Roza Hakmen

Roza Hakmen

Çevirmen
8.6/10
1.973 Kişi
·
7.615
Okunma
·
2
Beğeni
·
41
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
Bu sefer incelemeye birkaç zor soruyla başlamak istiyorum. Başkalarının düşünceleri veya fikirlerinin etkisinde kalmadan herkes elini vicdanına koyarak bu soruları içinden yanıtlamaya çalışsın lütfen. Eminim hepinizin bu sorulara vereceği bir takım ezberlenmiş cevapları hafızasında hazır bir şekilde duruyordur. Onları silin hemen. Benim istediğim ise, asıl sizin ne düşündüğünüz veya hissettiğinizdir. Hadi geçelim sorulara:

- Lösemi hastası olsanız ve inancınız size yapılacak olan tedaviyi yasaklıyor olsa hastanenin uygulayacağı tedaviyi reddeder miydiniz?

- İnancınız uğruna ölümü göze alır mıydınız?

- Hayati bir tedaviyi reddetmek intihar olarak nitelenebilir mi?

- Kürtaj yasaklanmalı mıdır? Kürtaj, yaşam hakkının bir ihlali midir? Peki ya, istemediğiniz bir çocuğu dünyaya getirmek zorunda mısınız?

- Çocuğun yaşam hakkı ne zaman başlar? Anne karnına düştüğü anda mı, yoksa tam olarak doğduğu anda mı? Yoksa yasal kürtaj süresi olan 10 haftadan sonra mı?

- Ötenaziye bakış açınız nedir, ülkemizde yasallaşmalı mıdır?

- 2014 yılından beri beyin ölümü gerçekleşen; ancak hem dini hem de yasal anlamda "canlı" sayılan Kenan Işık'a bakış açınız nedir? Sizce öldürülmeli mi, yoksa bu şekilde yaşatılmaya devam mı edilmelidir?

- 16 Ağustos 2018'de Antalya'nın Döşemealtı ilçesinde tali yoldan karşıya geçmeye çalıştığı sırada bir otomobilin çarpması sonrası beyin ölümü gerçekleşen ve ailesinin organlarının bağışlanmasını istediği Aleyna Budanır'a ve organ nakline bakış açınız nedir? Zira Aleyna'nın organlarından, kalbi 24 yaşındaki Burak Zeybek'e, karaciğeri ise 62 yaşındaki Kemal Çevik'e nakledilmişti. İnancınız kan naklini veya organ naklini yasaklıyor olsa Aleyna Budanır'ın kalbini veya karaciğerini reddeder miydiniz? Neden reddedeyim ki, diye sorgulamayın. Zira şahsen tanıdığım ve öldükten sonra organlarının bağışlanmasını kesinlikle istemeyen dindar tanıdıklarım var. Eminim sizin de vardır.

Bu soruları genişletmek ve konuyu sayfalarca uzatmak hiç de zor değil. En azından benim ilgi alanıma girdiği için uzun uzadıya sorular sorarak konuyu derinlemesine inceleyebilirim. Yine de kitabın ana hatlarından uzaklaşmamak gerektiği için sorularımı burada kesmekte fayda görüyorum.

Kitabın konusuna gelirsek, Londra’da yaşayan, Yüksek Divan Aile Hukuku Dairesi’nin en başarılı ve ünlü hakimlerinden Fiona Maye isimli bir hakim, Jack ismindeki eşiyle özel hayatında kriz yaşamaktadır. Eşi Jack onu genç bir kadın için terk etmektedir. Bu noktada hakimlerin özel hayatlarıyla ilgili bir takım bilgilere de yer veren yazar, hakimlik mesleğinin kolay ve zor yanlarını da gözler önüne sermiş. Açıkçası hayatının kısacık bir döneminde hakim/savcı olmayı düşünmüş biri olarak, yazarın hakim Fiona'nın hayatını ve hayatında yaşadığı zorlukları objektif bir şekilde önümüze sunduğunu düşünüyorum. Tam olarak Fiona'nın özel hayatında yaşadığı zorlukları ve sıkıntıları yaşamamak için hakim/savcı olmayı reddetmiştim. Biliyorsunuz ki, günümüzde hakim/savcı olmak için sınava girmek yeterli. Neyse, bu konu sizi sıkacağı için çok da gereksiz ayrıntıya girmeyeyim...

Gelelim kitaptaki asıl meseleye. Fiona özel hayatında yaşadığı sorunlar esnasında kendini Adam Henry davasının hâkimi olarak bulur. On yedi yaşında bir lösemi hastası olan Adam, tedavisi için zorunlu olan kan naklini günah olduğu gerekçesiyle reddetmektedir. 17 yaşında olduğu için annesi ile babasına da bu durum sorulur ve annesi ile babasının da kan naklini reddetmesi ile Adam'ın hayatı inancı uğruna tehlikeye girmeye başlar. Bu noktada, Adam'ın kişisel haklarına saygı göstermekle bu hakları çiğneyerek hayatını kurtarmak arasında kalan Fiona, zor bir kararla karşı karşıya kalır.

Bildiğiniz üzere, bir Aile Mahkemesi'nin çocuklarla ilgili alacağı kararda esas görevi, her şeyden önce çocukların yetişkinliğe ulaştıklarında nasıl bir hayat yaşamak istedikleri konusunda en doğru kararı verebilmelerini sağlamaktır. Yani kısaca amaç, çocukların refahının sağlanmasıdır. Ancak kitabımızda Adam Henry isimli 17 yaşındaki çocuk kan naklini reddetmektedir. Buna gerekçe olarak ise, kendilerinin "Yehova'nın Şahitleri" olmalarını, dolayısıyla kan naklinin inançları gereği yasaklanmış olduğunu göstermektedir.

Yehova'nın Şahitleri'ne göre, kan insanın özüdür. Ruhtur, canın, hayatın kendisidir. Nasıl ki, can kutsalsa kan da kutsaldır. Kan her canlının minnet duyması gereken bir hayat armağanıdır. Kendi kanını bir hayvanın ya da başka insanın kanıyla karıştırmak, kirlenmektir. Tanrının armağanının reddidir. Bu yüzden de kan nakli reddedilmelidir.

İşte bu sebeplerden ötürü, Adam Henry kan naklini reddediyor ve hakim Fiona zor bir kararla karşı karşıya kalıyor. Fiona, ya Adam Henry'nin isteğini reddederek onun iradesine karşı gelerek kan naklinin yapılmasına onay verecek ya da göz göre göre bir çocuğun ölüme gitmesine göz yumacaktır. Gerçekten de düşünüldüğünde zor bir karardır. Devamıyla ilgili ne yazık ki bilgi veremiyorum. Sonucu merak edenlerin pek tabii kitabı okuması gerekiyor..

Kitabın konusu, mesleğimle ve ilgimi çeken konularla yakından ilgili olduğu için, ayrıca Selman Ç. tarafından da tavsiye edildiği için okuma kararı almıştım. Bu noktada Selman Ç.'ye teşekkürlerimi sunuyorum.

Son olarak, kitabın içerisinde ara ara sıkıcı ayrıntılara ve gereksiz hukuki olaylara yer verilmişse de konusu itibarıyla özgün olduğundan kitabı beğendim. İlgi çekici bir konusu ve düşündürücü bir etkisi var. Kitap, bizi aslında üç ana başlıkta düşünmeye davet ediyor: din/inanışlar, hasta hakları ve çocukların özgürlükleri. Ben bu konularda düşünmeyi seven biri olarak, açıkçası okurken yine bir hayli düşündüm. Size de tavsiye ederim, düşünmek güzeldir. En çok hoşuma giden alıntıyla incelemeyi sonlandırıyorum:

"Bir çocuk din uğruna kalkıp kendini öldürmemeli."
İŞBU İNCELEME 1 MAYIS' TA "ÇALIŞTIRILAN İŞÇİLERİMİZE" İTHAF EDİLMİŞTİR...

GALEANO DİYE YAZILIR... MİTRALYÖZ DİYE OKUNUR !!!

Selamın kavle Cimcimeler ve hormonlu Cin Aliler.. Hiç uzatmadan hemen bodoz konuya girmem lazım .. Mazot yüklemesi yapıcam zamana karşı yarışıyorum çünkü.. Akşam kaçamak bir "KANGAL ON THE MANGAL "(KOH KOH KOH =) ) tribine koşucaz .. Bünyeyi neş' e ile doldurup yarına moral depolamam gerek falan fıstıKh (anladın o "k" harfini!! ) ..

Bu incelemeyi niçin yapıyorum .. ÇÜNKÜ BUGÜN 1 MAYIS !! Bugün EMEĞİN günü .. Bugün çalışanların günü .. Haketmesine rağmen hakkını alamayanların günü .. Peygamberin , "alnının teri kurumadan hak sahibine HAKKINI VERİNİZ" demesine rağmen , ceza sahası dışından abanılan topun üst direkte patlayıp outa çıktığı gibi gerçek hayatlarını banka kredilerine ipotek edenlerin , hayata teğet geçenlerin , 1 günlükte olsa hakedilmiş mutluluktan sekenlerin , ateşleri kucaklayıp serden geçenlerin günü bugün .. Bugün kendim memur statüsünde olmama rağmen ben izinliyim fabrikada İŞÇİLER çalışıyor.. Anlamazlar gerçi ama biraz da onlar için , onların davası için kanlı topuzu savuran ellere , DEMİR ÖKÇE' ye dur demiş Eduardo Galeano için yazıyorum..Hugo Chavez ' in , koltuğunun altına sıkıştırdığı bu kitabıyla Barack Obama'yı tavlada 5-4 kaybetmiş (bilenler bu 5-4 mevzusunu bilir.. bilmeyenler de sorarsa söylerim özelden =)) cicoz PEMBO kıvamına sokan bu muhteşem adam için yazıyorum .. Ezildiğinden haberi olmayan karbon kağıdı aromalı bünyeler için yazıyorum .. İnceleme uzun .. Baştan anlaşalım .. Okumayacaksan İşte Hendek İşte Deve .. Sonradan zırlayan birini görmek istemiyorum ..

Kimdir bu Eduardo Galeano ?

Kolomb denen keferenin Amerika' yı keşfinden ve kıtaya adını veren Americo Vespucci ' nin buranın yeni bir kıta olduğunu söylemesinden yıllar yıllar sonra 3 Eylül 1940 günü Uruguay ' ın başkenti Montevideo ' da dünyaya gelen ve rivayetlere göre doğar doğmaz GOL diye bağıran şahsın adı Eduardo Galeano =)) .. Bu gol mevzusu önemli çünkü bu küçük Latin Amerika ülkesinin dünyada pek çok ilklere imza atmışlığı var .. Bunlardan biri de ilk Dünya Kupa' sının yapıldığı ülke ve bu kupayı ilk kaldıran ülke olması .. Dolayısıyla bir futbol aşığı kendisi .. Yalnız hiçbir dönem istediği randımanı alamamış olacak ki meşin yuvarlağın ardından koşmayı bırakıp , kağıtlara yönelmiş .. Babası evi geçindirmek için kendi alın teri ve arada oynadığı futbol bahisleriyle ev geçindiren bir birey.. Bu yüzden bolluk bereket içinde değil yokluğu hücresinin her zerresine dek hissederek büyümüş..Sadece yazar olarak düşünmeyin siz onu ..Dedim ya kağıtlara yönelmiş diye.. Resim yapmayı da çok seviyor .. Bu yüzden ilk siyasi karikatürünü o dönemdeki iktidarın haftalık yayımladığı "EL SOL" dergisine satmış..Tabii o dönemler sosyalizmin gürlemeye başladığı yıllar .. Küba resti çekince bunlar da bir heyecanla basıp gidiyorlar Küba'ya.. Anılarından okuduğuma göre burda bir perküsyoncu ile tanışmış .. Ama adam olayın piri hakikaten..Nasıl böyle çalabiliyorsunuz diye yaklaşıp sorduğunda , "Yalnızca "ELLERİM KAŞINDIĞI ZAMAN ÇALARIM" cevabını almış..Ve kitaplarından anladığım kadarıyla tüm yazılarını cidden "ELLERİ KAŞINDIĞI" zaman yazmış haksızlıkların üzerinde kaşıyabileyim onları diyerek..Sadece yazarlıkta değil , hayata ilk atıldığı dönemlerde banka memurluğu , fabrika işçiliği ve fatura tahsildarlığına kadar yapmadığı iş kalmamış.. dolayısıyla SÖMÜRENİ DE SÖMÜRÜLENİ DE gayet iyi gözlemlemiş.. Yazar olduktan sonra düzenli yazmak zorunda kalınca hiç istemediği alanlarda da yazmak zorunda kalan Galeano' nun şöyle de muhteşem bir sözü var .. Diyor ki ,

- ZATEN YAZI , İNANMADIĞIN DÜŞÜNCELERİ YAZMANI ASLA AFFETMEZ . İNAN BANA YAZININ İNTİKAMI, İNTİKAMLARIN EN KORKUNCUDUR.

Meali : Kendi değerlerini maddiyatla bir tutup , "yeşiller" için yazmamış. Kantarın her daim kendince doğruların bulunduğu kefesinde yeralmış.

Az da bu kitap üzerinden devam edeyim anlatmaya .. Ama ondan öncesinde safları belli etmek adına dostu düşmanı da tanıtmam gerek ..Evo Morales' in şöyle bir lafı var ki üstüne zerre ekleme yapamazsın ..

"Darbe olmayacak tek ülke ABD, çünkü orada ABD Büyükelçiliği yok."

İşbu kitap, bu aforizmanın kitaplaştırılmış MANİFESTOSUDUR!!! Şili ' de katledilen Salvador Allende ' nin yeğeni olan yazar İsabel Allende ' nin ülkeden kaçarken valizine , Latin Amerika ' da tutuklanan tüm sol görüşlü yazarların zulasına kattığı bir başucu kitabı bu.. 90 günde yazıp tamamladığı bu efsane kitapta, "LATİN" Amerika' nın keşfinden başlayıp, nasıl Avrupa' nın ve Amerika Birleşik Devletleri' nin SÖMÜRGESİ haline geldiğini , uçsuz bucaksız doğal zenginliklerine karşın nasıl fakirleştiğini anlatır size Galeano.. Ezilenleri ,daha doğrusu taşeron sistemle köle haline getirilen işçileri , işçilerin hakkını peşkeş çeken kodamanları , yapılan haksızlıkları , hukuksuzlukları anlatır bu kitap.. Hani tabiri caizse gözü yaşlı mazlumların serzenişidir.. İşte bu yüzdendir ki bu kitap , KENDİ MEMLEKETİ URGUAY DA BUNA DAHİL OLMAK ÜZERE İSTİSNASIZ DARBE OLAN TÜM LATİN AMERİKA ÜLKELERİNDE YASAKLANMIŞTIR .. Doğruyu söylediği için dokuz köyden kovulmuş Urguay' daki darbeci komita tarafından pasaportu elinden alınarak sürgün edilmiştir .. İsmi ölüm listelerine dahil olmuştur .. Lakin susturulamamıştır..

Diyorum ya bugün 1 Mayıs .. Sizler için bunları yazan ,cesur yürekli , doğru düzgün , dürüst ahlaklı "İNSAN" gibi insanlar da var .. Sadece bilin istedim .. Ne mi yazdı ? Al sana bir kaç alıntı ..

*"Brezilyalı bir işçi , Fransız bir işçinin bir saatte kazandığı parayı kazanmak için iki buçuk gün çalışmak zorundadır.Kuzey Amerikalı bir işçi, Rio de Janeiro 'da çalışan bir işçinin bir aylık ücretini , on saatten biraz fazla bir sürede kazanır.YineRio de Janeirolu bir işçi , sekiz saatlik bir iş gününde , bir İngiliz ya da Alman işçisinin yarım saatte kazandığından daha az ücret alır."

*"Bundan yüzyılı aşkın bir zaman önce Guatemalalı bir dışişleri bakanı şu kahince sözü söylemişti:
- 'DEVANIN , DERDİN KAYNAĞI OLAN ABD' DEN GELMESİ, BENİ PEK ŞAŞIRTIR DOĞRUSU.' "

*"Bolivya yerlileri 1952 ' de yapılan devrimle haklarına kavuşuncaya kadar "pongolar" köpeklerle bir arada uyur, köpeklerin yemek artıklarıyla beslenir, beyazlarla konuşabilmek için yere diz çökerlerdi.Binek hayvanı yokluğunda yerliler yük hayvanı gibi kullanılmıştı uzun süre.Bugün de Ant Dağları'nın yüksek yaylalarında bir parça kuru ekmek karşılığında dişleriyle bile yük taşıyan yerli hamallara rastlanır."

* "Kuzeydoğuda ilerleme bile ilerici değildir, çünkü bir avuç toprak sahibinin denetimindedir.MUTLU AZINLIĞIN DOYMASI İÇİN YIĞINLARIN AÇLIKTAN ÖLMESİ GEREKİR."

* "...kendi kalayını işlemekten aciz olan Bolivya,buna karşılık,sekiz hukuk fakültesine sahiptir.Bu fakülteler seri halde,yerlilerin KANINI EMEN VAMPİRLER ÜRETİRLER."

*"Sömürge soygununda kılıç ve haç yan yana ve omuz omuza yürümüştür hep."

*"Yerliler çalışmaları karşılığında aldıkları birkaç kuruşu, yiyecek yerine koka yapraklarına harcıyorlardı.Bu yaprakları çiğneyerek, yani KENDİ HAYATLARINI KISALTARAK madenlerdeki cehennem hayatına katlanmaya çalışıyorlardı.Yerliler alkol de kullanıyordu; efendileri 'kötü alışkanlıklar'ın yaygınlaşmasından şikayetçiydiler.Günümüzde de Potosi yerlileri AÇLIKLARINI BASTIRMAK VE KENDİLERİNİ ÖLDÜRMEK İÇİN koka yaprağı çiğnerler.Ayrıca , saf alkolle iç organlarını kavurmaya da devam ederler.MAHKUM EDİLMİŞLERİN, ZARARI YİNE KENDİLERİNE DÖNÜK BİR İSYANIDIR BU."


Eveeeet !! İşte bir barut kokulu incelememizin de böylece sonuna geldik..

"HAK" TAN BAHSEDİP , "HAK YİYENLER" ..O çok "korktuğunuz" cehennem için SLAYER bir dönem şöyle muhteşem bir parça yapmıştı .. Oraya gittiğiniz de sizi ızgarada maşayla çevirecek , daha doğrusu pişim sürenizi belirleyecek olanlar hiç ummadığınız "İNSAN"lar olabilir =))

Bu sizler için : "HELL AWAITS"(CEHENNEM BEKLİYOR) !!! 0:43 'ten sonra zebaniler geliyor CİCİŞLER =))

https://www.youtube.com/watch?v=Uxzd6ANDTj8

Bu da benim için .. Ben "ATEŞİ" alayım.. "Mangalda" lazım olacak !!! =))

The "FIRE" to Conquer the WORLD !!!!

https://www.youtube.com/watch?v=QeGQ5RJw2Cg

BAYRAMINIZ KUTLU OLAAAAAA KİKİRİKLER!!!! Selam , sevgi ve BİTMEK TÜKENMEK BİLMEZ bir "İŞSİZLİKLE"...
Yedi kitaplık Kayıp Zamanın İzinde'nin ilk kitabı Swann'ların Tarafı, oldukça zor bir eser. Çoğu eserin ağırlaşmasına ve zorlaşmasına yol açan "anlatımda yoğunluk" dediğimiz kavram bu kitapta genelgeçer olarak pek fazla yok. Anlatım yalın; yazarın ne dediği anlaşılıyor. Ne dediği anlaşılıyor ama nasıl anlaşılıyor? İşte burada Proust farkını ortaya koyuyor. İnsanın hayalleri karmakarışık bir yapıda olduğu için Proust da anlatımı uzun cümlelerle yapmış. Böyle bir türü ilk defa okuyacaklar için (ben gibi) başlarda oldukça zorlayan bir eser Swann'ların Tarafı. Sayfalar yavaş yavaş çevrildikçe (dikkat edin sayfalar aktıkça demiyorum) anlatıcının cümlelerine alışılmıyor değil elbette ama hayallerle ilgili tasvirler geldiğinde oldukça dikkatli okumak şart. Kitap üç bölüm içermesinin yanı sıra (kitaba o denli dalıyorsunuz ki üçüncü bir bölüm olduğunu ancak o bölüme gelince fark ediyorsunuz) basit olay dizilerini de içeriyor. İlk bölümde anlatıcımız çocukluğu ile ilgili anıları rastgele bir rastlantı dolayısıyla anlatmaya başlıyor. Bu da aslında hayatın değişmez ama bir o kadar da bilinmez bir kanunudur. Kimi zaman en alakasız şeylerden (üstünde düşünsek dahi alaka kuramayacağımız şeyler) bazı yolculuklara çıkarız hayatta. Bu yolculukları oldukça fazla yaşayan anlatıcı hayata dair de bir o kadar yerinde tespitlerde bulunuyor. Eşyaların görünen yüzlerini değil, onların bizde; bizim zihnimizde oluşturduğu anlamı gördüğümüzü, eşyaların da varlığının buna göre değerlendirilebileceğinden bahsediyor. Sokakta yürürken rastgele yanımızdan geçen biri bize bir şey anımsatmıyor ve bizim ona bir anlam yüklememizi gerektirmiyor ise o yanımızdan geçen kişi bizim için aslında yoktur. Çünkü zihnimizde yer etmez. Bu cümleyi okuduktan sonra bir düşünmenizi isterim: "Sokakta yürürken yanımızdan geçen, dikkat etmediğimiz biri"ni anımsamaya çalışın. Aklımızda bunu düşününce belirli bir tipleme oluşmaz, yüzü bulanık bir insan siması oluşur yalnızca. Bu, onların hayatımızda olmayışının bir kanıtıdır. Çünkü yalnızca bize bir anlamı düşündüren kişiler vardır anlatıcıya göre. Belki de, diyorum kendi kendime, kalabalıkların içinde yalnızlık çeken yazarlar da bu yüzden yalnızlık çekti, çevresindeki insanlar ona bir anlam ifade etmediği için. Tabii bu yolculuklar, gerçek dünya ile sınırlı kalmıyor; aksine bu yolculukların hayal aleminde daha canlı olduğunu anlatıcının deneyimlerinden anlıyoruz. Öyle ki, gerçekleşmemiş şeyleri gerçekleştikleri halinden daha iyi de görebilir insan. Kitapta da bahsedildiği gibi; tiyatroya hiç gitmemiş biri, tiyatroya yıllarca düzenli olarak giden birinden daha çok sevebilir ve anımsayabilir tiyatroyu. Tiyatroya hiç gitmemiş olmak, birinin tiyatroya sevgi duyamayacağı anlamına gelmez. Bu hayattaki genelgeçer doğrularla uyuşmasa bile kişi için öyle ise öyledir. Anlatıcının fikri bu yönde; hayattaki şeylerin farkına varmak için ille de onlarla fiziksel bir temasa (görmek, duymak...) gerek yoktur. "O kavramlardan aldığımız sezgi" bunun için yeterlidir. Bu yüzdendir ki sezgiciliğe göre bilim, yaşamın dinamik özüne ulaşamaz. Bu sezgicilik fikrine elbette yalnızca tiyatro sevgisinden rastlamıyoruz, daha birçok yerde de karşımıza çıkıyor. Anlatıcı "gerçek dünya" dediğimiz yere değişik anlamlar yüklememizin bizimle alakalı olduğunu da kendi deneyimlerinden ortaya koyuyor. Yine kitapta bahsedildiği gibi, örneğin bir ormandaki ağaçları, rengarenk çiçekleri sevdiğimiz insanı düşünürken daha bir güzel görürüz. Sanki ağaçlar ve çiçekler daha renkli gelir gözümüze. İşte bu da bazı nesneleri görmemizin yalnızca bakmakla ilgili olmadığının; aksine bakarkenki halimize ve duygularımıza bağlı olduğunun kanıtıdır. Bu şekilde düşündüğümüzde mekanların (ne denli kalabalık mekanlar olsa da) kişi için bireysel yanı da olabileceği açığa çıkıyor. Örneğin, tarihin herhangi bir bölgesinde insanlar Berlin Duvarı'nın olduğu yere bakıp hüzün duyup ağlarken, bir insanın oraya bakıp kahkahalarla gülmesi, o insanın oraya ve orada yaşananlara saygısızlık duyduğundan değil, o mekan hakkında bireysel; gülmesini getiren ve başka şeyleri çağrıştıran anıları ağır bastığı içindir. Anlam, yalnızca tek bir kişi içindir ve farklı olması yanlış olduğu anlamına gelmez. Bir nesnenin çıkardığımız anlamların en alakasız şeyler de olsa kişi için doğru olduğunu söylüyor Proust. İkinci bölümde anlatıcı, Swann adındaki bir aristokratın aşkını ve yaşadıklarını anlatıyor. Dolayısıyla aşk konusunda da kendi doğrularına ulaşıyor ve onları hikaye üzerinde giderken kendince değerlendiriyor. Aşk gibi yoğun kavramların bizi kimi zaman hayata aşırı fazla daldırdığından bu yüzden de kendimizin ne halde olduğunu unutuşumuzdan, kendimizi ister istemez hatırlatmaya çalışan zihnimizi "bilinçli bir unutma" ile baştan savdığımızdan ve yine ilk bölümde de bahsedildiği gibi hayatta kimi zaman farkına varamadığımız şeyleri hayallerimizde ve rüyalarımızda farkına vardığımızdan bahsediyor. Üçüncü bölüm ise diğerlerine nazaran oldukça kısa bir bölüm. Anlatıcı kendisinin yaşadığı bir aşktan söz ediyor. İlk ve ikinci bölümde bahsettiği kanılara paralel olarak; birine veya bir yere arzu duyduğumuzda arzumuz o denli büyüktür ki o kişiye veya o yere rastladığımızda hayallerimizdekinden daha kötü olduğunu şaşkınlıkla fark ederiz. Buna bakarak insanın kimi zaman hayallerinin gerçeklerden "daha doğru" olduğunu savunuyor Proust. Anlatımı yalın olmasına karşılık anlatımın dolambaçlı olması kitabı zorlaştıran bir diğer unsur. Tıpkı hayallerimiz gibi; belirli yalınlıklar ve basitliklerden çıkan bir karmaşa. Fakat entresan bir şekilde bu karmaşayı okurken zorlandığınızda daha fazla okumak, dolayısıyla daha fazla zorlanmak istiyorsunuz. Bu karmaşayı okuyacaklara şimdiden "iyi zorlanmalar" diliyorum. Ayrıca bu seriye başlamamı sağlayan https://1000kitap.com/hsaripolat/Duvar/ hocama da teşekkür ediyorum.
Alonso Quijano, bir sabah uyandığında kendini tüm dünyayı değiştirmeye ve haklıyı savunup haksızı cezalandırmaya kararlı, hiç görmediği güzeller güzeli Dulcinea el Toboso'sunun güzelliğini tüm dünyaya yaymaya çalışan tabi bu uğurda gerekirse bir tabur insanı karşısına alabilecek cesarete ve kararlılığa sahip, bilgilerin efendisi devcileyin bir gezgin şövalye; Don Quijote olarak bulur.

Bir çokları delilikle dâhilik arasında kalarak ne olduğunu anlayamasa da Don Quijote'nin , onun bilgeliğinin ve yaratıcılığının ucu bucağı olmadığı şu koca iki ciltten de anlaşılmış olmalı.

Dünya üzerinde ne Don Quijote vardı aslında ne onun geveze, atasözleri efendisi obur silahtarı Sancho Panza. Ama onları elmacikkemiklerinin çöküntününden göbeğinin katmanlarına kadar en ufak ayrıntısından biliyor olmanız nasıl mümkün? Cervantes'in kim olduğunu bilmeyen birinin Don Quijote 'yi mutlaka tarif edebilir olması şaşırtıcı değil mi? Peki bu muhteşem mizah yüklü zeka ürününün, romanın babasının, her romanın kaynağının taaa 1600'lü yıllarda yazılmış olması...

Don Quijote üzerine yapılmış onlarca belgesel, film, tiyatro, müzik, program varken onu bilmemek ne mümkün. Ben daha önce de farklı isimler için bu programı koymuştum. Benim için çok bilginin kaynağıdır. Belki de hayatımda böyle bir programı yapma fikri bensiz de olsa yapıldığı için çok heyecanlanarak izledim her bir bölümünü. Şuraya koyayım da yararlanın.
https://youtu.be/VIXeWqgpevw

Ey okur, elinde tutmuş olduğun bu kitap Cervantes'in Doğum Müzesi'nde dünyanın hemen hemen tüm dillerinde yazılmış Don Quijote'lerin arasında bulunmakta. Çok heyecan verici değil mi?
Hem de bu kitabın verilmesi bu tv programı sayesinde küçük bir törenle yapılıyor. Şahit olmak ne şans.

Beni Ispanya'ya çağıran bir kişi Don Quijote ise bir diğeri Federico'dur . Kendimi bu yazının altında şu an kendime söz verirken buluyorum.
Ey Elifoğlan, 2019'u bitirdiğinde Ispanya'ya gitmiş olacak ve hedeflediğin tüm yerleri görmüş olacaksın .

Ve Madrid'te Cervantes heykelinin altında haykıracaksın;
" Ey olağanüstü yazar! Ey talihli Don Quijote! Ey meşhur Dulcinea! Ey sevimli Sancho Panza! Hepiniz birlikte ve ayrı ayrı, sonsuz çağlar boyunca yaşayın, insanları daima memnun edin, eğlendirin. "
Mutlu prens, Mutlu prens ve Mutlu prens

öncelikle söyleyeyim bu incelemeden öte düşünce yazısıdır. Bu kitabı ne kadar zamandır almak istiyordum inanın ben dahi hatırlamıyorum :):)
Hatta bu kitabın şerefine Sütlaç yaptırdım evet efendim bildiğimiz sütlü pirinçli olan tatlımız. Çok yakıştılar : https://i.hizliresim.com/dOlLWD.png
Tavsiye ederim gerçekten iyi gidiyor =) =)
•••••••••••••••••

Neyse asıl meseleye geçelim Mutlu prens adlı şaheser içinde beş tane öykü mü masal mı (tam olarak anlıyamadım) ama okuduğum her yaş kesimine hitap eden öyküler veya masallar bulunduran kitap . Ve bence bu kitapların olması çok iyi çünkü hem çok okunuyor, seviliyor hem de yazarın ne kadar emek verdiğini gösteriyor. Şahsi fikrimce kitapta ki tüm masallar ve hikayeler hepsi güzeldi ama benim için üçüncü masal'ın( Bülbül ve Gül) yeri bambaşkaydı. Sanırım konusundan ötürü konusu ise: Fedakarlık ve Aşk

Ve ayrıca şunu belirtmek isterim kitabın kapağına ilk bakışımda bir anlam verememiştim :https://i.hizliresim.com/Oo8rAz.jpg
Ama eğer bu mükemmel ötesi kitabı alıp ilk masal'ı okursanız o kapağa verecek bir anlamınız olur. Ben burada içinde ki masallar'ın konusuna değinmek istemiyorum zaten kitap elli sayfa yani alıp, okuyup bitirebilirsiniz çerez niyetine.
•••••••••••••••

Diğer incelemelerimden her kitabı öneririm evet sanırım bu kitabı önermeme gerek yok bu kadar övgüden sonra . Ayrıca on puan verdiğim az kitaplardan birisidir.
Okuyun, okutturun Mutlu kalın :)))
Sağlıcakla (:
Oscar Wilde, ölüsüne hayran olduğum bir yazar. Onun yaşamı kendi deyimiyle "sanat"ı; yazarlığını da "yetenek" olarak tanımlamakla birlikte, kendi egosunun farkında olan ve bunu girdiği cezaeviyle yok etmeyi başarmış yazarlardan. Eserini, cezaevine girmesine neden olan Lord Alfred Douglas adındaki bir adama olan aşkını, yakınmalarını, öfkesini ve en önemlisi sevgisini dile getirmiş; uzun soluklu bir mektup olarak kaleme almış yazar. Ve eşcinselliğini bulunduğu toplumda cesurca dile getiren, kimseden korkmayan, ukalâ insanları söz sanatıyla yerle bir etmekten haz duyan, cezaevine girince aydınlanıp onu karanlıktan kurtaran ışığın, yaşadığı "acılarla" parladığını fark edince mahkûmiyetine sevinmiştir yazar. Oscar Wilde' ı anlamanın en kuvvetli yolu "de Profundis" tir... Hayran olduğum nokta ise duyduğu sevginin hiçbir kuvvet ile yok edilemeyişi ve tüm hayatını, kariyerini, servetini, şanını bunun uğruna feda ederek, sırf toplum öyle istiyor diye sevgisini yok etmesinin, kendisini yok etmek olduğuna inanmasıdır.

~~Tavsiyede şiddet gerekli~~
Küçük prens neyse mutlu prenste odur benim için. Çocuk öykülerinin büyüklere hitap etmesinin, büyüklere göre yazılan öykülerin küçüklere hitap edememesinin en güzel sebebi, büyüklerin içinde yaşayan bir çocuk olmasıdır. Oscar wilde didaktik kalemiyle okuyucuya, hayal dünyasındaki sembollerle gerçek dünyadaki sembolleri o denli uyarlamış ki her yaşta farklı anlamlar çıkarabilir insan.

~~ İyi okumalar ~~
“Aşk karşılıklı işkencedir”
-Marcel Proust-
Çocukken okuduğum bir mesnevi hikayesinde sapasağlam bir adam ansızın yataklara düşüyordu,doktor muayene esnasında hastalığı hiçbir şekilde tespit edemeyip son çare olarak adamın kulağına kadın isimlerini tek tek saymaya başladı ve elini hastanın kalbinin üzerine koydu.Sırayla isimleri söylerken birinde adamın kalp atışlarının hızlandığını fark etti ve şöyle dedi;”Senin hastalığın aşk hastalığıdır!” Hikayenin gerisini hatırlamıyorum,zaten ehemmiyeti de yok.

Tanrı Adem’le aynı topraktan “Lilith”i yaratır,Lilith,cinsi münasebette Ademin altında olmayı kabul etmez,üste çıkmak ister.Bu Ademin gururuna dokunur ve anlaşmazlıklar çıkar.Lilith “Adem”i terk ederek ilk kadın feminist olarak tarihe geçer.Sonrasında Tanrı Ademin durumuna üzülür ve Ademin kaburgasından “Havva”yı yaratır.Havva hep alttadır,hizmetlerini yapar ve Ademi mutlu eder..

Mitolojinin en güzel tarafı gerçekleri ters yüz ederek gün yüzüne çıkarmasıdır.Çoğu zaman bir efsane bize olduğu hali ile çok saçma ya da mantıklı gelebilir.Gerçeklik çoğu zaman kişinin bilincinde şekillenir,oysa gerçek diye bir şey yoktur,olmadığı için gerçektir zaten.Çoğumuz Havva gibi kadınların hayalini kurar,Lilith’lere aşık oluruz.Altımızdakini hor görür,üstümüzdekine hayranlık duyarız.Havva’ların en ufak şımarıklığını çekilmez bulur,Lilith’lerin her yanlışına hayranlık duyar ve kendimizi kandırırız.Çünkü biz insanız,saatimiz bozuktur ama doğru işler,saniyeler yine 60,dakikalar yine 60 olacak şekilde işler,yanlış olan tek şey saatin gösterdiği genel göstergedir.Kısacası zihin saat gibidir,tek bir yanlış tüm doğruları yanlış bir şeyi göstermek üzere hareket ettirir.Zihin bir kez kandırılmaya ayarlandıysa geri kalan yalanları uydurmak saatin işlemesi kadar kolaydır.Şizofreni için tek bir hayal yeter,uydurduğumuz kahraman bizim tüm gerçekliğimizi bozar ve yeni bir dünya kurarız.Ortada tek bir çözümsüz muamma varsa o da Havvaların Lilith zannedilmesidir.Gerisi zaten mevcut,kaburga ve bir tanrı eli.Beyninmiz garip bir şekilde mitolojideki gibi işler.Mitoloji de tek bir yalandan doğar,üzerine kolektif yalanlar eklenir ve bir dünya kurulur.Mitomani de böyledir.Her aşık azılı bir mitoman,azılı bir obsesiftir.Kısacası aşk karşılıklı işkencedir.Proust’un bahsettiği gibi değil ama aşk “Benim ve Benim” aramda karşılıklı bir işkencedir.Çünkü ortada “Lilith de yoktur Havva da yoktur.İkisi de bizim uydurmamızdır.Zeki diye göklere çıkardığımız kadın aslında ahmaktır,namus timsali zannettiğimiz erkek aslında et peşindeki bir kuduz köpektir.(istisnalar vardır yanlış anlaşılmasın) Aşk kısacası karşılıklı yanılsamadır.Karşı karşıya koyulmuş iki ayna misali sayısız yalan ve entrika üretir.Geriye sadece psikolojik bir enkaz kalır.En kötüsü şarkı dinleyemez,şiir okuyamazsınız :)

Çağdaş psikiyatri’nin düştüğü en büyük yanılgı şüphesiz aşk hastalığını seretoninin salgılanmasındaki azalma ya da feromonların salınımındaki çoğalma ile açıklamaya kalkışmasıdır.Aşk bir obsesyondur,elbette belirli bir nöropsikolojik süreçten geçer.Fakat asla bir takıntı çeşidi ile açıklanacak kadar basit değildir.Takıntı sadece bu sürecin bir parçasıdır.Takıntıya düşen zihin “Mahpus”tur.Ruhuyla ve bedeniyle tam bir “Mahpus”.Jung asla Freud’dan büyük değildir,onu büyük yapan ruhsuz ruhbilimi reddetmesidir.Dostoyevski’nin ölümsüz eseri Karamazov Kardeşler’de Fetyukoviç’in dediği gibi psikoloji ikiuçludur.Bir ucu her zaman sizi yanıltır.Bir ucu ruh,diğer ucu fizyolojidir belki de.Belki de bir ucu Lilith diğer ucu Havva’dır.Bir yanımız şeytan bir yanımız itaatkar bir ana elidir.

Mahpus tam da insan psikolojisinin en büyük sorununu işliyor.Aşk karşılıklı işkencedir.Heyhat! çoğu zaman kaçtığımız acının mahpusu oluruz.O acı bizi yerin yedi kat dibine soksa dahi onu yeniden yaşamak uğruna sürekli bir çaba sarfederiz.Tıpkı Sisifos gibi bir kayayı zirveye taşımakla mükellef bir askerizdir.Ne yaparsak yapalım o taş zirveye çıkmayacaktır ama yine de yaparız.”Çözüm” beynimzdedir yani sorunun olduğu yerde.Psikolojinin ikinci ucu burada devreye girer ve bir kısır döngü oluşturur.Bu aynı zamanda “Sorun” da çözümü olduğu yerde demektir.Bu çelişki Mahpus’u her zaman meçhulun kapılarını sonuna kadar usanmadan aşındırmaya iter.

Kapılar kapanır,hasta obsesyon(takıntı) ile yetinmez kompulsiyon(zorantı)lar baş gösterir.Birey artık tam manasıyla hastadır.Zihni bir başka iradeye teslim olmuş,kendi gerçekliğinden kopmuştur.Yaşamının tek amacı “o”dur.O ise ondan köşe bucak kaçmıştır.Geride her zaman bir Albertine usulu ile deliller bırakmıştır.Usta bir katildir her Albertine ve usta bir Marcel’dir her aşık.Deliller ustaca bırakılır,bir nişane gibi alır ve saklar Marcel’ler onları.Her polis katile aşıktır,polisleri katillere var eder.Aksi halde film başlamadan biter.İki uç lazımdır,katil-polis,Albertine-Marcel….Takıntı yönünü değiştirir.Hastalık da adını..Aşk artık aradan çekilmiş takıntının kendisi bir takıntı olmuştur.Birey artık takıntılarla vardır.Sadece bir iz sürücüdür ve başka bir amacı yoktur.Facebook,instagram,whatsapp her yerden engellenir,fakat hatıralar vardır.Onların izini sürer ve asla vazgeçmez bundan tıpkı sisifos gibi,o taş zirveye çıkmak zorundadır…

Zaman tıpkı yazım gibi iç içe geçmiştir romanda.Kaç yaşında ismini bilmediğimiz kahraman ilk defa ismini açıklar 3000 sayfalık dev romanın 5. Cildinde.Ben Marcel’im diye haykırır.Okuyan her insanı en az benim kadar paramparça eder.Kaldırmak zordur,bu duygulara yabancı değilseniz.

Herşeyi birbirine kattık madem söylemeden geçmeyeyim.Havvalar,Lilith’ler,Albertine’ler,uydurduğumuz diğer sevdalar…Hepsi bizim uydurmamızdır.Proust’un dediği gibi “insan sevdiği ile ilgili tam bir cehalet içinde yaşar” Kendi yalanlarımıza inandıkça ve kendimizle yüzleşmedikçe asla bu hastalıktan kurtulamayız.Psikoloji iki uçlu değildir sadece iki uçlu bir kancadır aslında.Bu kancanın şehvetine kapıldığınız anda kurtulmanız çok zordur.Bu mahpusluk sevdiğinizin ölmesi ile de son bulmaz.Heyhat bu ne büyük yanılgıdır.Hatıralar varken psikiyatri neyin tedavisini yapmaktadır.Kendinizi asla küçük görmeyin,aşk her zaman aşık olduğunuz insandan büyüktür.Ben kendi içimde defalarca öldürdüm Lilith’lerimi ve Havva’larımı tekrar dirilmeleri için bir kıvılcım yetti de arttı.En sonunda kendimi öldürdüm ve bu yaradan kurtuldum.Artık sevemeyeceğim,özgür ama duygusuz,rahat ama sevgisizim.Bu sefer gerçekten iyileştim.Artık whatsapptan eski mesajları okumuyorum,Twitter’dan takip etmiyorum ve artık onun isminin geçtiği şarkıları dinleyebiliyorum.Ve artık tüm kadınlardan topyekun nefret etmiyorum,bazılarının ellerini,bazılarının gözlerini,bazılarının içtenliğini seviyorum.Bunların hepsini Proust’a borçluyum.Ve Mahpus benim tüm hayatımın bir özeti sanki.Kayıp Zamanın İzinden kendi Ayıp Zamanımın izine geçmenin sancısı artık beni eskisi kadar yaralamıyor.Dünya daha çekilebilr,insanlar daha sevilebilir.Kendi içimde kadınlar yetiştiriyorum,onu seviyorum ve biliyorum hepimiz aslında bir parça karşı cinsiz.Proust bunu da bize öğretiyor.

Ben ne kadar anlatsam nafile.Hepsi biraz deli saçması.Adeyyo şarkısı dinlemek daha mantıklı.Yazdıklarımda en ufak bir mantık yok tıpkı aşk ve psikoloji gibi.Bir bütün haline gelmedikçe hiçbiri anlamlı değil,kim okur bu kadar kim sabreder bilmiyorum.Sabrettiyseniz bilin ki sitede bir çok şeye kızgın da olsam birçok şeyi çok özledim.Muhtemelen yine kapatacağım.Hem içimdekileri dökmüş hem sizi görmüş oldum.Her şey yolunda sevgili dostlar ben yine aynı benim  Bu da bir inceleme değil her zamanki gibi.Sadece içimdekilerin yansıması…Eğer yine kapatırsam aklınızda bulunsun dünyada 6 Milyardan fazla insan var asla “1”inin mahpusu olmayın….Sevgiyle..
John Steinbeck... Kesinlikle en sevdiğim yazar. Gazap üzümleri adlı kitabı okuduktan sonra bütün kitaplarını okumaya karar verdim. İşçinin, emekçinin ve ezilenin yanında...kaplist düzeni harika eleştirmesi yazarı sevmemde ki en büyük etken. Cennetin doğusu'na gelince..
Karışık duygular ile okuduğum bir kitaptı. Hem ileride ne olacağını merak ettim, hem de bitmesin istedim bu yüzden azar azar okudum. Klasik kategorisine düşen ama hiç te o ağırlığı taşımayan, okuyucuyu sıkmayan bir eser. Habil ile Kabil'in hikayesinden esinlenmiş yazar. Kabil, yaptığının bedelini, hayatının sonuna kadar Cennetin doğusunda bir yerde yaşayarak ödemelidir. 
Asırlardır süren savaşları farklı kuşaklardan ama kardeş olan karakterler üzerinden işlemiş yazar. Ki bu savaşlar aslında insanın içinde yaşanır en çok - iyilik ile kötülük savaşır başta, güzellik ile çirkinlik, doğru ile yalan ve daha bir çoğu ama insan yapabileceğine, kendine inandığında da neyin galip geleceğini belirleyebilir. Çok mesajı ve sorusu var yazarın okurlarına, benim aklıma kazınan ise şu oldu: madem insan özürlü doğabilir, neden bu özür bedeninde değil de, ruhunda olmasın ki? Hani derler ya, herkes aslında iyi doğar diye, acaba gerçekten öyle mi sorusu geliveriyor okuyucunun aklına. Ben çok sevdim Steinbeck'i, diğer kitaplarını da okumaya karar verdim.. Keyifli okumalar herkese.
Madem özleniyorum, bari gelmişken bir inceleme yapayım da şenlensin buralar değil mi ama! :)

Yokken birçok kitap okudum, incelemeye değer onlarca kitap... Ancak bir tanesini seçmem gerekiyordu. Ben de "Burgess" olsun dedim. (İyi mi ettim göreceğiz yazınca)

Tabi çoğumuz "Otomatik Portakal" okudu, bayıla bayıla filmini de izledi. Bazılarımıza kitabın tadını vermedi film, bazılarımız da çok sevdi. Kıyaslamadan okunamak mümkün değildi o nedenle "Bir Elin Sesi Var" adlı eserini yazarın.
Kitabın adı çekti ilgimi önce, e bir de biliyorsunuz 'Modern Klasikler' biriktirme serüvenim var. Aldım ve bir çırpıda okudum.

Konudan bahsedeyim kısaca; kahramanımız Howard "fotoğraf makinesi beyni" diye adlandırdığı bir kusura sahiptir. Ama bu kusur, ona bir lütuf olarak geri döner. Tabiri caizse, doğuştan gelen bu aksaklığın ekmeğini yer. Romanın anlatıcısı olan eşi Janet ile kendi hallerinde yaşarlarken, bir TV yarışmasına katılır Howard ve kusuru ona binlerce sterlin kazandırır. Hem kazandığına sevinir hem de dünya malının kıymetsizliğini bu kez sınırsız para harcayarak daha iyi anlar. Bir yanda sürekli savaştan, dünyanın çürümekte olduğundan ve tekinsizliğinden bahseden Howard, diğer yanda hayatı tv programlarından ibaret eğitimsiz eşi Janet...

Romanın bir bölümünde Bir Elin Sesi Var cümlesinin "Zen Budizminde, hayal edebilmek için uğraşmak gerek" anlamı olduğunu da okuyoruz. Böyle bir isim seçerek, kitabın yazılma amacını daha iyi anlatıyor Anthony Burgess...

Akıcı bir dile sahipti eser. Okumaya başlayınca devamını merakla takip ediyor, sayfaları çeviriyorsunuz. Bu farklı romanın, Otomatik Portakal'ın gölgesinde kaldığını düşünüyorum. Televizyonun yaygınlaşması ve sonrasının, insanların amaçsız hayatını nasıl etkilediğini gözler önüne seriyor Burgess. Tüketim toplumunun aslında sadece birbirini tüketen insanlardan ibaret olduğunun farkına varıyor okuyucu. Tavsiye ediyor ve beğeneceğinizi umuyorum dostlarım...

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 2 okur beğendi.
  • 7.615 okur okudu.
  • 298 okur okuyor.
  • 6.733 okur okuyacak.
  • 170 okur yarım bıraktı.