Swann'ların Tarafı (Kayıp Zamanın İzinde Serisi Birinci Kitap)

·
Okunma
·
Beğeni
·
20844
Gösterim
Adı:
Swann'ların Tarafı
Alt başlık:
Kayıp Zamanın İzinde Serisi Birinci Kitap
Baskı tarihi:
Mart 2019
Sayfa sayısı:
430
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753639104
Kitabın türü:
Orijinal adı:
A la recherce du temps perdu I - Du coté de chez Swann
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Baskılar:
Swann
Swanlar’ın Tarafı
Swann
Swann
"... tıpkı Japonların, suyla dolu porselen bir kaseye akıttıkları silikkağıt parçalarının, suya girer girmez şekillenerek, renklenerek belirginlik kazandığı, somut, şüpheye yer bırakmayan birer çiçek, ev, insan olduğu oyunlarındaki gibi, hem bizim bahçedeki, hem M. Swann'ın bahçesindeki bütün çiçekler, Vivonne nehrinin nilüferleri, köyün iyi yürekli sakinleri, onların küçük evleri, kilise, bütün Combray ve civarı şekillenip hacim kazandı, bahçeleriyle bütün kent çay fincanımdan dışarı fırladı," Combray'de günbatımı, alışkanlık, iyi geceler öpücüğü, Françoise, ıhlamura batırılan madlen, Léonie Hala, kilise, Adolphe Amca, pembeli kadın, bahçede kitap okuma, akdikenler, mehtapta gezinti, sonbahar yanlızlığı, arzunun doğuşu, Balbec, zambak kokan oda, Verdurin'ler ve müritleri, Swann'la Odette'in karşılaşması, Vinteuil'ün sonatı, Swann'ın aşkı, kasımpatları. kıskançlık, yalan, bekleyiş, müziğin dili, Champs-Elysées'de karlı günler, Gilberte, hayal kırıklığı, umut... Ihlamura batırılan bir madlenle yeniden yakalanan, belleğin yaratıcı gücüyle yeniden canlandırılan bir geçmiş...
430 syf.
·29 günde·10/10
Somut bir varlık, en küçük bir nesne, sıradan bir hayal ve kaybolmaya yüz tutmuş bir anı Proust’un aynasında öyle bir başkalaşım geçirir ki, dağılan parçacıkların bir araya gelmesiyle kendini yenileyen düş gücü ve onu oluşturan halet-i ruhiye, tek kelimeyle hayran kalınası bir incelik kazanır. Bu olağanüstü ayna, adeta bir sihirli değnek etkisi yaratarak modern edebiyatın ‘zaman kavramı’na Proustvari bir nitelik bahşederken, paragrafların arasında zamanı bir süre dondurur, iç ve dış seslere kapalı durumda bırakıldığımızda bu parlak zihnin labirentlerinde yolculuğa çıkmaya başlamışızdır artık…


Geçmiş dediğimiz, yaşadığımız şu anın ürünüdür. Şu an yazmakta olduğum bu satırlar ve geçmekte olan her saniye artık geçmiş haline gelir ve her zaman şu anın yaratısı halinde kalırız… Ya geçmişin sınırları? Bu soruyu en detayıyla yakın merceğe alan isim -ve belki de en büyük isim- Proust’un ta kendisi.


Roman boyunca çeşitli norm ve tarihi olayların silsilesini isteyen satırlar, buna hazırlıksız yakalananlar için büyük bir handikap, bunu net bir şekilde görmek mümkün. Bilinç akışı anlatısının içine girmek, tekrar anlamlandırmaya çalışmak nasıl abes kaçıyorsa, dış ortamın ve hatta kendi iç sesimize kulak vermemiz de o derece sönük kalacaktır. Tıpkı Proust gibi anlatılanları bir gözlemci edasıyla görmek, Proust’un aynasıyla bağ kurabilmek için gözden kaçırılmaması gereken bir düstur olduğunu söylemeliyim…


Bir karakter ki annesine “iyi geceler” demek yerine bunu satırlarca uzatarak ifade etmeyi yeğliyor. Bir kadına olan tutku, bir tabloya olan hayranlık da aynı düzlemde yer bularak uzun uzun cümlelere dökülen abartılı bir anlatıya sahne almış oluyor. Romanda belirli bir zaman, olay ve karakter döngüsünün bulunmaması da tamamen bununla bağlantılı bir durum. Ancak tabii ki bu olağanüstü bir şey, Joyce’u Joyce yapan şey neyse, Proust’u Proust yapan da bu; bilinmeyen bir yerden kopan cümlelerin köprü haline getirilmesi ve bilinç akışının paragraflara boca edilip uzun uzadıya bir anlatı haline gelmesidir. Bu paragraflardan sağ çıkabilmek için kendimce çözüm yolu olarak, kitabı hiçbir süre şartı olmadan, zamansız ve uzamsız olarak bir ay gibi bir süreye yayıp, bir yolculuk kitabı olarak yanımda taşımam oldu ve bitirdiğim an romandan bana geçen-geçmeyen sorgulamasına hiç kalkışmadım bile. Okuduğumuz en küçük detayın bile bilinçaltımızın derinliklerinde yer tuttuğunu düşünenlere dahilim. Üstelik, Proust gibi bir tasvir ustası varsa karşınızda, okunulan her satır ‘kayıp zaman’ı tersine çevirmeye yetecektir!


“Gerçek hayatta kalbimizin geçirdiği değişimler, tıpkı bazı tabiat olayları gibi, o kadar yavaş gerçekleşir ki, kalbimizin içinde bulunduğu farklı durumların her birini saptar, buna karşılık, değişim duygusu yaşamayız.”


Bellek, tarih ve diğer şeyler…
Sinestezik çağrışımlar ön plana çıkar romanda; Bergson’un zaman kavramı, aşk, roman ve onun yaratıcısı, yazar ve var olup olmadığından hissedilen varlık problemi, eşya tasviri gibi konuların bir romanda böylesine detay bombardımanına tutularak anlatılması cümlelerin şaha kalkan görüntüsünü oluşturdu zihnimde. Bir ressam, sadece Swann’ların Tarafı’ndaki betimlemelerin coşkusuna kapılarak çok mükemmel portreler ortaya çıkarabilir. Bir okur ise betimlemelerde bahsi geçen Rönesans tablolarının içindeki gravürlerde yaşayabilir. Bu alegorik betimlemeler çok şey uyandırdı nazarımda, bu kadar uzun bir süreye yaymamı sadece bu sebeple açıklamam kafi… Ne kadar sanatsal işaret ve gramatik yaklaşım varsa en uç noktasında kullanılmış bir anlatı Swann’ların Tarafı. Serinin bu ilk romanının akabinde okuyacağım herhangi bir romanın tasviri, öncesinde yeterli doyuma fazlasıyla ulaştığımdan bana yavan geleceği önyargısına yeterince ikna oldum artık. Romandaki üç işaretin en kalıcı olan nesnesi sanat; hiçbir zaman bükülemez, değiştirilemez, parçalanamaz, kaybolamaz… sanat eseri esastır, zamanla tutulabilir, çünkü söz gibi, anılar da uçar, ‘hayatımın en güzel anı’ dediğimiz anlar da, artık geri gelmeyececeğini bildiğimiz hatalarımız da. Ama yazı kalır; çünkü o sonsuzluktur, insanın adlandırdığı oranında rahatlaması, özgür olma biçimidir. Mozart’ın sonatası, Bellini’nin portresi, Sainte Beuve’in şiiri geride bırakılan, kaybolmayan izlerdir. Zaman kavramı öyle bir pik noktaya ulaşıyor ki burada, zaman kavramını ancak onu aşan bir sanat eseriyle ulaşabiliyoruz.


İki zaman konsepti tüm sayfalara siner; gerçek ve kurgusal zaman, şu an ve kurgulanmış bir zamanla sentezlenir ve anlatılmak istenen uzun bir zamana mıhlanarak metin halini alır. Bergson’un bu konsepti zaman kavramını çatallar ve bir nevi Proust’un düşün dünyasının buna tamamen uyduğunu da söylemeye gerek yoktur. Bir nevi kılıfına oturmuş diyebiliriz. İkinci zaman konsepti ise, geçmişte bastırılmış olan kötü anıların hortlamasıyla gün yüzüne çıkan yüzleşmelerdir. Evet, Freud’un çocuk hikayesi tam olarak buna parmak basıyor. Swann sevindiğinde geriye dönüyor, yeni ve mutluluk veren bir işe kalkıştığında, geçmişin bir silüet gibi beliren o kötü anısı gözünün önüne geliyor, sevdiğinde geçmişin tozlu sayfalarını karıştırıyor, üzüldüğünde mutlu günleri anımsayarak mutsuz bir ‘şu an’ı kendine tattırıyor, geçmişe doğru yolculuk yaptığı ve altını eştiği her şey, ikinci bir kişiliğin doğmasına sebebiyet veriyor, ama karakterimiz için hiç de kötü bir durum değil, aksine bu gel gitli ruh hali, kendisinin şevkle bağlandığı ve kanıksamadığı bir durum. Swann’da hafıza yoktur, ya da yanlış hafıza vardır, yanlış hafızanın bir ürünü ya bu anlatı, geriye dönüldüğünde, nesnelere ve insanlara sürekli yeni biçimler verilir bu yüzden, binbir türlü tashih dökülür satırlara ve böylesine gelgitler içerisinde kendi kendini yenileyerek olgulara biçim veren bir ruh yapısının geçmişle gelecek arasına köprü kuran ‘gerçek yalan’ların izine düşeriz biz de... Karakterlerin de zaman gibi bölünmüş olması, kesinliğin yok sayılmasına büyük bir vurgudur. Zamanların sürekli kaybedilişinden duyulan bu isyan bizi de bir Swann haline getirir ve görüntülerin arasında kaybolmaya yüz tutarız…

https://www.youtube.com/watch?v=Xsz_VFLAfg0

“Swann, aylak bir hayat sürmüş olan ve aylaklığın, zekalarına sanat veya bilim kadar ilgilenmeye değer konular sunduğu ve “Hayat”ın, bütün romanlardan daha ilginç, daha romansı durumlar içerdiği fikrinde bir teselli, belki bir mazeret arayan zeki insanlar sınıfındandı.”


Hatıralar ve travmalar beklenilmeyen zamanlarda yüzeye çıkar. Hafıza, mekan-tarih ilişkisi ile iskelet haline gelir; Swann kaybeder, unutur ama yeniden inşa ederek insanlara ve nesnelere yeniden biçim verir; geçmişin havada uçuşan renksiz görüntüsü “şu an”a taşınarak kayıp zamanı kurtardığına kendini inandıran-kandıran- bir benlik, kendisiyle ve geçmiş ile an’ın görüntüsü arasında sıkışarak ‘ben’liğiyle savaşım verir. Aşkla ölüm arasındaki en büyük benzerlik olan gerçeği kavrayamaz ya Swann, deli gibi korkar, şüphe bütün benliğini sarmaya başladığında duyularıyla emdiği her şey, binlerce hatıranın yoğunluğunu beraberinde getirir. Swann’ın aşka olan inancı sarsılmaya başladığı zaman, yeni şeylere gerçeklik kazandırma gücü de sarsılır. Bir zamanlar hayat bulduğu eski şeylere saplar kendini. Her şeyde, tüm yaşamın merkezinde Odette vardır, doğanın bir ışığıdır o, yokluğunda ise her şey sönük ve çoraktır. Çünkü bir hayatın parçası olduğumuzda, o aşkın hayatına nüfuz ederiz ve geride kalan her şey önemsizleşmeye başlar... Bu merhaleden çıkan kişiliğimiz başkalaşım geçirerek yeni bir kişilik haline gelir. Anılar geçmişteki izlerin yaratısıdır evet, ona anlam yüklemek üzere tekrar, tekrar tekrar hortlatırız. Beynimizde hayal kurduğumuz bölgenin hatırladığımız bölgeyle aynı noktada tetiklenmesi romanın düşün dünyasına dair küçük bir ipucu veriyor aslında. Havadaki buluttan yerdeki en küçük nesnelere kadar bütün detaylar, bu ürünün sonucu olarak en yoğun bir şekilde film şeridini andırırcasına karşımıza çıkar. Dairesel zaman algısı, hafıza ve onun labirentleri, çok iyi tanığımız, ama zihnimizde bulanık bir yer edinen hayatımızın film şeridini tekrar hatırlatıyor bize aslında…

Zihnimizin sadece 8 yıl öncesini bulanık hatırlayışı, hatta bir çoğumuzun dün ne yediğini unuttuğu gerçeği bu oyunun en büyük mihenk taşı… Sanat eserleri kalıcıdır, ya insan? Bırakalım kendimizi, tarihin sayfalarına ismini kazımış çok büyük adamların bu dünyadan geçerek kendilerini dönüştürmeleri ve o sayfalarda tozlu olarak kalmaları buna en iyi örnek değil midir? Motosiklet kaskına dönüşen Schubert, bir tişört veya kahve kupası haline gelen Che Guevera, "sema" ile eşleştirilen Rûmî'nin sadece birer ikon haline gelmesinin geçiciliğini anlatır belleğin bu yolculuğu... İnsanlık unutur, her daim unutacaktır. Proust’un gayri irâdi, unutmaya meyilli belleği gibi…

İyi yolculuklar ve iyi Proustlanmalar dilerim.
430 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Marcel Proust'un hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://www.youtube.com/...9lNFMrvFLBIKt_9CoCql

Empresyonizm, Gotik mimari, etnobotanik, Botticelli, Sistina Şapeli ve Tsippora freski, İlkbahar tablosundaki kadınlar, Liszt, Güllerin Valsi, monokl ve kikloplar arasındaki göz ilişkisi, Dante, Giotto, Floransa, Paris, Combray... Bu inceleme bütün bunların Proust dilinden Türkçe haline çevirisidir.

Swann'ların Tarafı romanı Proust'un Kayıp Zamanın İzinde serisinin adımını attığı ilk romandır. 19. yüzyılda Fransa'da empresyonist diye etiketlenen adamların bir fikri vardı. O güne kadar yapılagelmiş olan eserler genel olarak dış alemdeki varlıkların aynen göründükleri gibi tablolara aktarılması yönündeydi. Fakat buna bir dur demeliydi. Çünkü hayal gücü ve duygusal yönlendirmeler kayıptı. Resimde Monet, Renoir ve Cézanne, edebiyatta ise Rilke, Joyce ve Proust gibi adamlar dünyaya resmen gözlem yapmak için getirilmişler gibiydi.

İzlenimler, Swann'ların Tarafı romanında gözün kısımları olan kornea, göz bebeği, iris ve göz merceği, burunda koku alabilmeyi sağlayan mukoza, kokuyu eriten olfaktör ve respiratuar, ağızda tat alabilmeyi sağlayan tat tomurcukları ve reseptör hücreler gibi fiziksel katmanları delip geçerek insanın beyninde konumlanmış olan geçmiş zamanına misafirlik eder. Bergson ve Proust ev sahipleridir. Geçmiş zamanın tasarlanabilip diğer zamanlarla sürekli ve iç içe olmasını ortaya atmalarıyla izlenimlere ve geçmişe "Nerede kaldınız, biz de tasarlamak ve izlenimlemek için sizi bekliyorduk." derler.

Swann'ların Tarafı'nda, izlenim ve gözlemlerin mimari cephelenmesi akıllara Gotik mimariyi getirir. Tanrı'nın havaya kaldırdığı parmağıymışcasına insanın önünde dikilen ve onu insan dışı proporsiyonlarıyla ezmeye çalışan mimari bir perspektif vardır. İnsan, roman içerisinde sevgiyi ve gerçekliği ararken Proust'un virgüllerinin kemerlendiği, cümlelerinin Gotik mimarideki binaların göğe doğru uzanma istekleri gibi uzadığı, altarlarda okurun kanının Tanrı'ya sunulduğu satırlar arasında bulur kendisini. Proust'un cümleleri Gotik mimarisi tarzındadır. Uzunluğuyla, haşmetleriyle ve özünde sosyete yozlaşmışlığıyla bunun etkileri çok net bir şekilde görülür.

Biz düz insanlarızdır. Aldığımız kokular, tattığımız yiyecekler, gördüğümüz çiçekler, böcekler, dokunduğumuz insanlar hayatımız içerisinde genelgeçer bir sınır içerisinden ilerler. Swann'ların Tarafı'nda zaman ülkesinin sınır nöbetçisi Proust'tur. Bu sınır kapısını istediği zaman açar ya da kapatır. Sınırın diğer tarafına geçmeyi sağlayan çit kimi zaman bir çocuğun annesi tarafından çocuğa iyi bir gece dilenmesi arzusu kimi zaman uyku ve uyanıklık arasındaki muğlaklık kimi zaman Rönesans üslubundaki koroyerleri kimi zaman etnobotanik dalına hizmet eden peyzaj ve çiçek izlenimlerinden oluşur. Kimi zaman?

Kimi zaman? İşte bu soru, zamanı "kim"leştirmeye doğru götürür bizi. Hayatımızın kadını/erkeği olacak insanın yüzünü kâh Sistina Şapeli'ndeki Yetro'nun kızı Tsippora freskinde Tanrısal ve nötr bakışlarda kâh Botticelli'nin İlkbahar tablosundaki kadınların kararsızlığıyla buluruz. Çünkü 5 duyu Proust'un elinde Swann ailesi, Odette ve anlatıcının ailesi arasında resimleri dinlemek, müzikleri tatmak, yiyecekleri daha tatmadan görmek, dokunduklarını işitmek ve koku aldıklarına dokunmak gibi sinestezik dallara ayrılır. 5 duyu Proust'un ağacı, dallar sinestezik izlenim araçları ve meyveler ise Kayıp Zamanın İzinde serisinde henüz okuduğum bu kitap -ve muhtemelen devam niteliğindeki diğer kitaplar-dır.

Dante'nin "O bir zanaatkar değil, sanatçı. Adam olun!" dediği Giotto'nun kobalt ve çinit renklerindeki mavi dünyasını, benim de Proust'a "O sadece bir yazar değil, sanatçı!" dediğim ve yanakla göz arasına sıkıştırılan tek camlı gözlük olan monokl aracılığıyla geçmişlenmeye çalışırken Proust, geçmişte daha da geriye giderek mitolojik ve tek gözlü bir canavar olan Kiklop'un gözünden de geçmişinizi tasarlamayı size öğretebilir. Çünkü nihayetinde gördüğünüz ve izlenimlediğiniz dünya Swann'ın ve anlatıcının gözlerinin sıvılaşıp geçmişleşme reaksiyonu gibi okurunu da geçmişleştirir. Kitabı okurken kendinizi Güllerin Valsi dinlerken, Tsippora freskine bakarken, Rönesans'ın doğduğu Floransa'da bulurken, Paris'teki sosyeteyi hafiften eleştirirken buluyorsanız, doğru yerdesiniz. Proust'un kayıp zamanın izinde...

Proust, Swann'ların Tarafı'nda dinlediğiniz müziklerin sizin geçmişinizde açtığı boşlukları kadınlarla kapatmaya çabalar. Zira, müzikler, piyano ve keman, akdikenler ya da bütün etnobotanik dalı gözeneklerinizin nefes almasını bir kadınla sağlatmaya çalışıyor olabilir. Çiçeklerin anlık olarak insanın gözlerinin önünde yeşermesi etkisiyle 1922'de ölen Proust'un 1947'de tedavi olarak kullanılmaya başlanan LSD deneyimlerini hatırlatıp "Acaba Proust bir de Kayıp Geleceğin İzinde yazar mıydı?" diye sorduran, Floransa yapı ustalarının fresk işçiliğindeki mimari yeteneklerini geçmişe aşk tutkalıyla yapıştıran, çiçeklerin toprağına, suyuna, güneşine bağlılığı gibi insanların da müziğine, geçmişine, kadınına bağlılığını izlenimcilik ve kesilmeyen bir gözlemle anlatan bir kitaptır Swann'ların Tarafı.

Peki şu an tam olarak neredeyiz? Zamanın taşlarını elinde istediği gibi yöneten bir adam bütün insanların şimdiki zamanını tasarlamasına karşılık bir fikir getiriyorsa bence orada olmalıyız. Nerede? Tabii ki de Kayıp Zamanın İzinde.
430 syf.
·9 günde·Beğendi·10/10
Yedi kitaplık Kayıp Zamanın İzinde'nin ilk kitabı Swann'ların Tarafı, oldukça zor bir eser. Çoğu eserin ağırlaşmasına ve zorlaşmasına yol açan "anlatımda yoğunluk" dediğimiz kavram bu kitapta genelgeçer olarak pek fazla yok. Anlatım yalın; yazarın ne dediği anlaşılıyor. Ne dediği anlaşılıyor ama nasıl anlaşılıyor? İşte burada Proust farkını ortaya koyuyor. İnsanın hayalleri karmakarışık bir yapıda olduğu için Proust da anlatımı uzun cümlelerle yapmış. Böyle bir türü ilk defa okuyacaklar için (ben gibi) başlarda oldukça zorlayan bir eser Swann'ların Tarafı. Sayfalar yavaş yavaş çevrildikçe (dikkat edin sayfalar aktıkça demiyorum) anlatıcının cümlelerine alışılmıyor değil elbette ama hayallerle ilgili tasvirler geldiğinde oldukça dikkatli okumak şart. Kitap üç bölüm içermesinin yanı sıra (kitaba o denli dalıyorsunuz ki üçüncü bir bölüm olduğunu ancak o bölüme gelince fark ediyorsunuz) basit olay dizilerini de içeriyor. İlk bölümde anlatıcımız çocukluğu ile ilgili anıları rastgele bir rastlantı dolayısıyla anlatmaya başlıyor. Bu da aslında hayatın değişmez ama bir o kadar da bilinmez bir kanunudur. Kimi zaman en alakasız şeylerden (üstünde düşünsek dahi alaka kuramayacağımız şeyler) bazı yolculuklara çıkarız hayatta. Bu yolculukları oldukça fazla yaşayan anlatıcı hayata dair de bir o kadar yerinde tespitlerde bulunuyor. Eşyaların görünen yüzlerini değil, onların bizde; bizim zihnimizde oluşturduğu anlamı gördüğümüzü, eşyaların da varlığının buna göre değerlendirilebileceğinden bahsediyor. Sokakta yürürken rastgele yanımızdan geçen biri bize bir şey anımsatmıyor ve bizim ona bir anlam yüklememizi gerektirmiyor ise o yanımızdan geçen kişi bizim için aslında yoktur. Çünkü zihnimizde yer etmez. Bu cümleyi okuduktan sonra bir düşünmenizi isterim: "Sokakta yürürken yanımızdan geçen, dikkat etmediğimiz biri"ni anımsamaya çalışın. Aklımızda bunu düşününce belirli bir tipleme oluşmaz, yüzü bulanık bir insan siması oluşur yalnızca. Bu, onların hayatımızda olmayışının bir kanıtıdır. Çünkü yalnızca bize bir anlamı düşündüren kişiler vardır anlatıcıya göre. Belki de, diyorum kendi kendime, kalabalıkların içinde yalnızlık çeken yazarlar da bu yüzden yalnızlık çekti, çevresindeki insanlar ona bir anlam ifade etmediği için. Tabii bu yolculuklar, gerçek dünya ile sınırlı kalmıyor; aksine bu yolculukların hayal aleminde daha canlı olduğunu anlatıcının deneyimlerinden anlıyoruz. Öyle ki, gerçekleşmemiş şeyleri gerçekleştikleri halinden daha iyi de görebilir insan. Kitapta da bahsedildiği gibi; tiyatroya hiç gitmemiş biri, tiyatroya yıllarca düzenli olarak giden birinden daha çok sevebilir ve anımsayabilir tiyatroyu. Tiyatroya hiç gitmemiş olmak, birinin tiyatroya sevgi duyamayacağı anlamına gelmez. Bu hayattaki genelgeçer doğrularla uyuşmasa bile kişi için öyle ise öyledir. Anlatıcının fikri bu yönde; hayattaki şeylerin farkına varmak için ille de onlarla fiziksel bir temasa (görmek, duymak...) gerek yoktur. "O kavramlardan aldığımız sezgi" bunun için yeterlidir. Bu yüzdendir ki sezgiciliğe göre bilim, yaşamın dinamik özüne ulaşamaz. Bu sezgicilik fikrine elbette yalnızca tiyatro sevgisinden rastlamıyoruz, daha birçok yerde de karşımıza çıkıyor. Anlatıcı "gerçek dünya" dediğimiz yere değişik anlamlar yüklememizin bizimle alakalı olduğunu da kendi deneyimlerinden ortaya koyuyor. Yine kitapta bahsedildiği gibi, örneğin bir ormandaki ağaçları, rengarenk çiçekleri sevdiğimiz insanı düşünürken daha bir güzel görürüz. Sanki ağaçlar ve çiçekler daha renkli gelir gözümüze. İşte bu da bazı nesneleri görmemizin yalnızca bakmakla ilgili olmadığının; aksine bakarkenki halimize ve duygularımıza bağlı olduğunun kanıtıdır. Bu şekilde düşündüğümüzde mekanların (ne denli kalabalık mekanlar olsa da) kişi için bireysel yanı da olabileceği açığa çıkıyor. Örneğin, tarihin herhangi bir bölgesinde insanlar Berlin Duvarı'nın olduğu yere bakıp hüzün duyup ağlarken, bir insanın oraya bakıp kahkahalarla gülmesi, o insanın oraya ve orada yaşananlara saygısızlık duyduğundan değil, o mekan hakkında bireysel; gülmesini getiren ve başka şeyleri çağrıştıran anıları ağır bastığı içindir. Anlam, yalnızca tek bir kişi içindir ve farklı olması yanlış olduğu anlamına gelmez. Bir nesnenin çıkardığımız anlamların en alakasız şeyler de olsa kişi için doğru olduğunu söylüyor Proust. İkinci bölümde anlatıcı, Swann adındaki bir aristokratın aşkını ve yaşadıklarını anlatıyor. Dolayısıyla aşk konusunda da kendi doğrularına ulaşıyor ve onları hikaye üzerinde giderken kendince değerlendiriyor. Aşk gibi yoğun kavramların bizi kimi zaman hayata aşırı fazla daldırdığından bu yüzden de kendimizin ne halde olduğunu unutuşumuzdan, kendimizi ister istemez hatırlatmaya çalışan zihnimizi "bilinçli bir unutma" ile baştan savdığımızdan ve yine ilk bölümde de bahsedildiği gibi hayatta kimi zaman farkına varamadığımız şeyleri hayallerimizde ve rüyalarımızda farkına vardığımızdan bahsediyor. Üçüncü bölüm ise diğerlerine nazaran oldukça kısa bir bölüm. Anlatıcı kendisinin yaşadığı bir aşktan söz ediyor. İlk ve ikinci bölümde bahsettiği kanılara paralel olarak; birine veya bir yere arzu duyduğumuzda arzumuz o denli büyüktür ki o kişiye veya o yere rastladığımızda hayallerimizdekinden daha kötü olduğunu şaşkınlıkla fark ederiz. Buna bakarak insanın kimi zaman hayallerinin gerçeklerden "daha doğru" olduğunu savunuyor Proust. Anlatımı yalın olmasına karşılık anlatımın dolambaçlı olması kitabı zorlaştıran bir diğer unsur. Tıpkı hayallerimiz gibi; belirli yalınlıklar ve basitliklerden çıkan bir karmaşa. Fakat entresan bir şekilde bu karmaşayı okurken zorlandığınızda daha fazla okumak, dolayısıyla daha fazla zorlanmak istiyorsunuz. Bu karmaşayı okuyacaklara şimdiden "iyi zorlanmalar" diliyorum. Ayrıca bu seriye başlamamı sağlayan http://1000kitap.com/hsaripolat/Duvar/ hocama da teşekkür ediyorum.
430 syf.
·13 günde·8/10
Bazen şimdi ben ne okudum dediğiniz anlar olur. Bu kitap da tam anlamıyla öyle bir roman. Tam olarak ne iyi ne de kötü yorum yapabileceğim, son derece enteresan bir eser.

Efendime söyleyeyim bilenler bilir, ben bu kitabı okurken bir yandan da Finnegan Uyanması 'nı okuyordum (Swann'ların Tarafını bitireli günler oldu ama onda bir arpa boyu yol dahi ilerleyemedim -epi topu 80 sayfa okudum) Bu kitabı okuma yolculuğunda, çektiğim azabı, ıstırabı gören James Joyce'un ruhu dayanamayarak mezarından kalkıp gelip içime girdi. Yani anlayacağınız bu incelemede yazılanlar yalan, dolan, dubaradır. Şimdiden bir sürçü lisan ettiysek affola (Bunu da Marcel Proust hayranları küfretmesin diye yazıyorum)

Kitabımız üç bölümden oluşur. İlk bölümde güzelimiz, canımız ciğerimiz Marcel'ciğimizin çocukluk dönemine tanık oluruz. Anneciğinden bir iyi geceler öpücüğü bile alamaz zavallı çocuğumuz. O öpücük için sayfalar boyunca koşturur durur güççük Marcel'ciğimiz. Hikaye Combray'da geçer ve küçüğümüz, oranın çiçeğine, ağacına, bilimum börtü böceğine aşıktır. Ki bakın burası çokomelli, Combray'ın meşhur kilisesindeki vitraylar çok ama çok önemlidir.

(İnceleme Arası - İç Ses) Hönkürerek ağlamıyorum, gözüme yüksek dozajlı edebiyat kaçtı. Yavrucuğum, senin ne değerli annen varmış öyle. O nasıl kıymetli bir iyi geceler öpücüğü de sayfalarca bitemedi. Arkadaş ne Combray'mış, kilisenin vitraylarını ince ince tasvir ederken Proust Amca, en son kendimi jiletliyordum Müslüm Baba jiletleriyle.

Gel zaman git zaman küçüğümüz bir parça büyür ve tiyatroya, edebiyata, felsefeye merak salar. Etrafından, özellikle de Swann'dan duyduğu isimlere daha tanımadan hayranlık duyar. Bir de hikayemizin baskın karakterlerinden gıcık mı gıcık Leonie Hala vardır. Leonie Hala ile ilgili anlatım tıpkı annesinin öpücüğü gibi sayfalarca sürer durur.

(İnceleme Arası - İç Ses) Yoldayım, güzelim kitabı okuyorum; huzur verici bir bahar meltemi kıvamında akıp gidiyor roman, sayfalar sayfaları, betimler betimlemeleri kovalıyor. Adeta kızgın kumlardan serin sulara, kilise vitraylarından karakterimizin hayranı olduğu muhteşem ötesi yazar "Bergotte"un yüksek edebiyatına uzanırken birden bir ses kulağımda çınlamaya başladı. Kulağımdaki ses bana "Kitaba renk katmalısın, renk katmalısın, katmalısın, katma..." diyordu ki kendimi bir anda Raskolnikov'un ruh halinde buldum ve gıcık Leonie Hala'nın boynunu kıtır kıtır kör testereyle kesmeye başladım. Amanın da amanın ne güzel kan fışkırıyordu her yere. Ortamın kızıla boyanmasıyla birlikte o güzelim mobilyalara da bir renk geldi sonunda.

Böylece güzide kitabımız da ikinci bölümüne geçer. Burada kitaba adını veren Charles Swann'ın hayatına daha fazla konuk oluruz. Swann, o kontes benim bu markiz senin balolarda, danslarda düşüp kalkan biriyken Adnan Hoca tarikatından hallice Verdurinizm tarikatının kediciği, pardon güzeller güzeli Odette'e tutulur. Swann'ımız canımız Odette'e yürür, yürümekle de kalmaz adeta koşar ve Verdurinlerin evinden çıkmaz hale gelir. Tabii ki olay Fransa'da geçtiğinden ötürü, Swann'ın Odette'e olan aşkı Fidayda üzerinden değil de bir sonat üzerinden olur. Verdurin tarıkatının üyeleri başta Swann'ı severken zamanla sıkılırlar ve zamanla Odette'i ondan uzaklaştırmayı başarırlar. Sonrasında ise Swann'ın vıcık vıcık romantizm dolu acılı sayfaları başlar ve böylece sürüp gider.

(İnceleme Arası - İç Ses) Swann, canım kardeşim düşünüp taşındım, kitabın başında sana şöyle irice bir koç boynuzu yakışır dedim ama yetmedi sayfalar ilerledikçe anca olsa olsa bir Ren Geyiği boynuzu yeter dedim ama yok, bölümün sonlarına doğru anladım ki senin gibisine yakışan hem gergedan hem de geyik boynuzudur.

Üçüncü bölümde Marcelimiz artık bir ergenustur. Hormonları tavan yapmış ve bir ergenus olması sebebiyle gördüğü her kıza yürüme moduna programlanmıştır. Bu arada vıcık -boynuzlu- romantiğimiz Swann'ımız Odette'le evlenmiş ve ondan bir kızı olmuştur. Bizim Marcel hiç durur mu, hemen ona yürümeye kalkar ve kitap da böylece uçar gider...

(İnceleme Sonu - İç Ses) Proust Amca be seni hiç sevemedim. Modern edebiyatta karşılaştırıldığın Joyce ve Kafka'nın geçen mezarlarını ziyarete gittim; nedendir bilinmez her ikisinin de kemikleri dile gelmiş ters takla atıyordu. Amca sen nasıl bir adamsın ki Modern edebiyat zamanında yaşayıp, romantizmi romantik edebiyatçılardan daha romantik yorumlayabildin. Yüksek edebiyatın çıtasını hem upuzun betimlemelerin hem de benzetmelerinle öyle bir yere çıkarmışsın ki 1.60'lık boyum doğal olarak yetemedi. Son olarak Proust severlere sonsuz saygı besliyor ve Kayıp Zamanların İzinde serisine dur duraksız devam edeceğimi burada bir seçim vaadi olarak ifade ediyorum.

Bitmek Bilmeyen İnceleme Yapmışlar Notu: Bir James Joyce sever olarak bu incelemeyi böyle kapatmayı güzide gönlüm elvermedi. Ondandır ki ne diyoruz canlar:

"Dublinliyim ezelden, Dublinliyim ezelden
Göynüm geçmez Odette'ten, göynüm geçmez Odette'ten vay
Odette'in bir kızı varmış, Odette'in bir kızı varmış
Sevemedim seni Marcel Proust, sevemedim seni Marcel Proust vay..."

Şappi, şappi

https://www.youtube.com/watch?v=uzfMHophWxA
430 syf.
·10 günde·Beğendi·10/10
Marcel Proust'un dev yapıtı "Kayıp Zamanın İzinde" serisinin ilk kitabı olan Swann'ların Tarafı'yla birlikte Proust'un yaşamında derin bir yolculuğun ilk adımını atmış bulunuyoruz. Çocukluğundan başlayarak gözlemlerini; gerek kendisinin gerekse çevresindeki insanların hislerini, düşüncelerini okuyucuya oldukça başarılı bir biçimde aktardığını fark ediyoruz okudukça. Edebi haz yoğunluğu zirveye ulaşıyor, adeta beraber oturup annesinin iyi geceler öpücüğü vermeye gelmesini kaygıyla bekliyoruz.
* * *
Çok güzel bir okuma grubuyla okumaya başladığımız bu serinin her ay devamını getireceğiz, emin adımlarla ilerleyeceğiz.
430 syf.
·17 günde·Beğendi·9/10
Marcel Proust 20 yy. da yaşamış ve resmi olarak dünyanın en uzun romanını yazmıştır Kayıp Zamanın İzinde.

Yedi kitaplık bir seriden oluşan bu maceranın durakları şöyledir
- Swannlar'ın Tarafı
-Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde
-Guermantes Tarafı
-Sodom ve Gomora
-Mahpus
-Albertine Kayıp
-Yakalanan Zaman

Ben bu duraklardan ilkini henüz geçtim ve size biraz bundan bahsedeceğim.

Esasen yazın başında okumaya başladığım bu eseri " omen tonrımm" repliği ile suçu yazın rehavetinden kaynaklı okuyamama durumuna atıp sonbaharda okuma kararı alarak yarım bırakmıştım iyikide öyle yapmışım. Her kitabın kendine uygun bir vakti olduğuna inanıyorum. Yalnız bu kitabı yarım bırakırken boş vakitlerde kitap ve yazar hakkında bulduğum tüm you tube videolarını izledim diyebilirim. Bana oldukça fayadası dokunduğunu düşünüyorum çünkü kitabı tekrar elime aldığımda bunu etkinliğe katılmış olamanın zorunluluğu değilde oldukça enteresan bulduğum bir kimliği keşfetme arzusu ile okuduğumu farkettim.

Sanırım Proust hastalıklarla boğuşan bir kişilik olduğundan zorunlu olarak durağan geçmiş hayatı onun gözlem ve analiz yeteneğini zirveye taşımış.

Kitabı çoğunlukla sesli okudum buradaki amaç kitabı sindirmek ve şiir gibi yazan adamı Proust'u anlamak istememdi sanırım. Ya da ben kendisiyle konuşurken " bana uzun cümleler kurma, sen sonuna gelene kadar ben başını unutuyorum" diyen sevgili eşime uzun cümle nasıl olurmuş duyda bak demeye çalışmışta olabilirim :)).

Kitaba gelicek olursak kitap üç bölümden oluşuyor.Birinci bölümde Proust'un çocukluğu ile karşılaşırız. Ama ne çocukluk. Proust yüksek sosyetede doğmuş bir çocuktur babası devrinin en önemli doktorlarındandır ve Fransa 'daki kolera salgınını bitiren kişidir. Proust'un etrafı üstün zevkleri olan aristokrat kimliklerle çevrilidir. Annesine oldukça düşkün bir erkek çocuk ve çekinilen otoriter bir baba figürü belirir kafanızda. Bu dönemde Proust'un Sigmund Freud'un psikanalitik teorisinin açıkladığı Oedipus kompleksinin etkisinde olduğunu görürüz. Proust'un ailesi ile birlikte yaşadığı yerler ve özellikle Combrey ve ruh hastası Lenoe halası ile tanışırız. Bir iyi geceler öpücüğü bu kadar mı kıymet kazanır bir çocuğun nazarında şaşarsınız ve o yüksek sosyeteden olmayan her akşam sizi "yavruuuummm" diye ciğerden bağrına basıp yüzünüzü öpmek değil adeta yalayan annenize olan sevginizi ikiye değil bine katlarsınız.

Kitapta burjuvazi takımının küçük düşme korkularına, bu korkulardan kaynaklı kılı kırk yaran saçmalıklarına, içinde bulundukları lağım kokan hayatlarına inceden eleştirel bir yaklaşım da bulucaksınız.

İkinci bölümde Mösyö Swann üzerinden aşkı işlemiştir. Bu bölümde Mösyö Swann'ın aşık olduğu hafif meşrep demek az kalır bildiğin yosma olan güzeller güzeli Odette' e ile birlikteliği, sahip olduğu tüm üstün zevkler ve muhit bakımından kendisine hiç de uygun olduğu düşünülmeyen bu kadına duyduğu saplantılı bağlılığını okursunuz. Mösyö Swann Proust için bir idol diyebiliriz. Bu nedenle Proust'u anlamak ve seriyi tamamlamak bağlamında Swannlar'ın Tarafı'nı sindirmek önemlidir.

Üçüncü bölümde ergen bir Proust ile karşılaşırız. Diğer iki bölüme nazaran oldukça kısa bir bölümdür. Bu bölümde Proust aşık olur, hormonlar depreşir. Ve bu küçük hanım Swann ile Odette' in kızlarıdır. Ve Mösyö Swann yine tüm ihtişamı ile Proust'un hayatındaki yerini alır.

Proust mekanları, olayları, insanları öyle bir tasvir eder ki kafanızda canlanmama ihtimali yok gibidir. Ben de detaycı biriyimdir ama böylesine ilk kez rastlıyorum.

Ben bu duraktan memnun ayrıldım ve Mösyö Proust ile tanıştığıma oldukça memnunum. Dostluğumuzun ileryeceğinden eminim ve şimdi ikinci duraktayım Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde.....

İncelemenin sonuna gelmişken başlattığı etkinlik ile beni Proust ile tanıştıran sevgili Oğuz Aktürk a minnetimi ve teşekkürlerimi iletmeden geçemeyeceğim.

Bol kitaplı Mutlu Günler Sevgili Okur.....
464 syf.
·5 günde·9/10
#67546740

Kayıp Zamanın İzinde serisinin ilki olan Swanların Tarafı romanının kanaatimce ortaya çıkabilmesi ve okuyucularını yükselen bir etki ile cezbetmesi yukarıya kondurduğum alıntıda Proust tarafından ifade edilmiş.

Romanın her okuru, kendi üzerinde bıraktığı izi diğerleriyle yarıştırır gibi anlamı güçlü kelimeler kullanarak dikkat çekmeye çalışmış ve benim de o okurlardan bir farkım yok baştan söyleyim:))

Siz hiç ,bir kitabı okurken sıkıcılığın dibine vurmakla birdenbire kanınıza karışan bir maddenin etkisiyle beyin gücünüzün hiç olmadığı kadar düşünceler yumağında yuvarlanmasının verdiği hazzı, sırasız ve hangi satırda sizi içine çekip alacağını bekleyerek okudunuz mu?

Benim yukarıda anlattığım okuma serüvenindeki durumumu özetleyen ilk kitap bu eser oldu diyebilirim.

Diğer okurların hissini eksiksiz paylaşıyorum serinin diğer kitaplarında da buna benzer duyguları hissedecek olmanın verdiği ‘ yaşadığının bilincine varma’ diye adlandıracağım duyguyu yaşayacak olmak düşüncesi garip bir heyecan veriyor.

Swanların Tarafı kitabını zor yapan ve sıkıcı hissettiren kısımları nesnelerin diye genel bir isimle adlandıracağımız dış dünyaya ait her şeyin detaylıca anlatılması..

Doğrusu bu türden betimlemeler beni sıkar.Benim gibi bir okura hitap eden kitabın ilk iki bölümündeki Proust’un çocukluğuna dair anlattığı duygu ve düşünceleri ile Aristokrat Swannın Odette’ye olan bir çeşit girdaba benzer hissedilen aşkının sorgulayıcı cümleleri..

Kitapdaki karakterlerin yaptığını en sonunda siz de yapmaya başlıyorsunuz.Kitabın etkisine teslim olmayı seçtiyseniz geçmişinize, hafızanızda kalmış izlerle hayatınızı bir daha film şeridine dizerek yaşarken bulabiliyorsunuz ben buldum.

Hayatım boyunca evim diyebileceğim mekanların hiçbirinde hayatımın hiçbir döneminde ne buzdolabı üzerine mıknatıs taşları ile tutturulmuş mutlu anların resimleri ,ne de kendime sevdiklerime ait sevdiğim bir eşyayı saklama gibi bir istek ve gereklilik duymadım.

Bugün farkettim ki hafızam geçmiş ve şimdiyi içiçe yaşıyor ve gelecekle ilgili somut anlamda yararlı düşünceler üretmeye çalıştığımda zaman kaybediyorum ve gecikme duygusu yaşıyorum.
Bi şekilde ilgi alanıma girmiş ama 3D yazıcının me olduğunu ne işe yaradığını öğrenmem zamana yayılıyor..Bu tür gecikmeleri kastediyorum.

Proust’un bu kitabı ile yaptığı okurları kendine hayran bırakan o yine yeni yeniden geçmiş ve doğal sonucu olarak şimdiyi tasarlaması benim bir çeşit yaşam şeklim zaten.

Bunun aslında ne kadar yorucu olduğunu bugün daha iyi farkettim.Ve diğer insanlarca duygu ve düşüncelerinizin çoğunlukla ağır roman gibi algılanmasına sebep oluyor olduğunuzdan daha naif olduğunuz düşünülüyor..

Uzakdoğu dövüş sporu Kung fu felsefesi der ki;

‘KUNG FU , YAPTIĞIMIZ HER ŞEYDE YAŞAR.’

Marcel Proust Kayıp Zamanın İzinde serisinin ilk romanında ,Fizik dalı için birimlere ayrılan ölçüt diye tanımlanan Zaman kavramının insan hafızasında binlerce anlam yüklenmiş ÂNLAR SİLSİLESİ olarak karşılık bulduğunu edebiyat diliyle biz okurlara gösteriyor.

Proust ‘un elinde bir olta var ve hafıza denen ÂNLAR denizine o oltayı daldırıyor rastgele diyor o kadar kısmetliki oltasına takılanlar zihnimize görkemli bir ziyafet çektiriyor..

Güzeldii..1k okurlarına sıkılsalar bile sabırla okumalarını tavsiye ederim.
Keyifli Okumalar..
430 syf.
Marcel proust, Kitabın birinci bölümünde geçmiş, şimdi ve gelecek arasında sürekli gidip gelerek, zaman dizilimini ve ilerleyişi yeniden ortaya koyuyor,Romanın başkahramanı bu bölümde tanıtıyor Proust özellikle annesine olan bağlılığını...

İkinci Bölümünde Swann ve Odette arasındaki aşkı bu aşktan nasıl etkilendiğini ustaca anlatıyor, üçünde ve son bölümünde İtalya ve Fransa şehirlerinin sanatsal, etkileyici portresini çiziyor...


Sanata, müziğe büyük bir ilgisi olduğundan bir çok sanat eserinden ve sanatçıdan bahsediyor,Romanında müziği, estetiği, sanatı bu denli güzel yazan yazar okumadım açıkçası, Romanı her okuyuşumda sanki yanında bir portre, karşısında piyona çalan bir piyanist, ayakta duran bir kemancı varmış gibi hiss uyandırdı bu kitap..


Kitabın ilk bölümünü zorlanarak okudum, sonra diğer bölümlere geçince biraz rahatladım diyebilirim. İkinci bölümde aşk, takıntı ve ihanete dair gözlemler güzeldi..

Dili ağır olan roman, cümleleri takip ederken bayağı bir çaba harcamıştım ilk okuyuşumda, İkinci okuyuşumda yazarın kendine özgü olan edebi akışı beni kitabın içinde tuttu diyebilirim...

Proust’u gözünüz korkmazsa okuyup kendinizin karar vermesi daha doğru olur,Uzun uzun cümleler, dakikalarca anlatılan şeyleri seviyorsanız zaten beğeneceksiniz..
430 syf.
Proust'u anlamayan muhtemelen onun hakkında algılama bozukluğu olan biri yorumu yapacaktır. Çünkü öyle bir imgelem sanatı var ki herşeyi karşıtıyla birlikte işliyor. Kitabı bitirirken en çok dikkatimi çeken nokta bu oldu. Beyazı anlatırken siyah üzerinden giderek bir beyaz tanımlaması oluşturuyor. ve bunu roman dili olarak kullanmak... bu gerçekten çok ileri seviye bir anlatım biçimi.

Hemen herkes şu durumu yaşamıştır; kafanızın dönük olmadığı yerden gelen sesleri ikinci plana atar ve genelde duymazsınız. çünkü gördüğünüz şeyi duyumsamak gibi bir alt bilinç yapınız vardır. Aynı mesafeyi koruyup tersi yöne döndüğünüzde gördüğünüz şeylerin çıkardıkları sesi duymaya başlarsınız. Bu anlamda görmek, duymaktır. İki zıtlığın birlikteliği ve birbirilerini kendileri üzerinden tanımlıyor oluşları. Bu muazzam.

Çakırkeyf iken çelloyla ilgilendiğim zamanlarda parmaklarım ve arşemin bende yarattığı zıtlık etkisi de tam olarak bu. Çünkü her ayrı notada ayrı bir renk var. ve bunları duyarken görüyorum da. sol notası nasıl bir amazon yeşiliyse si-bemolü turkuaz olarak görüyorum. Kitap da tam olarak bu zıtlık karmaşası içerisinden gidiyor. Özellikle eşyaları anlatırken, varlık sorununa değinirken, aşkı işlerken buna yoğun bir şekilde başvurmuş.

Yaşadığımız hayatın önceden kestirebileceğimiz bir amacı* yoktur. İnsan, zamanı değerlendirirken genelde bulunduğu mekana göre tasarlar. Saat bu noktada işini kolaylaştıran bir araçtır. Ancak yanılsamadır bu. Çünkü insan bu yüzden anları zincir halkası gibi art arda sıralar ancak aslında her an birbirinin içindedir. Proust'un olay örgüsünü oluştururken kullandığı bu yaklaşımı oldukça etkileyici. Bunun detaylarını Henri Bergson'un ''Time and Free Will'' kitabından okumak mümkün. Proust'un, ''zaman bilincimizden başka bir şey değildir.'' hipotezinden yola çıkarak yazdığı bu güzel eserinde bizi bilincimizde zamanı oluşturduğumuz bir evrene çekip kitabını okutması onu çok daha özel bir yere koymaya yeter-sebeptir.

Psychedelic bir anlatım çizgisi olan Proust'u kaçırmayın derim.

Ön not da bırakayım yeni okuyucular için, kitaptaki anlatıcı kişi Proust'un ta kendisidir. ve bir roman yazmak istediğini sürekli belirttiğini göreceksiniz. ve Swann'ın Odette'e aşkını ilan edişi sizi savuracak sıkı giyinin.
430 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10
Yedi kitaplık bir serüvenin ilk ayağını tamamladım.nerdeyse yarım sayfayı kaplayan uzun cümleleri,insana beyin fırtınası yaptıran ordan alıp diğer tarafa çarpan tanımlamaları ve gerçek üstü benzetmeleriyle zorlu bir başlangıç
yaptım diyebilirim.sinirlendiğim ve içinden çıkamadığım bir duygu durumuna teslim olacakken vazgeçmemeyi tercih ettim işte o anda kitaptan keyif almaya başladım.

Kitabın konusundan çok yazarın hayal gücünden etkilendim.yazarın hem bedenen hemde ruhen hasta olduğunu farkettim yazar bu hastalıklı durumunu avantaja cevirip bunu büyülü bir anlatımla okuyucusuna aktarmış.kendisini takdir ettiğimi söylemeliyim daha önce böyle bir etkiye kaptırmamıştım kendimi.

Kitap üç bölümden oluşuyor.ilk bölümde çocukluk dönemini anlatmış.annesinden almak istediği iyi geceler öpücüğü, sabahtan aksama kadar o iyi geceler öpücüğünün hesabını yaptığı kısımlardan oluşuyor.huysuz halayı.Françoise'yi,anne baba ve Combray'i anlatıyor.olaylar Fransız yüksek sosyetesinde geçiyor aileler arasında bir soyluluk muhabbeti var kim üstün kim daha aşağıda diye sınıflandırmışlar.kendimi o insanların arasında hissettim; kanaatim odur ki yüksek sosyeteye girsem iki günde sepetlerler beni :)

İkinci bölümde esas oğlan Swann ve herkesin genel olarak üzerinde uzlaştığı yosma sevgilisi Odette'yle aralarındaki saplantılı ilişkiyi anlatıyor.bu bölüm kitabın lokomotifiydi diyebilirim hic bitmesini istemedim.son bölümde de bizim çocuk, Swann'ın kızına aşık oluyor yine bir çıkmazlar sensiz geçen günlerime lanet olsun geyikleri :) şu çocuğun yüzünü güldüğünü görmezsem gözüm açık gideceğim.

Yeni başlayacak olan arkadaşlarım eğer benim gibi ilk sayfalarda ümitsizliğe düşecek olursanız sakın bırakmayın.gel vazgeç bu işten Süleyman, telef olmasın bunca babayiğit yapamazsın deyip, yolunuzdan çevirmek isteyenlere kulak asmayın.Hayat yürüyene yol verir..
Keyifli okumalar.
430 syf.
·Beğendi·10/10
Sizce mükemmel nedir?

Zihninizden mutlu bir amerikanvari aile tablosu, bir de şöyle hafiften milyonluk araba ve beleş bir şato geçiverdiğini mi gördüm ne! Yok canım, tabiki de aile kurmak istemiyorsunuz! Ah ve paranın gözü kör olsun!.. Tabi.

Benim fikrim mi? Proust.

Siz hiç bir insanın, bir kavramın o göz yorucu ve göşterişçi derisini gayet tırnaklarıyla soyup etine umursamadan girdiğini, kanına kolaylıkla karıştığını izlerken kendinizden geçtiniz mi? Ellerinizle ağzınızı kapatıp "Oha lan! Bu kadarı da fazla! Bu bir yaratık! Yok yok bu insan olamaz!" dediniz mi? Ben ne çok dedim anlatamam. Proust'un, mükemmeliğin bedenine, sivri dilini, ince bacaklarını ve keskin parmaklarını batırışını ve etine ağır ağır, inceden bir şarkı mırıldanarak gömülüşünü gözlerimle gördüm! Bunun bende  travma yarattığını göremiyor mu? Tam bir ahlaksızlık!
Siz de mi bu ahlaksızlığa tanık olmak istiyorsunuz?
Demek bir sakınca görmüyorsunuz bunda.
Demek böyle şeylerle içli dışlı olduğunuzu söyleyecek kadar ileri gidiyorsunuz?
Peki. Öyle olsun.
Ama önceden uyarayım: 100 yaşından küçükler için hassas içeriktir!

"Üzerine karanlığın çökmekte olduğu bir yalnızlığa terk edilmiş, efsane kahramanı üç genç kızı da düşündürüyorlardı bana, biz dörtnala uzaklaşırken onlar çekinerek yollarını bulmaya çalışıyorlardı, soylu siluetleriyle birkaç kez tökezledikten sonra birbirlerine sokuldular, arka arkaya dizildiler ve hâlâ pembeliğini koruyan gökyüzünde tek bir siyah, büyüleyici şekil oluşturup tevekkülle karanlıkta gözden kayboldular."

Burada yalnızca çan kuleleri anlatılıyor. Ve bu yalnızca bir cümle.
Eğer ben her sevdiğim cümleyi yazsaydım kitabın pdf'i 1k'da olurdu.
Mükemmel. 

Şimdi bu ahlaksızlığa tanık olduğunuzu zannediyorum? Gözlerinizi nasıl da kaçırıyorsunuz, yanaklarınız da çilek gibi pespembe oldu malum. Ah biliyorsunuz değil mi, bu kitap sizi güçten düşürecek, her cümlesinde hep aynı beden yarılacak: mükemmelliğin bedeni. Ve hep aynı kişi içine aynı utanmazlıkla giriverecek: Proust.

Ama kesinlikle güçten düşmeye değer. Ileriye atilmak icin gerileyen taş gibi. Ve Proust lastiğin sınırına vardı!

Ah çünkü kitaplar pekala birer sapandır.

E zaten geçmişi arakladığını biliyorsunuzdur Proust'un. Ben bunlara değinmeyeceğim, diğer incelemelerde bakabilirsiniz buna canım!

Ben yalnızca onun, mükemmelliğini tıpkı çaya batırılan bir madleni ısırır gibi gayet kolay bedenine geçirebildiğine değinmek istedim. Ve arsızca sırıttığına! Sanki her cümlesinde ona erişemeyeceğimizin farkındalığı bizi delirtmiyormuş gibi!
430 syf.
·14 günde·Beğendi·10/10
Proust okumak, Tibette inzivaya çekilip, farkındalığa erişmek gibi. Ağaca, yaprağa, hatta çalıya ya da bir fincan çaya bile bakışım değişti. Uzun ve detaylı tasvirleri seven biri olarak bu kitapla resmen aşk yaşadım. Bazı tasvirleri okurken duyduğum hayranlıktan gözlerim doldu. Özellikle gecenin sessizliğinde ve derin konsantrasyonla okumayı tercih ettim. Bu kitap benim için an’ların hayatımıza etkisi, görüş alanımıza giren her şeyin ne kadar önemli olduğu ve gerçek anlamda görerek baktığımızda ”şeylerin”yarattığı farkındalığı farketme öğretisi gibi bir eser. Ve tabii ki duyguları ve aşkı harika anlatıyor Proust. Eli öpülesi... merakla seriye devam edeceğim.
Benim içimde de, daima var olacağını zannettiğim birçok şey yok oldu, onların yerini alan yenileri ise, o sırada tahmin edemeyeceğim yeni üzüntülere ve yeni mutluluklara yol açtılar; buna karşılık, eski üzüntülerimi ve mutluluklarımı da şimdi anlamakta güçlük çekiyorum.
İnsan bir şeyi kafasında canlandırabilince öyle sakinleşiyor ki! Asıl korkunç olan, hayal edilemeyen şeyler.
...ben artık insanın kimi sevip kimi önemsemeyeceğine kesin karar vermesi gereken yaşa geldim; bir yaştan sonra insan sevdiklerine bağlanmalı, diğerleriyle harcanan zamanı telafi etmek için, onlardan ölünceye kadar ayrılmamalı bence.
"Sevgiden mi korkuyorsunuz? Ne tuhaf, benimse hayatta aradığım tek şey sevgi, onu bulabilmek için canımı verirdim."
Marcel Proust
Yapı Kredi Yayınları, Çeviren: Roza Hakmen

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Swann'ların Tarafı
Alt başlık:
Kayıp Zamanın İzinde Serisi Birinci Kitap
Baskı tarihi:
Mart 2019
Sayfa sayısı:
430
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753639104
Kitabın türü:
Orijinal adı:
A la recherce du temps perdu I - Du coté de chez Swann
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Baskılar:
Swann
Swanlar’ın Tarafı
Swann
Swann
"... tıpkı Japonların, suyla dolu porselen bir kaseye akıttıkları silikkağıt parçalarının, suya girer girmez şekillenerek, renklenerek belirginlik kazandığı, somut, şüpheye yer bırakmayan birer çiçek, ev, insan olduğu oyunlarındaki gibi, hem bizim bahçedeki, hem M. Swann'ın bahçesindeki bütün çiçekler, Vivonne nehrinin nilüferleri, köyün iyi yürekli sakinleri, onların küçük evleri, kilise, bütün Combray ve civarı şekillenip hacim kazandı, bahçeleriyle bütün kent çay fincanımdan dışarı fırladı," Combray'de günbatımı, alışkanlık, iyi geceler öpücüğü, Françoise, ıhlamura batırılan madlen, Léonie Hala, kilise, Adolphe Amca, pembeli kadın, bahçede kitap okuma, akdikenler, mehtapta gezinti, sonbahar yanlızlığı, arzunun doğuşu, Balbec, zambak kokan oda, Verdurin'ler ve müritleri, Swann'la Odette'in karşılaşması, Vinteuil'ün sonatı, Swann'ın aşkı, kasımpatları. kıskançlık, yalan, bekleyiş, müziğin dili, Champs-Elysées'de karlı günler, Gilberte, hayal kırıklığı, umut... Ihlamura batırılan bir madlenle yeniden yakalanan, belleğin yaratıcı gücüyle yeniden canlandırılan bir geçmiş...

Kitabı okuyanlar 982 okur

  • Burak Kahraman
  • Alp Eren
  • Mertcan Deniz
  • Güzide Behram
  • Şahin Mansuroğlu
  • qwerty
  • Betül
  • Mustafa dönmezer
  • fikret akın
  • Seda hizarcioglu

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%2.1
14-17 Yaş
%1
18-24 Yaş
%18.6
25-34 Yaş
%45.4
35-44 Yaş
%24.7
45-54 Yaş
%3.1
55-64 Yaş
%3.1
65+ Yaş
%2.1

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%60.1
Erkek
%39.9

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%43.5 (155)
9
%27 (96)
8
%17.1 (61)
7
%4.8 (17)
6
%1.4 (5)
5
%2 (7)
4
%0.6 (2)
3
%0.3 (1)
2
%0
1
%0.8 (3)

Kitabın sıralamaları