bakalım, elinde olmadan deli olan mı, yoksa bilerek delirenler mi daha akıllıdır?" S. 308

Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ A.Y. ~
920 syf.
·10 günde·10/10
https://i.ibb.co/K5SWZMj/IMG-7568.jpg

Don Quijote : Herkese merhaba, ben Don Quijote, namıdiğer Mahzun Yüzlü Şövalye! 400 küsür yaşındayım. Yani şu an bu yazıyı okuyan herhangi birinden çok daha yaşlı bir kitabım. Bu 400 yıl içerisinde benden sonra çok şey değişti, içimde silahtarım Sancho Panza ile yaşadığım serüvenleri anlatmama rağmen bütün romanların başlangıcı sayılabilirim.

Derken, o anda bu incelemenin esas yazarının Seyyid Hamid 1000kitapcani olduğu anlaşılır. Fakat Don Quijote'nin asırlar boyu konuştuğuna kimse inanmayacağından ötürü ve yakılıp sansürlenmesinden korkulduğu için Don Quijote'nin serüvenlerini kendi ağzından aktaracağız. Şimdi onun serüvenlerine geri dönelim.

https://i.ibb.co/89LbNPQ/IMG-7570.jpg

Don Quijote : Sizler de kimsiniz, yoksa yel değirmenleri büyülendi ve size mi dönüştü?

Kitaplar: Pek de öyle sayılmaz, sevgili Don Quijote. Aslında senden sonra yel değirmenlerine saldıran pek çok kitap yazıldı. Sen 17.yy'da engizisyona ve sisteme tek başına kaldırdın, bunun da adını yel değirmenleri koydun. Bizler de 19. ve 20. yy'ın yel değirmenlerine baş kaldıranlarız. Sen, tek başına yel değirmenlerine saldırınca bir şey olmamış olabilir. Ama kırmızı sakallı topal karıncalar içindeki şarkıyı keşfederse, Winston Büyük Birader'i sevmeyeceğini fark ederse, Katip Bartleby pasif direnişte bulunup ona edilen dikteleri yapmayı tercih etmezse, gecenin sonuna doğru yolculuk ettiğimiz besini militarizm olan bu hayatta silah ve kalem arasında kalırsak, biz de bir gün içimizde yel değirmenlerine karşı birlik olma inancını taşıyabiliriz!

https://i.ibb.co/gd0N27C/IMG-7572.jpg

Don Quijote : Sizler de kimsiniz, yoksa sizler de benim gibi olmayan sevgiyi, benle birlikte Dulcinea'mı aramaya mı geldiniz?

Kitaplar: Tam olarak üstüne bastın efendim. Sen olmasaydın biz de olmazdık. Çünkü Aylak Adam olmayan sevgiyi arıyordu, Atılgan'ın dediğine göre öyle bir sevgi dünyada yoktu. Dostoyevski erken dönem eserlerinde sürekli ulaşılamayan Rus kadınını anlattı. Marcel Proust, Kayıp Zamanın İzinde serisinde bir insana mı yoksa bir zamana mı ait olduğumuzu araştırdı. Onun da senin gibi vaktini kaybettiği olmayan bir sevgisi vardı. Biz de aslında senden sonra, seninle birlikte kendi Dulcinea'mızı arayanlardanız!

https://i.ibb.co/TcrqmZ6/IMG-7573.jpg

Don Quijote : Dostum, aslında seni de tanımıyorum ama nedense sana karşı içimde bir sıcaklık oluştu. Neden dersin?

Fareler ve İnsanlar : Çünkü içimde anlattığım George ve Lennie adlı karakterlere çok benzeyen karakter tasarımları kullanmışsın! Sen ve Sancho Panza arasındaki akıl-delilik, zeka-fiziksel güç, zenginlik-fakirlik karşıtlıkları aynı benim kitabımda kullandığım gibiydi. Çünkü sen Sanayi Devrimi'nin getireceği ve toplum hayatına etki edeceği o bütün tez ve antitezlerin başlangıcısın!

O anda bu incelemenin yazarı olan Seyyid Hamid 1000kitapcani Don Quijote'yi kendisinden sonraki domino taşlarının yanına götürür.

https://i.ibb.co/sRmF2Xk/IMG-7574.jpg

Don Quijote : Aman, aman, aman! Devriliyorum, neler oluyor?

Sefiller, Suç ve Ceza, Niteliksiz Adam : Edebiyat da bir domino gibidir Don Quijote. Sen ise roman dünyasının dominosunun ilk taşısın. Belki de sen olmasaydın Sefiller'deki devrim ruhu, barikat direnişleri ve Jean Valjean karakteri olmazdı. Sen olmasaydın Raskolnikov baltayı indiremezdi belki o kadına ya da Niteliksiz Adam'da Ulrich bir toplumun çöküşüyle birlikte insanların da kendi içindeki çöküşlerine şahit olamayabilirdi. Yazarların bir döneme ışık tutması gerektiğini biz senden öğrendik!

https://i.ibb.co/LYgJZV3/IMG-7575.jpg

Don Quijote : Sizler de kimsiniz, yoksa sizler de beni yazan Seyyid Hamid Badincani’nin yaptığı gibi el yazmalarından mı oluşuyordunuz? Sansürden ve yakılmaktan mı korktunuz?

Gece, Ses ve Öfke : Tam olarak öyle değil, Don Quijote. Aslında postmodernizmin oluşmasını da bir nebze sana borçluyuz. Çünkü Cervantes yerine kitabını yazan başka bir isim kullanman aslında senin roman dünyası ile gerçek dünya arasına bir katman koyduğunu, yani üstkurmacayı yansıtıyor. Metinlerarasılık, üstkurmaca ve postmodernizmin başlangıcını biz senden öğrendik!

https://i.ibb.co/zGLGcBs/IMG-7576.jpg

Don Quijote : Sizler de kimsiniz, Sancho sen tanıyor musun bunları?

Sancho Panza : Hayır efendim ama gözüm bir yerden ısırıyor açıkçası, bu kitaplar da büyülenmiş olabilir.

Dava ve Şato : Yok, yok. Biz büyülenmiş olanlar değiliz. Büyülü olan kitaplar birazdan gelecek. Sancho, aslında senin bizi tanıman gerekirdi. Çünkü biz de senin yaptığın valilik gibi içimizde ideal bürokrasi ve devlet düzenini, insanın bu siyasi düzen arasında kaybolmasını ve insanın kendi davasını bir ruh şatosunda aramasını anlatmıştık. O yüzden Seyyid Hamid'i Max Brod'a çok yakın görüyoruz diyebiliriz.

https://i.ibb.co/fGLZJhg/IMG-7577.jpg

Don Quijote : Size kanım çok ısındı, neden oldu bu sizce?

Cardenio : Ben zaten senin içindeki Cardenio karakterinden esinlenme bir oyunum, sevgili Don Quijote. O yüzden olmasın?

Sis : Benim de yazarım aslında senin gibi ana karakterim olan Augusto ile konuşmuştu. Sen de içinde Don Quijote'nin iki cildinden ilk kitabı okumuştun, hatırlasana Don Quijote! Hatta Unamuno'nun kendi yazdığı türe "nivola" demesi ve o güne kadarki türlere tamamen eleştiri sayılabilecek bir tür ortaya koyması gibi, sen de şövalye romanlarına, Doğu öykülerine, Bizans romansına ve çağın edebiyat anlayışına tepki olarak bu kitabı yazmıştın!

https://i.ibb.co/sytS5Gk/IMG-7579.jpg

Don Quijote : Dostum Sancho, işte bu kitaplar gerçekten de büyülü. Bu kitaplardan bana aşırı büyü geçiyor şu an!

Yüzyıllık Yalnızlık, Sevgili Arsız Ölüm : Tam da doğru noktaya bastın Don Quijote, atın olan Rocinante'yi o noktadan çek! Çünkü bizler, içimizde, büyülü gerçekçilikle birlikte tuhaf olanın sıradanlaşmasını anlattık. Senin mağaraya inme serüveninde yaşadığın gerçek ile hayal arasındaki uçları, biz de karakterlerimize yaşatmak istedik. Edebiyatın büyüyle ve halklar arasında anlatılan batıl inançlar, efsanelerle birlikte daha yükseğe ve özgünlüğe kavuşabileceğine inandık!

https://i.ibb.co/fMqQk3q/IMG-7578.jpg

Don Quijote : Ah, offf! Ne yapıyorsun, sen de kimsin? Niye bana vuruyorsun??

Otomatik Portakal : Ben şiddeti anlatmayı senin sayende öğrendim Don Quijote. İçimde anlattığım şiddet kültürü ve senin girdiğin her mekanda sana atılan dayakları tamamen senden çektim aldım ve içimdeki karakterlere uyguladım. Çünkü bunu çok sevmiştim.

O anda bütün kitaplar : Sen bize modernizmi, postmodernizmi, distopyayı, büyülü gerçekçiliği, Kafka'yı, Dostoyevski'yi, Robert Musil'i, Marcel Proust'u, Marquez'i, Unamuno'yu, Yaşar Kemal'i öğrettin Don Quijote! Sana çok şey borçluyuz. Senin bu yaptığın iyiliği hiçbir zaman unutmayacağız.

O anda Seyyid Hamid 1000kitapcani, bu incelemenin sonunun gelmesi gerektiğini anladı. Çünkü Don Quijote, bütün bunları duyduktan sonra amacına ulaştığını anlamıştı. Bütün o şövalye romanlarına ve engizisyona korkusuzca karşı çıkan bu Mahzun Yüzlü Şövalye artık huzur içinde uyuyabilirdi.
430 syf.
·29 günde·10/10
Somut bir varlık, en küçük bir nesne, sıradan bir hayal ve kaybolmaya yüz tutmuş bir anı Proust’un aynasında öyle bir başkalaşım geçirir ki, dağılan parçacıkların bir araya gelmesiyle kendini yenileyen düş gücü ve onu oluşturan halet-i ruhiye, tek kelimeyle hayran kalınası bir incelik kazanır. Bu olağanüstü ayna, adeta bir sihirli değnek etkisi yaratarak modern edebiyatın ‘zaman kavramı’na Proustvari bir nitelik bahşederken, paragrafların arasında zamanı bir süre dondurur, iç ve dış seslere kapalı durumda bırakıldığımızda bu parlak zihnin labirentlerinde yolculuğa çıkmaya başlamışızdır artık…


Geçmiş dediğimiz, yaşadığımız şu anın ürünüdür. Şu an yazmakta olduğum bu satırlar ve geçmekte olan her saniye artık geçmiş haline gelir ve her zaman şu anın yaratısı halinde kalırız… Ya geçmişin sınırları? Bu soruyu en detayıyla yakın merceğe alan isim -ve belki de en büyük isim- Proust’un ta kendisi.


Roman boyunca çeşitli norm ve tarihi olayların silsilesini isteyen satırlar, buna hazırlıksız yakalananlar için büyük bir handikap, bunu net bir şekilde görmek mümkün. Bilinç akışı anlatısının içine girmek, tekrar anlamlandırmaya çalışmak nasıl abes kaçıyorsa, dış ortamın ve hatta kendi iç sesimize kulak vermemiz de o derece sönük kalacaktır. Tıpkı Proust gibi anlatılanları bir gözlemci edasıyla görmek, Proust’un aynasıyla bağ kurabilmek için gözden kaçırılmaması gereken bir düstur olduğunu söylemeliyim…


Bir karakter ki annesine “iyi geceler” demek yerine bunu satırlarca uzatarak ifade etmeyi yeğliyor. Bir kadına olan tutku, bir tabloya olan hayranlık da aynı düzlemde yer bularak uzun uzun cümlelere dökülen abartılı bir anlatıya sahne almış oluyor. Romanda belirli bir zaman, olay ve karakter döngüsünün bulunmaması da tamamen bununla bağlantılı bir durum. Ancak tabii ki bu olağanüstü bir şey, Joyce’u Joyce yapan şey neyse, Proust’u Proust yapan da bu; bilinmeyen bir yerden kopan cümlelerin köprü haline getirilmesi ve bilinç akışının paragraflara boca edilip uzun uzadıya bir anlatı haline gelmesidir. Bu paragraflardan sağ çıkabilmek için kendimce çözüm yolu olarak, kitabı hiçbir süre şartı olmadan, zamansız ve uzamsız olarak bir ay gibi bir süreye yayıp, bir yolculuk kitabı olarak yanımda taşımam oldu ve bitirdiğim an romandan bana geçen-geçmeyen sorgulamasına hiç kalkışmadım bile. Okuduğumuz en küçük detayın bile bilinçaltımızın derinliklerinde yer tuttuğunu düşünenlere dahilim. Üstelik, Proust gibi bir tasvir ustası varsa karşınızda, okunulan her satır ‘kayıp zaman’ı tersine çevirmeye yetecektir!


“Gerçek hayatta kalbimizin geçirdiği değişimler, tıpkı bazı tabiat olayları gibi, o kadar yavaş gerçekleşir ki, kalbimizin içinde bulunduğu farklı durumların her birini saptar, buna karşılık, değişim duygusu yaşamayız.”


Bellek, tarih ve diğer şeyler…
Sinestezik çağrışımlar ön plana çıkar romanda; Bergson’un zaman kavramı, aşk, roman ve onun yaratıcısı, yazar ve var olup olmadığından hissedilen varlık problemi, eşya tasviri gibi konuların bir romanda böylesine detay bombardımanına tutularak anlatılması cümlelerin şaha kalkan görüntüsünü oluşturdu zihnimde. Bir ressam, sadece Swann’ların Tarafı’ndaki betimlemelerin coşkusuna kapılarak çok mükemmel portreler ortaya çıkarabilir. Bir okur ise betimlemelerde bahsi geçen Rönesans tablolarının içindeki gravürlerde yaşayabilir. Bu alegorik betimlemeler çok şey uyandırdı nazarımda, bu kadar uzun bir süreye yaymamı sadece bu sebeple açıklamam kafi… Ne kadar sanatsal işaret ve gramatik yaklaşım varsa en uç noktasında kullanılmış bir anlatı Swann’ların Tarafı. Serinin bu ilk romanının akabinde okuyacağım herhangi bir romanın tasviri, öncesinde yeterli doyuma fazlasıyla ulaştığımdan bana yavan geleceği önyargısına yeterince ikna oldum artık. Romandaki üç işaretin en kalıcı olan nesnesi sanat; hiçbir zaman bükülemez, değiştirilemez, parçalanamaz, kaybolamaz… sanat eseri esastır, zamanla tutulabilir, çünkü söz gibi, anılar da uçar, ‘hayatımın en güzel anı’ dediğimiz anlar da, artık geri gelmeyececeğini bildiğimiz hatalarımız da. Ama yazı kalır; çünkü o sonsuzluktur, insanın adlandırdığı oranında rahatlaması, özgür olma biçimidir. Mozart’ın sonatası, Bellini’nin portresi, Sainte Beuve’in şiiri geride bırakılan, kaybolmayan izlerdir. Zaman kavramı öyle bir pik noktaya ulaşıyor ki burada, zaman kavramını ancak onu aşan bir sanat eseriyle ulaşabiliyoruz.


İki zaman konsepti tüm sayfalara siner; gerçek ve kurgusal zaman, şu an ve kurgulanmış bir zamanla sentezlenir ve anlatılmak istenen uzun bir zamana mıhlanarak metin halini alır. Bergson’un bu konsepti zaman kavramını çatallar ve bir nevi Proust’un düşün dünyasının buna tamamen uyduğunu da söylemeye gerek yoktur. Bir nevi kılıfına oturmuş diyebiliriz. İkinci zaman konsepti ise, geçmişte bastırılmış olan kötü anıların hortlamasıyla gün yüzüne çıkan yüzleşmelerdir. Evet, Freud’un çocuk hikayesi tam olarak buna parmak basıyor. Swann sevindiğinde geriye dönüyor, yeni ve mutluluk veren bir işe kalkıştığında, geçmişin bir silüet gibi beliren o kötü anısı gözünün önüne geliyor, sevdiğinde geçmişin tozlu sayfalarını karıştırıyor, üzüldüğünde mutlu günleri anımsayarak mutsuz bir ‘şu an’ı kendine tattırıyor, geçmişe doğru yolculuk yaptığı ve altını eştiği her şey, ikinci bir kişiliğin doğmasına sebebiyet veriyor, ama karakterimiz için hiç de kötü bir durum değil, aksine bu gel gitli ruh hali, kendisinin şevkle bağlandığı ve kanıksamadığı bir durum. Swann’da hafıza yoktur, ya da yanlış hafıza vardır, yanlış hafızanın bir ürünü ya bu anlatı, geriye dönüldüğünde, nesnelere ve insanlara sürekli yeni biçimler verilir bu yüzden, binbir türlü tashih dökülür satırlara ve böylesine gelgitler içerisinde kendi kendini yenileyerek olgulara biçim veren bir ruh yapısının geçmişle gelecek arasına köprü kuran ‘gerçek yalan’ların izine düşeriz biz de... Karakterlerin de zaman gibi bölünmüş olması, kesinliğin yok sayılmasına büyük bir vurgudur. Zamanların sürekli kaybedilişinden duyulan bu isyan bizi de bir Swann haline getirir ve görüntülerin arasında kaybolmaya yüz tutarız…

https://www.youtube.com/watch?v=Xsz_VFLAfg0

“Swann, aylak bir hayat sürmüş olan ve aylaklığın, zekalarına sanat veya bilim kadar ilgilenmeye değer konular sunduğu ve “Hayat”ın, bütün romanlardan daha ilginç, daha romansı durumlar içerdiği fikrinde bir teselli, belki bir mazeret arayan zeki insanlar sınıfındandı.”


Hatıralar ve travmalar beklenilmeyen zamanlarda yüzeye çıkar. Hafıza, mekan-tarih ilişkisi ile iskelet haline gelir; Swann kaybeder, unutur ama yeniden inşa ederek insanlara ve nesnelere yeniden biçim verir; geçmişin havada uçuşan renksiz görüntüsü “şu an”a taşınarak kayıp zamanı kurtardığına kendini inandıran-kandıran- bir benlik, kendisiyle ve geçmiş ile an’ın görüntüsü arasında sıkışarak ‘ben’liğiyle savaşım verir. Aşkla ölüm arasındaki en büyük benzerlik olan gerçeği kavrayamaz ya Swann, deli gibi korkar, şüphe bütün benliğini sarmaya başladığında duyularıyla emdiği her şey, binlerce hatıranın yoğunluğunu beraberinde getirir. Swann’ın aşka olan inancı sarsılmaya başladığı zaman, yeni şeylere gerçeklik kazandırma gücü de sarsılır. Bir zamanlar hayat bulduğu eski şeylere saplar kendini. Her şeyde, tüm yaşamın merkezinde Odette vardır, doğanın bir ışığıdır o, yokluğunda ise her şey sönük ve çoraktır. Çünkü bir hayatın parçası olduğumuzda, o aşkın hayatına nüfuz ederiz ve geride kalan her şey önemsizleşmeye başlar... Bu merhaleden çıkan kişiliğimiz başkalaşım geçirerek yeni bir kişilik haline gelir. Anılar geçmişteki izlerin yaratısıdır evet, ona anlam yüklemek üzere tekrar, tekrar tekrar hortlatırız. Beynimizde hayal kurduğumuz bölgenin hatırladığımız bölgeyle aynı noktada tetiklenmesi romanın düşün dünyasına dair küçük bir ipucu veriyor aslında. Havadaki buluttan yerdeki en küçük nesnelere kadar bütün detaylar, bu ürünün sonucu olarak en yoğun bir şekilde film şeridini andırırcasına karşımıza çıkar. Dairesel zaman algısı, hafıza ve onun labirentleri, çok iyi tanığımız, ama zihnimizde bulanık bir yer edinen hayatımızın film şeridini tekrar hatırlatıyor bize aslında…

Zihnimizin sadece 8 yıl öncesini bulanık hatırlayışı, hatta bir çoğumuzun dün ne yediğini unuttuğu gerçeği bu oyunun en büyük mihenk taşı… Sanat eserleri kalıcıdır, ya insan? Bırakalım kendimizi, tarihin sayfalarına ismini kazımış çok büyük adamların bu dünyadan geçerek kendilerini dönüştürmeleri ve o sayfalarda tozlu olarak kalmaları buna en iyi örnek değil midir? Motosiklet kaskına dönüşen Schubert, bir tişört veya kahve kupası haline gelen Che Guevera, "sema" ile eşleştirilen Rûmî'nin sadece birer ikon haline gelmesinin geçiciliğini anlatır belleğin bu yolculuğu... İnsanlık unutur, her daim unutacaktır. Proust’un gayri irâdi, unutmaya meyilli belleği gibi…

İyi yolculuklar ve iyi Proustlanmalar dilerim.
920 syf.
·Beğendi·10/10
Selamlar herkeşlereee .. Öncelikle hepinizin affına sığınıyorum .. İnceleme uzun olacak yalnız pek çok da eksik barındıracak içerisinde ..Bahsedilecek çok fazla nokta var ..Hepsini anlatabilir miyim ya da neler eksik kalır tam olarak bilemiyorum .. İlerde tekrar günceller miyim onu da bilemicem..Derli toplu aktarabilecek miyim onu da bilemiyorum .. Bu tarz mihenk taşlarını okurken, muhakkak yazıldığı döneme dair tarihi olguları ve yazarın hayatını araştırmayı gerekli görenlerdenim .. Bu kitabı okumadan öncesinde de yaklaşık kabaca üç buçuk , dört sene gibi uzun bir süreçte hem yazarı hem de dönemin siyasal ve ekonomik koşullarını araştırdım .. Buna mecburdum çünkü sizlere tanıtacağım bu kitap bir KURUCU MİT ... Yani herşeyin başı ... Kütüphanenizde roman ve öykü adına okuduğunuz ne varsa ama az ama çok Don Kişot' tan izler taşıyor .. Muazzam bir eser .. Aklınıza edebiyat içinde gelen hangi kuram ya da olgu varsa mutlaka bu kitabın içinde eser miktarda da olsa yer alıyor .. Nerden nasıl başlasam diye düşünüyorum .. En iyisi kitap ve yazar hakkında bilinen ve doğru zannedilen yanlışlardan başlamak yazarın hayat hikayesini de alttan alttan ısıtarak önünüze getirmek suretiyle .. Bu arada , bu yanlışları ben de bir zamanlar doğru zannediyordum ki Sunay Akın sağolsun ..

Öncelikle pek çoğunuz bilmese de, Cervantes ' in bizimle yani biz Türkler ile bir kader birliği var.. "Sakallarımızın ilerde daha gür çıkacağı için kesildiği" 1571 ' de vuku bulan İnebahtı Deniz Savaşı' na katılan isimlerden biri de o .. Pek tabii Türklerle savaşıp elinde çiçeklerle memlekete dönemezsin .. Hele ki o dönemlerde ..Hal böyle olunca savaş sırasında yakınına düşen bir top mermisi ile sol kolu işlevini kaybediyor .. Bakınız işlevini kaybediyor diyorum .. Sanıldığının aksine kolu ya da bileği kopmuyor .. Bu çok dile getirilen ama doğru sanılan yanlışlardan ilki .. Bundan sonrasında da İnebahtı'nın Tek Kollusu lakabını alıyor .. Sonrasında sağlığına kavuşabilmek için bir süre dinlenip , nekahat dönemini atlattıktan sonra elindeki "tavsiye mektubu" ile Napoli'den yola çıkmasına müteakip Barcelona' nın kuzeyinde Arnavut Mehmet komutasındaki korsanlar tarafından esir alınıyor .. Yani İnebahtı ' da esir alınıyor savı da tamamen ASILSIZ ...YOK ÖYLE BİR DURUM!! Devam edelim yüzbaşı olmayı bekleyen ama kolu işlevini yitirdiği için buna ömrü boyunca hiç ulaşamayan Cervantes'in kadersizlikler silsilesine .. Efenim bizimkinin yanında bir referans mektubu var demiştim ya .. Bilin bakalım bu referans mektubu kime yazılmış ? Dönemin İspanya Kralına !! Korsanlar krala yazılmış referans mektubunu görünce ,kendisini Kraliyet ailesine mensup biri sanıyorlar.. Asilzade sanıldığı için de kellesine 500 escudo fidye koyup Cezayir' e şutluyorlar .. Bunları niçin anlatıyorum ? Dediğim gibi hem hayatını bilesiniz hem de burda okuduğunuz hayat hikayesi esasen romana da yansımış ..Romanda 39. ve 40. bölümlerde Osmanlılara karşı savaştığı ve esir düşerek İstanbul' a götürüldüğü bir kısım var .. Cervantes burda esasen başından geçenleri farklı bir kurguyla romana katık etmek istemiş ama söz konusu kurgu gerçeklerin önüne geçmiş .. Yani sizin Kılıç Ali Paşa ' nın esiri olarak İstanbul'da bilmem hangi cami inşaatında çalıştığını sandığınız Cervantes bunları HİÇ AMA HİÇ yaşamıyor .. TÜM BUNLAR BİRER KURGU!! Böylece doğru bilinen yanlışlar kısmına bir açıklık getirmiş olduk sanıyorsam .. Ha bu arada bizimki 4 5 kez kaçma girişiminde bulunuyor bu esaret döneminde .. 500 escudo o dönem için muazzam bir para ..Toparlanacak , biriktirilecek gibi değil.. En son yakalandığında bakıyorlar ki bu iş böyle olmayacak , İstanbul' a nakledelim biz bu kefereyi derlerken bir Hıristiyan tarikatına mensup rahipler, mevzu bahis fidyeyi ödüyorlar da bizler bugün bu güzel eseri - ki güzel az kalır NET ŞAHESERLER ŞAHESERİ! - okuyabiliyoruz .. Pek tabi 500 escudo gibi yüklü bir meblağ o dönemki "din" adamlarında ne arıyor onu da sizlerin takdirine bırakıyorum .. ANLADIN SEN ONU !! =)) Az da romanın yazıldığı dönemden bahsetmek lazım sanırım ..

Şimdi efenim o dönemler merkantalizm revaçta biliyorsunuz..Bilmiyorsan da çaktırma biliyor gibi yap cicim=)) İlla ki nedir merkantalizm der isen kısaca şöyle açıklayayım sana .. Anamal yani kapital birikimi ve ticareti savunan görüş .. Bu işin kralı o dönem İspanyollar.. Söz konusu ticaret olunca kıtalar arası linkleri birleştirecek ticaret şekli deniz taşımacılığı .. Henüz İngilizlerin bitinin kanlanmasına var daha tabii.. Dönem itibari ile Dünya' ya egemen olan iki süper güç var denizlerde .. Biri Osmanlı ,diğeri Habsburglar yani günümüze refere eden ismiyle İspanyollar .. Bizimkiler keşif amaçlı seyahatlere falan gerek duymuyorlar bu dönem... ŞAŞIRDIK MI ?! Pek tabi ki hayır şekerim !!Neyse bebiş o kısımlara girmeyeyim.. Bizim Osmanlı dedelerimiz kulaklarının üzerinde uyuyadursunlar , İspanyollar unu eleyip , eleği de duvara asmışlar çoktan Hernan Cortes ' in önderliğinde .. "Ben ve arkadaşlarım ancak altınla giderilebilen bir kalp hastalığından muzdaribiz " diyen bu KAKA adam sayesinde İnka ve Azteklerden cukkaladıkları altın ve gümüş , dönem itibari ile İspanya' ya akıyor .. Yalnız gözü bir türlü doymak bilmeyen açgözlü İspanyollardan , Azteklerin de intikamı çok ama çok acı oluyor ve İspanya ENFLASYON 'a hoşgeldin demek zorunda kalıyor !!! Ne demişler : TATLI TATLI YEMENİN ACI ACI ... =)) İşte tam bu dönemlerde , yani sosyo-ekonomik dengelerin değişip aristokrasinin ağzının üstüne roketi yemek suretiyle burjuvazinin şekillendiği, yeşerdiği aralıklarda kaleme alıyor Cervantes bu muhteşem eseri .. Bizim tabirimizle tüfeğin icat olup mertliğin bozulduğu sıralar .. Ki romanı okuyanlar Don Kişot' un baruttan ve tüfekten nasıl nefret ettiğini , barutu şeytan işi olarak gördüğünü bileceklerdir .. Tüm bunlar göz önüne alındığında, kabaca tasvir edecek olursak romandaki esas eleştiri YOKSUNLAŞAN dönem İspanyasına yönlendirilmiş .. Misal enflasyonun karşılığı romandaki Don Kişot karakteri.. Yoksunlaşan aristokrasi...

Gelelim bu eserin niçin roman tarihinin kurucu miti yani roman denilince türün miladı olarak görüldüğüne.. Daha öncesinde aldığım notlarda, Milan Kundera' nın bu romandan için şu sözleri sarf ettiğini gördüm .. Diyor ki Kundera :

"Modern çağın kurucusu safi Descartes değil, onunla beraber Cervantes'tir."

Cervantes o güne değin unutulan hatta ve hatta yok sayılan "alt tabakadaki" insan olgusunu romanın atası kabul edilen bu esere katık yapmış.. Dolayısıyla bu bir EPIC ANLATI DEĞİL! Tepesi atınca ikamet ettiği dağdan inip onun bunun kıçına yıldırımlar gönderen tanrıların anlatımı değil , bahsettiğim aşağı tabakanın, YOKSUNLAŞMIŞ KESİMİN hikayesi Don Kişot.. Roman sözcüğünü de açmakta fayda var pek tabi bu arada .. Roman , esas itibariyle eski fransızcadaki "romans" sözcüğünden gelme ve aşağı tabakanın anlatımı demek... Ve Don Kişot sonrasında yazılan bu formdaki örneklere baktığımızda kahraman olamayan kahramanları görüyoruz.. Tıpkı Raskolnikov gibi .. Tıpkı "hayalleri gerçek dünyaya çarpınca yokolan" Madam Bovary gibi .. Tıpkı Daha romanındaki Gaza gibi .. Örnek bol .. Say say bitmez.. Tüm bu anlattıklarımızı alt alta koyduğumuzda ve saydığım değişkenleri de göz önüne aldığımızda Don Kişot , geçmişin hayalini kesesine koyup günümüz hayatıyla yapacağı savaşa start veriyor .. Bölük pörçük gidiyorum kusura bakmayın ama savaş demişken hepimizin okumamış olsak dahi bildiği o meşhur yel değirmenleri sahnesini gözünüzün önüne getirin .. Ordaki yel değirmenleri elbette hepimizin bildiği bilindik yarı korkunç yarı gülünç sonu barındırıyor ama yel değirmenleri ve değirmencilik burjuvazinin yeryüzündeki ilk mesleklerinden .. Ticari kapitalizmin ilk formlarından ve tarlalardaki hasatın ardından buğdayı ekmek formuna kavuşturabilecek ilk merci .. Taş atmadan , kol yormadan mekana gelen buğdaya el koyan ara sınıf değirmenler .. Yani Cervantes, sonucu belli dahi olsa "gezgin" şövalye Don Kişot' u o savaşa boş yere sürmüyor .. Gezgin demişken de pikaresk roman olgusundan bahsetmek lazım .. Efenim bu tür , normal romandan öncesinde yazılmış gezgin , serseri , zibidi ya da maceracı ,"İŞSİZ"( <3 ) güçsüz karakterleri barındıran bir anlatı biçimi .. Don Kişot' tan bir önceki ara form ,yani onun halefi dersem yanılmış olmam .. Kökeni yine İspanya .. Bu açıdan bakıldığında da Don Kişot romana bir başka yenilik getiriyor çünkü ortaçağda insanlar toprağa bağlılar .. Cervantes geride kalan değerlerin hüznüyle yollara sürdüğü Mahzun yüzlü şövalyeyi bir de burjuvaziyle savaştırıyor .. Her açıdan takdire şayan !!

Gelelim zıtlıklara ... Burda , tam şu satırları yazarken Sancho Panza' yı anmak isterim .. Ne çektin be kardeşim ?!?! Neler ettin ?!?! Don Kişot' a neler çektirdin sen yauw ?!?! =)) Şu hayatta gerçekten yaşamış olsaydın bilmiyorum neler olurdu ? Mezarın kutuplarda dahi olsa görmeye giderdim seni !! =)) Hem gülmekten , hem üzülmekten kahrolduk biz senin için ... Var olmamana rağmen halden hallere soktun sen bizi .. Romandaki en göze batan olay bu DOM DOM EMMİMİZLE ayuka çıkan zıtlıklar silsilesi .. Uzunla kısanın , şişmanla zayıfın , güçlüyle güçsüzün , soyluyla köylünün ,cahille eğitimlinin, at ile eşeğin içinde bulunduğu absürtlükler silsilesi.. Buraya kadar goy goy yapmaksızın geldim ama dayanamıcam artık !! HAHAHAHAHAHAHAA !!! Yauw kardeşim kem gözlü , topal , at suratlı , ağzı SARIMSAK kokan köylü kızını, o dünyadan habersiz dolanan mahzun yüzlü şövalyeye dünyalar güzeli Dulcinea diye kakalamak nedir yaauw?!?!!? ZOHAHAHAHAHAHAHAAHAHAHAHAHA !!!! Boyun bosun devrile ulan senin !! RÖHAHAHAHAHAHAHAA !!! =))) Bakın o kısmı eve gelip HUSUSİ sarımsak soyup koklayarak belki 20 kere falan okudum komalara gire çıka .. MÖHTEEEEEEŞŞŞ!!! =)) Okumamın üstünden belki 2 ay geçmiş ...Şu an dahi şu satırları yazarken gözümden yaş fışkırdı gülmekten =))) Zehir anlatılır gibi değil!! Her bölümde ayrı bir cinnet fışkırıyor.. Handaki dövüş sahneleri falan hele =))) Sanırım İspanya kralı IV. Felipe idi.. Maiyeti ile gezerken yolda kendi kendine gülüp, kitap okuyan birini görmüş bunlar .. Millet şaşırınca kral bu çocuk ya deli ya da Don Kişot okuyor demiş .. Doğru mudur bilmem ama söylence dahi olsa bu kitap bunun hakkını sonuna kadar veriyor .. Şimdi zıtlıklardan bahsetmişken belirtmem gerekiyor ki Sancho Panza'yı Don Kişot' un yanına koymak , aslında Don Kişot' u, Don Kişot yapıyor .. Esas itibari ile bu ikili o dönem için ateş ve barut misali bir oluşum .. Bir aristokratın, yanında görmek isteyeceği ve aynı ortama girip girebileceği son kişi köylü çünkü .. Onun aristokrasinin yanına girmesine müteakip biz aristokrasinin krizini köylünün gözünden görebiliyoruz .. Normalde bu ikili bir araya gelmez ama Cervantes dengeleri öyle güzel dağatmış ki , aristokratta olması gereken akılı Sancho' ya vermiş .. Don Kişot ' ta olması gereken derebeyliği , gaddarlık , zor kullanımı şövalyemizde mevcut değil .. Buna karşılık Sancho tam bir köylü kurnazı , yemesine içmesine düşkün , yer yer açgözlü ama umulmadık anlarda okuyanı da şaşırtan bir bilgelik sahibi (Bu durumun romanda en net ortaya çıktığı kısım Sancho reisin valilik yaptığı kısım).. Don Kişot' un hayalciliği kendisine de eğlenceli geliyor .. Aynı zamanda işine de geliyor .. E pek tabi durum böyle olunca ÖLÜ GÖZÜNDEN YAŞ , İMAM EVİNDEN AŞ eksik olmazmış sözü hayata geçiyor ve türlü olmaz maceralara gark olunuyor .. Roman için pek çok değerlendirmeye , incelemeye hatta tezlere baktım daha öncesinde ama sanırım bu bahsettiğim zıtlıkları da içine alan en güzel Don Kişot yorumunu George Orwell yapmış ..

"Ruhsal bakımdan Kişot ve Panza , tin ve et , BEYİN ve GÖBEK , yer ve gök ,hayal ve gerçek , geçmiş ve gelecek , edebiyat ve hayat kutuplarının yerine geçerler...
....Bu iki ilke , yani SOYLU DELİLİK ve BAYAĞI BİLGELİK neredeyse her insanoğlunda yanyana var olmaktadır. Kendi zihninizin içine baktığınızda HANGİSİ SİZSİNİZ? Don Kişot mu yoksa Sancho Panza mı ? Herhalde ikisi birdensiniz. BİR PARÇANIZ KAHRAMAN VEYA AZİZ OLMAK İSTERKEN , BAŞKA BİR PARÇANIZ DA POSTU DELDİRMEDEN HAYATTA KALMANIN FAYDALARINI AÇIKÇA GÖREBİLEN O KÜÇÜK ŞİŞKO ADAMDIR.BU, GAYRİRESMİ BELLEĞİNİZDİR. SİZİN BİR PARÇANIZ OLMADIĞINI SÖYLEMEK DÜPEDÜZ YALAN OLUR , TIPKI DON KİŞOT'UN DA BİR PARÇANIZ OLMADIĞINI SÖYLEMENİN YALAN OLACAĞI GİBİ ."

Bu romanla birlikte en çok hoşuma giden ve en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de "YOLDA OLMAK" olgusu .. Sabahın dördünde uyandırdığı zavallı Sancho Panza' ya gitmeleri gerektiğini söylediğinde ,Panza' nın şaşırıp bu saatte nereye gideceklerini sorması üzerine Cervantes'in Don Kişot üzerinden verdiği şu güzel cevap cidden muhteşem!

Önemli değil ! Yolda olalım .. Muhakkak bir yere gideriz .. (Handa olmak iyi değil ... BİZ YOLDA OLALIM.)

Bu kısım şu açıdan dikkat çekici .. Cervantes için Don Kişot ' u önce yaşadı , sonra yazdı denir .. Memleketine beş parasız döndükten sonra , Deniz kuvvetlerinde girdiği işte bir memurun hırsızlığı yüzünden hapis yatan ve 20 sene boyunca para kazanmak için sürekli yazan Cervantes'in azmidir işte bu cümleler ..

Yalnız o güne değin kimsede olmayan bir cevhere sahip ki korkunç bir zeka ve muhteşem bir mizah anlayışı .. Yine de o günlerde değeri hiç anlaşılmamış bir eser bu .. Bu nedenle yaşamı boyunca başarısız bir yazar olarak adledilmiş .. İnanılır gibi değil ama gerçek .. İşte bir zıtlık daha size .. En sonunda yaşadığı dönemin İspanya'sında hem İspanya'yı hem de şövalyelik kurumunu yermek için bu romanı kaleme alıyor .. Şövalyeliği gülünç kıldığı için propaganda amacıyla yazıldığı da söylenir bu romandan için.. Kim bilir, Karl Marx' ın çocuklarına uykudan önce en sevdiği roman olan Don Kişot' u okumasının bir sebebi belki de budur .. Bitirirken bir de ilginç bilgi vereyim .. Diğer incelemelerde buna değinen hiç kimse olmamış .. Romanın ilk bölümü yayınlandıktan sonra , 1614 'te bir başka yazar Don Kişot' un ilk kısmına sahte bir devam yazınca Cervantes bu sahte bölümü alıp romanın gerçek ikinci kısmına eklemek suretiyle Don Kişot ve Sancho Panza' ya bunun dalgasını da geçirtmiştir kitap içerisinde .. Yani THUG LIFE denen olgunun da babasıdır dersek yanılmayız.. ÖYLE DE EFSANEDİR !!! =)) Seyyit Hamit bin Engeli kim diyecekler için de kısa bir açıklama yapalım.. Kurmaca mıdır , görmece midir ben bilmem bunları .. Engizisyonun şiş kebap ortamlarına sellektör yaptığı dönemlerde bunu ben yazdım diyecek baba yiğit çıkmadığı için bizim gavur Cervantes 'imiz kitap içerisinde müslüman Seyyit Hamit bin "ENGELİ" ye evrilmiştir .. Gördüğünüz üzere soyad herşeyi gayet açık ve net anlatmaktadır! =)) Ya herro ya merrodur yani senin anlayacağın ..

Uzun ve gecikmiş bir incelemenin de böylece sonuna geldik.. Esen kalınız "İŞSİZ" KALINIZ!!


Olmazsa olmazımız .. Çocukluğumuzda böylesi bir klip çekip hepimizi buhranlara , komalara sürüklediğin için sana da teşekkürler İlhan İrem .. Don Kişot' u ilk senden duydu bizim nesil ..

https://www.youtube.com/watch?v=SMa2VSO0MyU
430 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Marcel Proust'un hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://www.youtube.com/...9lNFMrvFLBIKt_9CoCql

Empresyonizm, Gotik mimari, etnobotanik, Botticelli, Sistina Şapeli ve Tsippora freski, İlkbahar tablosundaki kadınlar, Liszt, Güllerin Valsi, monokl ve kikloplar arasındaki göz ilişkisi, Dante, Giotto, Floransa, Paris, Combray... Bu inceleme bütün bunların Proust dilinden Türkçe haline çevirisidir.

Swann'ların Tarafı romanı Proust'un Kayıp Zamanın İzinde serisinin adımını attığı ilk romandır. 19. yüzyılda Fransa'da empresyonist diye etiketlenen adamların bir fikri vardı. O güne kadar yapılagelmiş olan eserler genel olarak dış alemdeki varlıkların aynen göründükleri gibi tablolara aktarılması yönündeydi. Fakat buna bir dur demeliydi. Çünkü hayal gücü ve duygusal yönlendirmeler kayıptı. Resimde Monet, Renoir ve Cézanne, edebiyatta ise Rilke, Joyce ve Proust gibi adamlar dünyaya resmen gözlem yapmak için getirilmişler gibiydi.

İzlenimler, Swann'ların Tarafı romanında gözün kısımları olan kornea, göz bebeği, iris ve göz merceği, burunda koku alabilmeyi sağlayan mukoza, kokuyu eriten olfaktör ve respiratuar, ağızda tat alabilmeyi sağlayan tat tomurcukları ve reseptör hücreler gibi fiziksel katmanları delip geçerek insanın beyninde konumlanmış olan geçmiş zamanına misafirlik eder. Bergson ve Proust ev sahipleridir. Geçmiş zamanın tasarlanabilip diğer zamanlarla sürekli ve iç içe olmasını ortaya atmalarıyla izlenimlere ve geçmişe "Nerede kaldınız, biz de tasarlamak ve izlenimlemek için sizi bekliyorduk." derler.

Swann'ların Tarafı'nda, izlenim ve gözlemlerin mimari cephelenmesi akıllara Gotik mimariyi getirir. Tanrı'nın havaya kaldırdığı parmağıymışcasına insanın önünde dikilen ve onu insan dışı proporsiyonlarıyla ezmeye çalışan mimari bir perspektif vardır. İnsan, roman içerisinde sevgiyi ve gerçekliği ararken Proust'un virgüllerinin kemerlendiği, cümlelerinin Gotik mimarideki binaların göğe doğru uzanma istekleri gibi uzadığı, altarlarda okurun kanının Tanrı'ya sunulduğu satırlar arasında bulur kendisini. Proust'un cümleleri Gotik mimarisi tarzındadır. Uzunluğuyla, haşmetleriyle ve özünde sosyete yozlaşmışlığıyla bunun etkileri çok net bir şekilde görülür.

Biz düz insanlarızdır. Aldığımız kokular, tattığımız yiyecekler, gördüğümüz çiçekler, böcekler, dokunduğumuz insanlar hayatımız içerisinde genelgeçer bir sınır içerisinden ilerler. Swann'ların Tarafı'nda zaman ülkesinin sınır nöbetçisi Proust'tur. Bu sınır kapısını istediği zaman açar ya da kapatır. Sınırın diğer tarafına geçmeyi sağlayan çit kimi zaman bir çocuğun annesi tarafından çocuğa iyi bir gece dilenmesi arzusu kimi zaman uyku ve uyanıklık arasındaki muğlaklık kimi zaman Rönesans üslubundaki koroyerleri kimi zaman etnobotanik dalına hizmet eden peyzaj ve çiçek izlenimlerinden oluşur. Kimi zaman?

Kimi zaman? İşte bu soru, zamanı "kim"leştirmeye doğru götürür bizi. Hayatımızın kadını/erkeği olacak insanın yüzünü kâh Sistina Şapeli'ndeki Yetro'nun kızı Tsippora freskinde Tanrısal ve nötr bakışlarda kâh Botticelli'nin İlkbahar tablosundaki kadınların kararsızlığıyla buluruz. Çünkü 5 duyu Proust'un elinde Swann ailesi, Odette ve anlatıcının ailesi arasında resimleri dinlemek, müzikleri tatmak, yiyecekleri daha tatmadan görmek, dokunduklarını işitmek ve koku aldıklarına dokunmak gibi sinestezik dallara ayrılır. 5 duyu Proust'un ağacı, dallar sinestezik izlenim araçları ve meyveler ise Kayıp Zamanın İzinde serisinde henüz okuduğum bu kitap -ve muhtemelen devam niteliğindeki diğer kitaplar-dır.

Dante'nin "O bir zanaatkar değil, sanatçı. Adam olun!" dediği Giotto'nun kobalt ve çinit renklerindeki mavi dünyasını, benim de Proust'a "O sadece bir yazar değil, sanatçı!" dediğim ve yanakla göz arasına sıkıştırılan tek camlı gözlük olan monokl aracılığıyla geçmişlenmeye çalışırken Proust, geçmişte daha da geriye giderek mitolojik ve tek gözlü bir canavar olan Kiklop'un gözünden de geçmişinizi tasarlamayı size öğretebilir. Çünkü nihayetinde gördüğünüz ve izlenimlediğiniz dünya Swann'ın ve anlatıcının gözlerinin sıvılaşıp geçmişleşme reaksiyonu gibi okurunu da geçmişleştirir. Kitabı okurken kendinizi Güllerin Valsi dinlerken, Tsippora freskine bakarken, Rönesans'ın doğduğu Floransa'da bulurken, Paris'teki sosyeteyi hafiften eleştirirken buluyorsanız, doğru yerdesiniz. Proust'un kayıp zamanın izinde...

Proust, Swann'ların Tarafı'nda dinlediğiniz müziklerin sizin geçmişinizde açtığı boşlukları kadınlarla kapatmaya çabalar. Zira, müzikler, piyano ve keman, akdikenler ya da bütün etnobotanik dalı gözeneklerinizin nefes almasını bir kadınla sağlatmaya çalışıyor olabilir. Çiçeklerin anlık olarak insanın gözlerinin önünde yeşermesi etkisiyle 1922'de ölen Proust'un 1947'de tedavi olarak kullanılmaya başlanan LSD deneyimlerini hatırlatıp "Acaba Proust bir de Kayıp Geleceğin İzinde yazar mıydı?" diye sorduran, Floransa yapı ustalarının fresk işçiliğindeki mimari yeteneklerini geçmişe aşk tutkalıyla yapıştıran, çiçeklerin toprağına, suyuna, güneşine bağlılığı gibi insanların da müziğine, geçmişine, kadınına bağlılığını izlenimcilik ve kesilmeyen bir gözlemle anlatan bir kitaptır Swann'ların Tarafı.

Peki şu an tam olarak neredeyiz? Zamanın taşlarını elinde istediği gibi yöneten bir adam bütün insanların şimdiki zamanını tasarlamasına karşılık bir fikir getiriyorsa bence orada olmalıyız. Nerede? Tabii ki de Kayıp Zamanın İzinde.
152 syf.
·10 günde·8/10
Bu sefer incelemeye birkaç zor soruyla başlamak istiyorum. Başkalarının düşünceleri veya fikirlerinin etkisinde kalmadan herkes elini vicdanına koyarak bu soruları içinden yanıtlamaya çalışsın lütfen. Eminim hepinizin bu sorulara vereceği bir takım ezberlenmiş cevapları hafızasında hazır bir şekilde duruyordur. Onları silin hemen. Benim istediğim ise, asıl sizin ne düşündüğünüz veya hissettiğinizdir. Hadi geçelim sorulara:

- Lösemi hastası olsanız ve inancınız size yapılacak olan tedaviyi yasaklıyor olsa hastanenin uygulayacağı tedaviyi reddeder miydiniz?

- İnancınız uğruna ölümü göze alır mıydınız?

- Hayati bir tedaviyi reddetmek intihar olarak nitelenebilir mi?

- Kürtaj yasaklanmalı mıdır? Kürtaj, yaşam hakkının bir ihlali midir? Peki ya, istemediğiniz bir çocuğu dünyaya getirmek zorunda mısınız?

- Çocuğun yaşam hakkı ne zaman başlar? Anne karnına düştüğü anda mı, yoksa tam olarak doğduğu anda mı? Yoksa yasal kürtaj süresi olan 10 haftadan sonra mı?

- Ötenaziye bakış açınız nedir, ülkemizde yasallaşmalı mıdır?

- 2014 yılından beri beyin ölümü gerçekleşen; ancak hem dini hem de yasal anlamda "canlı" sayılan Kenan Işık'a bakış açınız nedir? Sizce öldürülmeli mi, yoksa bu şekilde yaşatılmaya devam mı edilmelidir?

- 16 Ağustos 2018'de Antalya'nın Döşemealtı ilçesinde tali yoldan karşıya geçmeye çalıştığı sırada bir otomobilin çarpması sonrası beyin ölümü gerçekleşen ve ailesinin organlarının bağışlanmasını istediği Aleyna Budanır'a ve organ nakline bakış açınız nedir? Zira Aleyna'nın organlarından, kalbi 24 yaşındaki Burak Zeybek'e, karaciğeri ise 62 yaşındaki Kemal Çevik'e nakledilmişti. İnancınız kan naklini veya organ naklini yasaklıyor olsa Aleyna Budanır'ın kalbini veya karaciğerini reddeder miydiniz? Neden reddedeyim ki, diye sorgulamayın. Zira şahsen tanıdığım ve öldükten sonra organlarının bağışlanmasını kesinlikle istemeyen dindar tanıdıklarım var. Eminim sizin de vardır.

Bu soruları genişletmek ve konuyu sayfalarca uzatmak hiç de zor değil. En azından benim ilgi alanıma girdiği için uzun uzadıya sorular sorarak konuyu derinlemesine inceleyebilirim. Yine de kitabın ana hatlarından uzaklaşmamak gerektiği için sorularımı burada kesmekte fayda görüyorum.

Kitabın konusuna gelirsek, Londra’da yaşayan, Yüksek Divan Aile Hukuku Dairesi’nin en başarılı ve ünlü hakimlerinden Fiona Maye isimli bir hakim, Jack ismindeki eşiyle özel hayatında kriz yaşamaktadır. Eşi Jack onu genç bir kadın için terk etmektedir. Bu noktada hakimlerin özel hayatlarıyla ilgili bir takım bilgilere de yer veren yazar, hakimlik mesleğinin kolay ve zor yanlarını da gözler önüne sermiş. Açıkçası hayatının kısacık bir döneminde hakim/savcı olmayı düşünmüş biri olarak, yazarın hakim Fiona'nın hayatını ve hayatında yaşadığı zorlukları objektif bir şekilde önümüze sunduğunu düşünüyorum. Tam olarak Fiona'nın özel hayatında yaşadığı zorlukları ve sıkıntıları yaşamamak için hakim/savcı olmayı reddetmiştim. Biliyorsunuz ki, günümüzde hakim/savcı olmak için sınava girmek yeterli. Neyse, bu konu sizi sıkacağı için çok da gereksiz ayrıntıya girmeyeyim...

Gelelim kitaptaki asıl meseleye. Fiona özel hayatında yaşadığı sorunlar esnasında kendini Adam Henry davasının hâkimi olarak bulur. On yedi yaşında bir lösemi hastası olan Adam, tedavisi için zorunlu olan kan naklini günah olduğu gerekçesiyle reddetmektedir. 17 yaşında olduğu için annesi ile babasına da bu durum sorulur ve annesi ile babasının da kan naklini reddetmesi ile Adam'ın hayatı inancı uğruna tehlikeye girmeye başlar. Bu noktada, Adam'ın kişisel haklarına saygı göstermekle bu hakları çiğneyerek hayatını kurtarmak arasında kalan Fiona, zor bir kararla karşı karşıya kalır.

Bildiğiniz üzere, bir Aile Mahkemesi'nin çocuklarla ilgili alacağı kararda esas görevi, her şeyden önce çocukların yetişkinliğe ulaştıklarında nasıl bir hayat yaşamak istedikleri konusunda en doğru kararı verebilmelerini sağlamaktır. Yani kısaca amaç, çocukların refahının sağlanmasıdır. Ancak kitabımızda Adam Henry isimli 17 yaşındaki çocuk kan naklini reddetmektedir. Buna gerekçe olarak ise, kendilerinin "Yehova'nın Şahitleri" olmalarını, dolayısıyla kan naklinin inançları gereği yasaklanmış olduğunu göstermektedir.

Yehova'nın Şahitleri'ne göre, kan insanın özüdür. Ruhtur, canın, hayatın kendisidir. Nasıl ki, can kutsalsa kan da kutsaldır. Kan her canlının minnet duyması gereken bir hayat armağanıdır. Kendi kanını bir hayvanın ya da başka insanın kanıyla karıştırmak, kirlenmektir. Tanrının armağanının reddidir. Bu yüzden de kan nakli reddedilmelidir.

İşte bu sebeplerden ötürü, Adam Henry kan naklini reddediyor ve hakim Fiona zor bir kararla karşı karşıya kalıyor. Fiona, ya Adam Henry'nin isteğini reddederek onun iradesine karşı gelerek kan naklinin yapılmasına onay verecek ya da göz göre göre bir çocuğun ölüme gitmesine göz yumacaktır. Gerçekten de düşünüldüğünde zor bir karardır. Devamıyla ilgili ne yazık ki bilgi veremiyorum. Sonucu merak edenlerin pek tabii kitabı okuması gerekiyor..

Kitabın konusu, mesleğimle ve ilgimi çeken konularla yakından ilgili olduğu için, ayrıca Selman Ç. tarafından da tavsiye edildiği için okuma kararı almıştım. Bu noktada Selman Ç.'ye teşekkürlerimi sunuyorum.

Son olarak, kitabın içerisinde ara ara sıkıcı ayrıntılara ve gereksiz hukuki olaylara yer verilmişse de konusu itibarıyla özgün olduğundan kitabı beğendim. İlgi çekici bir konusu ve düşündürücü bir etkisi var. Kitap, bizi aslında üç ana başlıkta düşünmeye davet ediyor: din/inanışlar, hasta hakları ve çocukların özgürlükleri. Ben bu konularda düşünmeyi seven biri olarak, açıkçası okurken yine bir hayli düşündüm. Size de tavsiye ederim, düşünmek güzeldir. En çok hoşuma giden alıntıyla incelemeyi sonlandırıyorum:

"Bir çocuk din uğruna kalkıp kendini öldürmemeli."
524 syf.
·9 günde·9/10
"Hiç kimse şimdiye dek yok olan şehirler Sodom ve Gomorra'yı bulamadı." Ernest Wright, National Geographic

Eski Ahit'in Tekvin Kitabı'nda sözü edilen günâhkâr kentler, Sodom ve Gomorra. Lut Kavmi'nin yaşadığı ve helak olduğu yerler. Peki yok olan ve kimsenin bulamadığı bu şehirleri biz nasıl bulabiliriz? Kayıp Zamanın İzinde serisi işte tam da bu noktada devreye girer.

İnsan, daima başkalarının anlayamadığı nedenlerle sever. Sevdiğiniz insanın size elini kaldırıp mütevazı bir selam vermesi, dudaklarındaki en ufak bir oynamanın bile yanaklarındaki yumuşak çizgiyi değiştirmesi, salon ve sosyete hayatındaki gösteriş silüetiyle başkalaşmış bulutların hep üzerinizde gezmesi aslında sizin sevginizin de meteorolojik durumunu belirler. Bunu en iyi kendimden bilirim. Çünkü bilsek de bilmesek de bizler de Sodom ve Gomorra'nın misafirleriyizdir.

Hayatımız boyunca çeşitli erkeklere ve kadınlara gerek sempati gerekse de antipati duyarız. Bunların dozunu ise samimiyet doktoru belirler. Etrafınızdakilerin sahte ve yapay düşüncelerine ne kadar bağışıklık kazanırsanız doktorunuz da sizi o kadar kolay tedavi eder. Duygusal tezatlıklar arasında ne kadar gidip gelirsek, bir tren yolculuğunun birbirini anca ufukta görebilen iki şehir arasında mekik dokuduğu kadar da insanların içindeki saf aşkı trenin içindeki sohbetlerin maneviyatlarıyla değil, trenin fiziksel hareketinin bize cinsel mekanizmaları hatırlatmasıyla yorumlama isteği duyarız. Hiç kimse şimdiye dek yok olan bu şehirleri bulamamış olabilir. Fakat sevgi de kimin kesin olarak bulduğunu bilemediğimiz sonsuz bir olgudur.

İçinizdeki manevi acıyı, özlemi, sevgi tohumlarını bir anatomi uzmanıymışcasına vücuduna haşretmek istediğiniz insan, girmek için zar zor izin alabildiğiniz bir heykel müzesinde anlamsız gözüken ama pek çok sanatçıya ilham olmuş bir heykel gibi durur. Bu heykele pek çok kişi sadece bakıp geçmektedir. Siz ise sadece ona odaklanmışsınızdır, yontulmuş bütün detaylarına, çukurlaşmasına sebep olmuş bütün yaşanmışlıklarına, hormonlarının salgıladığı bütün stimülasyonlara hayatınız boyunca maruz kalmak istersiniz. Ona yazgılı olmak istersiniz. Yazgının skalası, cinsiyettir. Homoseksüel, heteroseksüel, transeksüel gibi etiketlerle doğmayı seçemediğiniz hayatta seçmeye zorlandığınız tercihlerle başbaşa bırakılmışsınızdır. Bir zamanlar Lut Kavmi'nin tam ortasında helak olma ihtimaliniz varken, siz, duyduğunuz sevginin cinsiyetsizliğiyle helak olmayı çoktan göze almışsınızdır. Aşk da zaten başlı başına bir helak olmadır.

Sevginin konuştuğu dil kıskançlıktır. Fakat tam da bu noktada Yunan mitolojisindeki "Arkana bakma!" tabusu önünüze kocamaaan bir duvar gibi çıkar. Çünkü Orpheus'a Eurydike'yi kovalarken "Arkana bakmayacaksın, asla bakmayacaksın arkana Orpheus. Dönüp bakarsan, Eurydike'yi bir daha hiçbir zaman kavuşamayacak şekilde kaybedersin." denmiştir. Oysaki geçmiş, insanın şimdiki zaman tarlasını süren en iyi arkadaştır. Duygular zaman çiftçisiyle nadasa bırakılır. Kendimden örnek veriyorum, geçmişimizdeki kadınlarla yaşadığımız duygulanımlar aslında bir Doğu dininde yüzleri bambaşka biçimlere bürünebilen Tanrıların aldığı yüz ifadeleri gibidir.

Durmayan şimdiki zamanınızda aradığınız kayıp kadınlar, kayıp yaşanmışlıklar, kayıp duygulanımlar sizin önünüze beceriksiz bir eskizmişcesine çıkarılır. Geçmiş, şimdiki zamanken size pek çok şey vaat eden manevi ihtiyaçlarınız, sanal olmayan şimdide sadece birer kuklaya dönüşmüştür. Kukla ustasının adı ise bilinçaltıdır. Önünüze sürekli buruşturup atmalık eskiz kağıtları atılır. Kıskançlık öyle bir şeydir ki, kendinizi bu yırtıp attığınız düşünce eskizlerinin bile yanyana gelip sevgi bağı kurmasından işkillendiğiniz bir girdabın içerisinde buluverirsiniz.

Göz bebekleriniz anneleri için ağlar, maruz kaldığınız anlık hayat kesitleri, kimya deneylerindeki tüplerin içinde bilinmeyen ve her an patlamaya hazır bekleyen reaksiyonların ruhunuzun kıskançlık haznelerini doldurmasıyla birlikte adımlarınıza karışır. Onlarla birlikte alnınızın yerçekimine yenildiği nafile secdelerde, inandığınız Tanrı'ya yakarırsınız, onlarla birlikte gece kulübünde günahı dost edinirsiniz, onlarla birlikte rulet masasında Hegel'in diyalektiği üzerine kırmızı-siyah renklerle kanka olursunuz. Fakat hayat da zamanın alışkanlıklarla dolup taştığı kadar vardır ya, işte hayata hologram ellerinizle dokunmak istediğiniz her düşünce parçacığında karşınıza pek çok kez çıkacak olan 0 sizin esas sentezinizdir. Bu yüzden O ile 0 arasında bu kadar benzerlik olmasına da şaşılmaması gerekir. 0, O’nun çocuksu yanaklarından biraz sıkılmış versiyonudur. Biz, O’nu ne kadar seversek, 1’e değil daha çok 0’a ulaşırız.

İnsan, arkasına bakmadan duramaz. Çünkü insan bilmediğine bakmayı sever. Bir daha hiçbir zaman kavuşamayacak şekilde kaybedeceğini bilmesine rağmen arkasına bakmaya devam eder. Çünkü insan Tanrı değildir. İnsanın önünde ve arkasında ne varsa hepsini bilen bir Tanrı varken, insanın cüzi bakışları Proust'un zaman hiyerarşisine -yani boşa geçirilen zaman, kaybedilen zaman, ele geçirilen zaman ve yakalanan zaman- takılır. Engelli bir koşu gibidir zaman, her engelde insan bir dahaki engeli nasıl aşacağını daha iyi öğrenir. Gözyaşlarıyla doğmuştur, gözyaşlarıyla ölecektir. Yediğim çiğköftelere bile avucumun içi kadar acı koyulurken, 25 yıllık acısız hayatımda en sevdiğim kitap olan Robert Musil'in Niteliksiz Adam 1'ında
"Modern insan klinikte doğuyor ve klinikte ölüyordu: O halde aynı zamanda bir klinikte yaşamalıydı!" şeklinde bir alıntı vardır. İşte, modern insanın kliniği de aşk çıkmazıdır. Aşk çıkmazında doğup aşk çıkmazında ölüyor, aynı zamanda da aşk çıkmazında yaşıyordu insan. Herkese göre bir aşk vardı ortada fakat insan önüne bakmayı bilemediği için arkasından da kurtulamıyordu. Kayıp zamanın izinde tamlamasına kayıp aşkın izinde, kayıp paranın izinde, kayıp günahın izinde, kayıp başarının izinde koyduğu için insan, insanlığından çıkıyordu. Birileri için yaşıyor, başka birilerine zeki görünüyordu. Kendisini ararken zamandan oluyordu. Cenneti arzularken cehennemi giyiyordu. Yozlaşıyor, izole oluyor, sahteleşiyordu.

Yıllarca birbirini göremeyecek olan insanlar, anılarının ortaklığından ötürü birbirinden vazgeçemez. Beraber gezilmiştir deniz kıyıları, beraber bakılmıştır tablolara, beraber doğa yürüyüşleri yapılmıştır. Artık ellerdeki epiteller dost olmuştur. Parmak çizgileri, aşıklara göre, tez ile antitez, adenin ile timin, siyah ile beyaz gibidir. Anlamı birbirlerini tamamlamakta ve senteze ulaşmakta arayan fakat birbirlerini tamamlamadan da çelişkili bir anlam arayışına sürüklenen de yine, nitelikli dış uyaranların niteliksizleştirdiği insanların boş ve hayal kırıklığıyla sonuçlanacak olan heveslerinden başka bir duygulanım değildir. Beyhude olduğu aşikardır. Zaten insan, zamanını boşa geçirdiği kadar da onu yakalamak ister. Kederlerin için ne kadar derin bir kuyu açarsan sevgi susuzluğuna ilaç olabilecek derin bir potansiyel su kuyusu sahibi olman da o kadar kolay olur. Her şey senin için be insan. Sadece acı çekmen yeterli, çünkü Proust da acıya karşı boynunu heybetli bir Yunan Tanrısı'na eğermiş gibi sunmuştu:

"Sözü en çok dinlenen hekim hastalıktır; iyiliğe, bilgiye söz veririz sadece; acıya ise boyun eğeriz." (s. 145)

"İnsanların sevgisinden ne kadar az şey beklenebileceğini görüyordu, buna boyun eğmişti. Bundan ötürü acı çektiği oluyordu tabii." (s. 346)

"Hayata hala bağlıydım, ama hayattan artık acıdan başka şey bekleyemeyeceğimi biliyordum." (s. 510)

Biliriz ki Marcel Proust da bir zamanlar kendi ruhunun epitellerine uyabilecek bir kadın arayışındadır. Ama isteklerine bir türlü cevap alamadığı için latent eşcinselliğe kadar giden bunalımlar yaşamıştır. Nedendir bilmem fakat atan bir kalbi, düşünen bir beyni, seven bir mizacı olan herkesin Proust okuması gerektiğini düşünürüm. Çünkü Proust da zamanınızı boş geçirmenizi istemez. Kendi gözlerinizle Proust'un dünyasına değil, Proust'un gözleriyle kendi dünyanıza bakabildiğiniz sürece siz de geçmişinizde o unutamadığınız ve uğruna kıskançlıklar yaşayıp ortamlarda sevginizi sakındığınız, birilerine yaranmaya çalıştığınız, Eurydike için Orpheuslaştığınız kadar "zaman" olursunuz. Seçim ise size ait, bir insana mı ait yoksa zamana mı ait olmak istiyorsunuz?

Kim bilir... Sodom ve Gomorra'yı bulduk mu bilinmez. Fakat belki Proust da aşkının sarhoşluğuyla helak olmak isteyen bir adamdı. Olabildiğince cinsiyetsiz, olabildiğince sahtelikten uzak, bir elektrik akımı gibi ani ve gerçek bir sanatın karşısında olduğunuzu bildiğiniz zaman hissettiğiniz, hayatınız boyunca etkisinin geçmeyeceğini düşündüğünüz kısmi bir manevi felç gibi:

"İnsanı çarpan bir elektrik akımı gibi aşklarım da beni çarptı; onları yaşadım, hissettim, fakat görmeyi ya da düşünmeyi asla başaramadım." (s. 519)

Eğer bu klibi de izlerseniz Sodom ve Gomorra'nın ne anlatmaya çalıştığını anlayabilirsiniz:
https://youtu.be/UBDjTtLdgkg
524 syf.
·10 günde·9/10
"İnsan ne de olsa daima biraz kabahatlidir”
Camus

İnsan ne de olsa daima biraz kendisinin dışındadır.

İnsan ne de olsa daima biraz sahtedir.

İnsan ne de olsa daima biraz kibirlidir.

İnsan ne de olsa daima biraz sevmekten uzaktır.

İnsan ne de olsa daima biraz yalnızdır.

İnsan ne de olsa daima biraz umutsuzdur.

İnsan ne de olsa daima biraz sapkındır.


İNSAN NE DE OLSA DAİMA BİRAZ HELAK OLUR.



Böyledir ey insan. Bu göstergeler 524 sayfanın içinde geçmedi sadece. Onları bizzat yaşadık ve gördük, kimi zaman kabullendik de… Her gün milyonlarca detay arasında buhar oldu birçoğu; ama asla üzerinden bir kez daha geçilmedi. Yukarıdaki kelimelerin binlercesi her dakika, hatta her saniye müthiş bir hızla yaşanmıyor mu? Bir kuş görünümüyle yeryüzünde kırıntı kadar yer kaplayan insanların, dağları yaratırcasına kabaran kibirlerine fazlasıyla şahit olmadık mı? Modern zamanların ultra lüks ve süper kahraman dayatmasını olabildiğince gözümüze sokan çığırtkan hayatları izledik hayretle; Kimileri ezildi güç getiremediğinden, kimleri ise, o yapay hayatların coşkusunu yaltaklanarak hissetmeyi tercih etti. Bu müthiş cehaleti her zaman küçük bir azınlık fark edebildi sadece: Öyle ya, sığındığımız sayfalar ne de olsa daima biraz uçurumdan kurtarabilirdi!


Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde coşku ve tutkuların ilkbaharıydı. Sodom ve Gomorra ise sonbaharın hüzün sayfaları... Roman boyunca Marcel'in kıskançlık sendromları ve bekleyişlerini okuruz. Onun bu aşırı duyguları sevgi ve aşk olarak tanımlanır, ancak bilinenin aksine anlatıcı mutlak bir sahiplenme dürtüsü içindedir. Tumturaklı, pohpohlayan ve bayağı ifadeleri, elde etme düşüncesinden ileri gelir. Bu sebeple, ümitsizlik ve vazgeçme noktasındaki bekleyiş, müthiş bir korkuyu pençeler. Marcel’in, sevgisi o boyuta ulaştırmıştır ki, karşısındakini vazgeçilmez, bulunamaz olduğunu ilan edercesine duygularını tanrılaştırır. Eski ‘ben’ yani gerçek olan aranır daima. Çünkü zamanın yaşanmışlığı içinde potadan geçirmediği ‘eski ben’ anın ben’inden daha gerçek -saf- ben’dir. Kelimelerin geçirdiği evrim bile etimolojik metinlerle süslenir; dünü ve bugünü kavrarız. Kendi hayatının dışında, bütün bir dünyanın derin sularına kürek çekilerek dün ve bugünün yeniden kurgulanması, Bergson’un Dureé felsefesinin zeminine denk gelir. Anlatıcının rüya ve anıları yine es geçilmez bu seride de. Madlenin çaya batırılmasıyla çocukluğunu, yani geçmiş zamanı duyumsayan anlatıcının büyükannesi ile olan anıları depreşir birçok satırda. Zaman bölünerek sürekli geriye dönüşler (hatırlayışlar) gerçekleştirilir. Sevdiğimiz şeyler bizimle birlikte değişir der Tanpınar, ve ekler: “onlar daima hayatımızın zenginliği olarak içimizde yaşarlar. Diğer serilerde gördüğümüz “anımsama”ların izleri bu kitapta da devam eder. Proust bu romanda önceki serilerde kullanmış olduğu bütün temaları yeniden ele alıp işlemiştir: Aristokratların monden yaşantıları, salon toplantıları, eşcinsellik, aşk, unutma ve ölüm sonrası yas vb.
Charlus, Sodom’un ve eşcinselliğin simgesi olmuştur bu romanda. O kadar ki eşcinseller bahis konusu olduğunda “Charlizm” deyişi kullanılır. Ritüellerin ya da zamanın siyasi ortamının -Dreyfus Davası- insanların ruhunda oluşturduğu başkalaşımı tüm çıplaklığıyla görürüz Sodom ve Gomorra’da. Öte yandan anlatıcının en çok gözlem yaptığı kitabı bu olmalıdır; son derece kibir kokan cümlelerle, Ruskin’in zeka öngörüsünü benimsemiş olan anlatıcı, retinasına giren karakterleri, zeka kriterine tabi tutan analizlerle sıralar, göz, burun ve suretin zeka üzerindeki etkilerinin yer aldığı büyük perdenin öngörüleri, Proust’un gözlemci kimliğini, yani bu eserin bir başka kısmını oluşturur.


“Benim gözümde nesnelere değer kazandıran izlenimler, başkalarının yaşamadığı veya önemsiz diye hiç düşünmeden bir kenara attığı duygular oldukları ve dolayısıyla, bu izlenimleri ifade edebilsem bile ya anlaşılmayacakları ya da küçümsenecekleri için, onları kullanmam imkansızdı (…)”


Ölmek, mahvolmak” anlamına gelen helak, dini bir kavram olarak, fert ve toplumların yok edilmesi suretiyle cezalandırılması demektir.* Helak olmak sadece gökten yağan taşın meydana getirdiği yok olma durumu değildir. Sodom ve Gomorra gibi kavimlerin helak oluşları şüphesiz ibretlik gerçeklerdir. Romanda geçen Tristie ve Cherbourg şehirlerinin eserde “lanetli” olarak geçmesi Proust’un Sodomist şehirlerinin bir diğer simgesi olarak kabul edilir. Bu kitaba dair eleştireceğim tek nokta varsa, anlatıcının 'biz' zamiri olurdu. "Öyle ki (...) yaşarız, yapmayız, kabul etmeyiz" minvalinde olan cümlelerin fazlalılığı, bu hususta dikkat çeken tekrarlardan biriydi. İşbu kitap zaten tekrarların tekrarları anlatısıdır aslında...


Kâinatta her varlığın bir sebebi olduğuna inananlardanım. Bir akbabanın tabiat çöpçülüğü, bir sırtlanın aile hiyerarşisi içindeki 'sosyal' örneği, bir farenin tıbbi deneylerdeki en önemli araç olması gibi sıralayabileceğimiz "nedenler", insanoğlunun altüst ederek cehenneme çevirdiği dengeye ahenk katmak içindir.
Öyle ki bazıları, (Proust öykünmesi) dünyada yaşadığını zanneden insanların birçoğu, aslında başkaları için yaşarlar. Asla yalnız kalmayı bilmeyen kitleler tefekkürün ne demek olduğunu kavrayabilmiş değillerdir. Kendi varlığını dahi sorgulamayan zihinler, bir köstebek gibi gözleri yarı açık gezerler ve bütün ihanetler, bütün yaltaklanmalar ve bütün egolar, "benim bir sebebim yok" diye bağırırcasına kendilerini ilan ederler. İnsanoğlu hatasız olamaz denilir, doğrudur, ancak hatalar kümesi içinde tek bir doğruya rastlamak o kadar ender olagelmiştir ki, bu iğne deliği bile olsa, insan pik noktayı bulmuş gibi bir sevinç yaşar!


Hayatımız, tıpkı Marcel'in hikayesi gibi nedenler silsilesi üzerine kurulu yazgılardan ibarettir. Bir şeyi gerçekten isteriz, ona ulaşmak için her şeyden vazgeçerek kendimizi adeta adar duruma geliriz. Yollar kesiştiğinde, duygular kozasının gerçekliğine inanmaya başladığımızda karşımıza çıkan gerçek, bir porselen gibi kırılmalara yol açar. Bu dağılmalar öylesine şiddetlidir ki, artık hiçbir şey kavranamaz olur. Her şey bittiğinde, hiçbir şey beklenmediğinde, her şeyin ve hiçbir şeyin 0 noktasında, insan artık alışır, yüzlerce kitabın veremeyeceği gücü, yeninden yakasından bulur. Şer kavramı nelere galebedir ve nelere açıktır...


Marcel'in yaşadığı kuşku ve şüpheler, tıpkı Albertine'in sahteliği gibi sevginin gerçek boyutunu göstermez. Albertine'in uyandırdığı sürekli ve sancılı güvensizlik yeterince kavranılmasına rağmen umut kapısını açık bırakır Anlatıcı. Bu kitabı iki kelimeyle tarif etsem kesinlikle "Kaçışların Hazzı" derdim...
Coğrafya kaderdir demişti İbn Haldun, yüzyıllar önce... Öyle ya, hazin sonları gelene kadar bulundukları yeri yadırgayan sapkın bir Sodom kenti vardı ortada...


"Bu gemiyi tanrı bile batıramaz" demiştiniz;
Size hayranlık duyularak bakılan bedeniniz ve zekanızla birlikte tüm şatafatınız, sahteliğiniz ve kendinizden başkasını hiçe sayan yapay ruhunuz büyük bir kayaya çarparak derin sulara gömüldü ve hiçbir zaman hatırlanmadı. Karanlık karanlığa mahkumdu, öyle değil mi?


Sodom ve Gomorra bugün halen gizemini koruyan bir şehir. Cinsel haz anında veya başka işlerle uğraşan insanların bela ile gelen heykelimsi görüntülerini hepimiz biliriz. Taşlaşmış insanları aramaya lüzum yok, onlar canlı olarak aramızdalar ve helaklarını yavaş yavaş, taksitle yaşamaktalar.
160 syf.
·Puan vermedi
ÇÜNKÜ HERKES ÖLDÜRÜR SEVDİĞİNİ..

Dikkat bu bir kitap değildir!

Ve işte karşınızda insanlık tarihinin yazılmış en kederli en tutkulu ve en derin aşk mektubu.
(de profundis fransızca da derinlerden gelen demektir)
İşin ilginç yanı bu mektupların bir erkek tarafından başka bir erkeğe gönderilmesidir. Eğer bununla ilgili bir ön yargı oluşturduysanız ve ön yargı aşılamaz bir duvar ise kitabı okumanızın hiç gereği yok. Ama hem tarihi bir olaya hemde oscar wilde’ın yüreğinin derinliklerinden gelen muhteşem kelimelerle kağıda dökülmüş, duyguların ihtişamıyla donatılmış ve benim gibi realist bir taş kalpli adamın bile içini sızlatmış bu kitaba kayıtsız kalmak istemiyorsanız derhal Rosa Hakmen çevirisi ile okumaya başlayınız..

——————————————————

Daha önceki Dorian gray’in portresi incelememde oscar wilde için sonun başlangıcı demiştim, de profundis de adeta oscar’ın hayatının son dönem özetini ve finalini anlatıyor.
Lord alfred douglas’a hitaben yazılmış mektuplar 1908 yılında yayımlanmış ama tamamlanmış uzun versiyonu meslektaşı ve yakın dostu olan nobel ödüllü yazar Andre Gide’ın harkulade önsözü ile 1949 yılında kitap olarak piyasaya sürülmüştür.

-READİNG ZİNDANI-

Oscar 1895 yılının kasım ayında ahlaksızlık suçlamasıyla reading cezaevine gönderilmiştir. Reading cezaevi britanyanın genellikle idam mahkumlarının kaldığı ve çok ağır insani şartları olan bir hapishaneydi. Oscar burda döşeksiz tahta yatakta yatıyor, diğer mahkumlarla birlikte tek sıra halinde hergün bir saat avluda yürümesine izin veriliyordu. Mahkumların birbiri ile iletişim kurması yasaktı. Çok az yemek verildiği için mahkumlar sürekli bir açlık içindeydi. Ve yine çok az uyumalarına izin veriliyordu. Ayrıca hijyenik koşullardan ötürü sürekli başta dizanteri olmak üzere hastalığa yakalanıyorlardı. Oscar günde 1800 metre, yirmi dakikada bir beş dakilalık mola ile rampa çıkar gibi her gün altı saat ayak değirmenine bağlanıyordu. Koşullar oscar için öyle kötüydü ki bununla ilgili cezaevi yöneticisi nelson, oscar’ın yakın dostu Robert ross’a aynen şöyle söylemiştir; “ağır koşullara alışkın olmayan her mahkum gibi oscar’da iki sene içinde ölecektir”

—————————————————————

Sofistike bir yazar, şair ve sanatçı olan oscar’a cezaevi koşullarının yanı sıra kaleminden ayrı kalmakta çok koyuyordu. Cezaevi tüzüğü gereği mahkumlara oyun, roman ve makale yazma izni verilmiyordu. Ama mektup yazma izinleri vardı. Sanatını icra edmediği bu dönemde yazdığı mektuplar oscar’a adeta can suyu oluyordu. Hücresinde tek başına kalan oscar’a hergün mürekkep, kalem ve kağıt veriliyordu, çok sıkı incelemelerden sonra cezaevi kurallarına uygunsa, mektupları dostu robert ross’a teslim ediliyordu.
Şahsi kanaatim ve yaptığım araştırmalar robert ross’un pek güvenilir biri olmadığını gösteriyor, zira bazı kaynaklara göre mektuplar hiçbir zaman lord alfred douglas’a ulaştırılmadı. 1908 yılında mektupların derlenip ross tarafından kitaplaştırılması da rober ross’un mektuplardan ticari bir fayda sağladığını gösteriyor..

PEKİ NE VAR BU MEKTUPLARDA?

Oscar’ın douglas’a duyduğu aşkın ve tutkunun zamanla nasıl acıya ve ızdıraba döndüğünü görüyoruz genel olarak.
Hedonist yaşam tarzını sanatına sürekli karıştıran oscar, ki bunu zaman zaman okuyucuyu ve izleyiciyi eğlendirerek yapmıştır, bu sefer bambaşka bir şekilde karşımıza çıkıyor. İçindeki sanat aşkıyla değil bulunduğu koşulların çaresizliği ile, yüreğindeki saf üzüntüyle yazıyordu.
Gerçi her ne kadar yazdıkları gerçek hisleri ve yaşamının dramatik kesitleride olsa, bunu herzamanki muhteşem cümleleriyle kağıda döküyordu. Mektuplar acısını ve üzüntüsünü yansıtan oscar, mektuplar ve kitaptaki sayfalar ilerledikçe bizlere hayatının son demindeki olgunluğu ve dinginliği gösteriyor, tüm uçarı yönlerini kaybettiğini ve başına gelenlerin kaderin cilvesi bağlayan duruş gösteriyor, hatta cezaevi sonrası mütevazi hayallerini yansıtmayı ihmal etmiyordu.

-LORD ALFRED DOUGLAS-

Dougslas’a duyduğu büyük aşkın onda yarattığı depremi ve duyduğu acıyı yazan oscar, aynı zamanda douglas’a sık sık sitem etmeyide ihmal etmiyor, ve ne kadar seviyesiz, kötü kalpli ve bencil biri olduğunuda haykırıyor. Hayatının en büyük talihsizliği olduğunu, ilişki içinde sürekli iç sesinin kendisine “ondan kurtulmalıyım” dediğini hatırlatıyordu. Oscar Kitabın bir bölümünde douglas için şu ifadeleri kullanmıştır; “iki kişinin birbirini anlayarak buluşabileceği seviye en alt noktadır. Biz seninle bataklıkda buluşabiliyorduk”
Peki bu kadar zeki biri olan oscar nasıl bu hale geldi?
Çünkü ona duyduğu sevgi ve aşk hem çok derindi hemde tüm şımarıklığı ve kayıtsızlığına rağmen douglas her seferinde oscar’ı bir şekilde hayatında tutmakta ısrar ediyordu.
Ama bu ısrar oscar’ın hayatına mal oldu.

-FİNAL-

Oscar yaşadığı süreçten öyle etkilendi ki, reading zindanı baladı kitabında da bu etkinin izlerini görmek mümkün.
Oscar’ın cezaevi anılarına ilişkin, bir hücrede Dante’nin kitabını bulduğunda, beni en çok etkileyen ironik sözlerinden biride şu oldu; “florentine’in yüzyıllar önce sürgünde çektiği acının, bugünki bir cezaevinde sıradan bir mahkumun acısını hafifletmesi bana tuhaf ve hoş göründü”

Ayrıca oscar’ın tahliyesinden kısa bir süre sonra hapis yasası ile değiştirilen cezaevi koşullarıda oscar için büyük talihsizlikti.

Cezaevine giden süreci, ordaki kasveti, çektiği acıları, duygularının nasıl yıprandığını, ruhunun derinliklerinde yanan ateşi ve başına gelen tüm felaketleri, nasıl olgunlukla dinginliğe çevirdiğini ve tüm yıkıntıların arasından böylesine büyüleyici bir eserin nasıl çıktığını görmek istiyorsanız kitabı okuma listenize ekleyiniz.

KESİNLİKLE MUTLULUK DEĞİL İSTEDİĞİM. SADECE ZEVK! ÇÜNKÜ İNSAN HER ZAMAN EN TRAJİK OLANI İSTEMELİ!!
359 syf.
·Beğendi·10/10
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

İŞBU İNCELEME 1 MAYIS' TA "ÇALIŞTIRILAN İŞÇİLERİMİZE" İTHAF EDİLMİŞTİR...

Selamın kavle Cimcimeler ve hormonlu Cin Aliler.. Hiç uzatmadan hemen bodoz konuya girmem lazım .. Mazot yüklemesi yapıcam zamana karşı yarışıyorum çünkü.. Akşam kaçamak bir "KANGAL ON THE MANGAL "(KOH KOH KOH =) ) tribine koşucaz .. Bünyeyi neş' e ile doldurup yarına moral depolamam gerek falan fıstıKh (anladın o "k" harfini!! ) ..

Bu incelemeyi niçin yapıyorum .. ÇÜNKÜ BUGÜN 1 MAYIS !! Bugün EMEĞİN günü .. Bugün çalışanların günü .. Haketmesine rağmen hakkını alamayanların günü .. Peygamberin , "alnının teri kurumadan hak sahibine HAKKINI VERİNİZ" demesine rağmen , ceza sahası dışından abanılan topun üst direkte patlayıp outa çıktığı gibi gerçek hayatlarını banka kredilerine ipotek edenlerin , hayata teğet geçenlerin , 1 günlükte olsa hakedilmiş mutluluktan sekenlerin , ateşleri kucaklayıp serden geçenlerin günü bugün .. Bugün kendim memur statüsünde olmama rağmen ben izinliyim fabrikada İŞÇİLER çalışıyor.. Anlamazlar gerçi ama biraz da onlar için , onların davası için kanlı topuzu savuran ellere , DEMİR ÖKÇE' ye dur demiş Eduardo Galeano için yazıyorum..Hugo Chavez ' in , koltuğunun altına sıkıştırdığı bu kitabıyla Barack Obama'yı tavlada 5-4 kaybetmiş (bilenler bu 5-4 mevzusunu bilir.. bilmeyenler de sorarsa söylerim özelden =)) cicoz PEMBO kıvamına sokan bu muhteşem adam için yazıyorum .. Ezildiğinden haberi olmayan karbon kağıdı aromalı bünyeler için yazıyorum .. İnceleme uzun .. Baştan anlaşalım .. Okumayacaksan İşte Hendek İşte Deve .. Sonradan zırlayan birini görmek istemiyorum ..

Kimdir bu Eduardo Galeano ?

Kolomb denen keferenin Amerika' yı keşfinden ve kıtaya adını veren Americo Vespucci ' nin buranın yeni bir kıta olduğunu söylemesinden yıllar yıllar sonra 3 Eylül 1940 günü Uruguay ' ın başkenti Montevideo ' da dünyaya gelen ve rivayetlere göre doğar doğmaz GOL diye bağıran şahsın adı Eduardo Galeano =)) .. Bu gol mevzusu önemli çünkü bu küçük Latin Amerika ülkesinin dünyada pek çok ilklere imza atmışlığı var .. Bunlardan biri de ilk Dünya Kupa' sının yapıldığı ülke ve bu kupayı ilk kaldıran ülke olması .. Dolayısıyla bir futbol aşığı kendisi .. Yalnız hiçbir dönem istediği randımanı alamamış olacak ki meşin yuvarlağın ardından koşmayı bırakıp , kağıtlara yönelmiş .. Babası evi geçindirmek için kendi alın teri ve arada oynadığı futbol bahisleriyle ev geçindiren bir birey.. Bu yüzden bolluk bereket içinde değil yokluğu hücresinin her zerresine dek hissederek büyümüş..Sadece yazar olarak düşünmeyin siz onu ..Dedim ya kağıtlara yönelmiş diye.. Resim yapmayı da çok seviyor .. Bu yüzden ilk siyasi karikatürünü o dönemdeki iktidarın haftalık yayımladığı "EL SOL" dergisine satmış..Tabii o dönemler sosyalizmin gürlemeye başladığı yıllar .. Küba resti çekince bunlar da bir heyecanla basıp gidiyorlar Küba'ya.. Anılarından okuduğuma göre burda bir perküsyoncu ile tanışmış .. Ama adam olayın piri hakikaten..Nasıl böyle çalabiliyorsunuz diye yaklaşıp sorduğunda , "Yalnızca "ELLERİM KAŞINDIĞI ZAMAN ÇALARIM" cevabını almış..Ve kitaplarından anladığım kadarıyla tüm yazılarını cidden "ELLERİ KAŞINDIĞI" zaman yazmış haksızlıkların üzerinde kaşıyabileyim onları diyerek..Sadece yazarlıkta değil , hayata ilk atıldığı dönemlerde banka memurluğu , fabrika işçiliği ve fatura tahsildarlığına kadar yapmadığı iş kalmamış.. dolayısıyla SÖMÜRENİ DE SÖMÜRÜLENİ DE gayet iyi gözlemlemiş.. Yazar olduktan sonra düzenli yazmak zorunda kalınca hiç istemediği alanlarda da yazmak zorunda kalan Galeano' nun şöyle de muhteşem bir sözü var .. Diyor ki ,

- ZATEN YAZI , İNANMADIĞIN DÜŞÜNCELERİ YAZMANI ASLA AFFETMEZ . İNAN BANA YAZININ İNTİKAMI, İNTİKAMLARIN EN KORKUNCUDUR.

Meali : Kendi değerlerini maddiyatla bir tutup , "yeşiller" için yazmamış. Kantarın her daim kendince doğruların bulunduğu kefesinde yeralmış.

Az da bu kitap üzerinden devam edeyim anlatmaya .. Ama ondan öncesinde safları belli etmek adına dostu düşmanı da tanıtmam gerek ..Evo Morales' in şöyle bir lafı var ki üstüne zerre ekleme yapamazsın ..

"Darbe olmayacak tek ülke ABD, çünkü orada ABD Büyükelçiliği yok."

İşbu kitap, bu aforizmanın kitaplaştırılmış MANİFESTOSUDUR!!! Şili ' de katledilen Salvador Allende ' nin yeğeni olan yazar İsabel Allende ' nin ülkeden kaçarken valizine , Latin Amerika ' da tutuklanan tüm sol görüşlü yazarların zulasına kattığı bir başucu kitabı bu.. 90 günde yazıp tamamladığı bu efsane kitapta, "LATİN" Amerika' nın keşfinden başlayıp, nasıl Avrupa' nın ve Amerika Birleşik Devletleri' nin SÖMÜRGESİ haline geldiğini , uçsuz bucaksız doğal zenginliklerine karşın nasıl fakirleştiğini anlatır size Galeano.. Ezilenleri ,daha doğrusu taşeron sistemle köle haline getirilen işçileri , işçilerin hakkını peşkeş çeken kodamanları , yapılan haksızlıkları , hukuksuzlukları anlatır bu kitap.. Hani tabiri caizse gözü yaşlı mazlumların serzenişidir.. İşte bu yüzdendir ki bu kitap , KENDİ MEMLEKETİ URGUAY DA BUNA DAHİL OLMAK ÜZERE İSTİSNASIZ DARBE OLAN TÜM LATİN AMERİKA ÜLKELERİNDE YASAKLANMIŞTIR .. Doğruyu söylediği için dokuz köyden kovulmuş Urguay' daki darbeci komita tarafından pasaportu elinden alınarak sürgün edilmiştir .. İsmi ölüm listelerine dahil olmuştur .. Lakin susturulamamıştır..

Diyorum ya bugün 1 Mayıs .. Sizler için bunları yazan ,cesur yürekli , doğru düzgün , dürüst ahlaklı "İNSAN" gibi insanlar da var .. Sadece bilin istedim .. Ne mi yazdı ? Al sana bir kaç alıntı ..

*"Brezilyalı bir işçi , Fransız bir işçinin bir saatte kazandığı parayı kazanmak için iki buçuk gün çalışmak zorundadır.Kuzey Amerikalı bir işçi, Rio de Janeiro 'da çalışan bir işçinin bir aylık ücretini , on saatten biraz fazla bir sürede kazanır.YineRio de Janeirolu bir işçi , sekiz saatlik bir iş gününde , bir İngiliz ya da Alman işçisinin yarım saatte kazandığından daha az ücret alır."

*"Bundan yüzyılı aşkın bir zaman önce Guatemalalı bir dışişleri bakanı şu kahince sözü söylemişti:
- 'DEVANIN , DERDİN KAYNAĞI OLAN ABD' DEN GELMESİ, BENİ PEK ŞAŞIRTIR DOĞRUSU.' "

*"Bolivya yerlileri 1952 ' de yapılan devrimle haklarına kavuşuncaya kadar "pongolar" köpeklerle bir arada uyur, köpeklerin yemek artıklarıyla beslenir, beyazlarla konuşabilmek için yere diz çökerlerdi.Binek hayvanı yokluğunda yerliler yük hayvanı gibi kullanılmıştı uzun süre.Bugün de Ant Dağları'nın yüksek yaylalarında bir parça kuru ekmek karşılığında dişleriyle bile yük taşıyan yerli hamallara rastlanır."

* "Kuzeydoğuda ilerleme bile ilerici değildir, çünkü bir avuç toprak sahibinin denetimindedir.MUTLU AZINLIĞIN DOYMASI İÇİN YIĞINLARIN AÇLIKTAN ÖLMESİ GEREKİR."

* "...kendi kalayını işlemekten aciz olan Bolivya,buna karşılık,sekiz hukuk fakültesine sahiptir.Bu fakülteler seri halde,yerlilerin KANINI EMEN VAMPİRLER ÜRETİRLER."

*"Sömürge soygununda kılıç ve haç yan yana ve omuz omuza yürümüştür hep."

*"Yerliler çalışmaları karşılığında aldıkları birkaç kuruşu, yiyecek yerine koka yapraklarına harcıyorlardı.Bu yaprakları çiğneyerek, yani KENDİ HAYATLARINI KISALTARAK madenlerdeki cehennem hayatına katlanmaya çalışıyorlardı.Yerliler alkol de kullanıyordu; efendileri 'kötü alışkanlıklar'ın yaygınlaşmasından şikayetçiydiler.Günümüzde de Potosi yerlileri AÇLIKLARINI BASTIRMAK VE KENDİLERİNİ ÖLDÜRMEK İÇİN koka yaprağı çiğnerler.Ayrıca , saf alkolle iç organlarını kavurmaya da devam ederler.MAHKUM EDİLMİŞLERİN, ZARARI YİNE KENDİLERİNE DÖNÜK BİR İSYANIDIR BU."


Eveeeet !! İşte bir barut kokulu incelememizin de böylece sonuna geldik..

"HAK" TAN BAHSEDİP , "HAK YİYENLER" ..O çok "korktuğunuz" cehennem için SLAYER bir dönem şöyle muhteşem bir parça yapmıştı .. Oraya gittiğiniz de sizi ızgarada maşayla çevirecek , daha doğrusu pişim sürenizi belirleyecek olanlar hiç ummadığınız "İNSAN"lar olabilir =))

Bu sizler için : "HELL AWAITS"(CEHENNEM BEKLİYOR) !!! 0:43 'ten sonra zebaniler geliyor CİCİŞLER =))

https://www.youtube.com/watch?v=Uxzd6ANDTj8

Bu da benim için .. Ben "ATEŞİ" alayım.. "Mangalda" lazım olacak !!! =))

The "FIRE" to Conquer the WORLD !!!!

https://www.youtube.com/watch?v=QeGQ5RJw2Cg

BAYRAMINIZ KUTLU OLAAAAAA KİKİRİKLER!!!! Selam , sevgi ve BİTMEK TÜKENMEK BİLMEZ bir "İŞSİZLİKLE"...

Yazarın biyografisi

Adı:
Roza Hakmen
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
İzmir, Türkiye, 1952
1956’da İzmir’de doğdu. 1974’te İzmir Amerikan Kız Koleji’ni, 1979’da ODTÜ Ekonomi Bölümü’nü bitirdi. Bugüne değin, başta Cervantes, Marcel Proust, Oscar Wilde, Carson McCullers, Ernest Hemingway, Juan Benet, Nina Berberova, Anthony Burgess, Mircea Eliade, Tama Janowitz, Anne Rice, Mario Vargas Llosa, Marguerite Duras olmak üzere dünya edebiyatının önde gelen yazarlarının yapıtlarını dilimize çevirdi.

Yazar istatistikleri

  • 54 okur beğendi.
  • 24.261 okur okudu.
  • 1.152 okur okuyor.
  • 20.723 okur okuyacak.
  • 573 okur yarım bıraktı.