Swann'ların Tarafı (Kayıp Zamanın İzinde - Birinci Kitap)

·
Okunma
·
Beğeni
·
6.807
Gösterim
Adı:
Swann'ların Tarafı
Alt başlık:
Kayıp Zamanın İzinde - Birinci Kitap
Baskı tarihi:
2006
Sayfa sayısı:
430
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753639101
Kitabın türü:
Orijinal adı:
A la recherce du temps perdu I - Du coté de chez Swann
Çeviri:
Roza Hakmen
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
"... tıpkı Japonların, suyla dolu porselen bir kaseye akıttıkları silikkağıt parçalarının, suya girer girmez şekillenerek, renklenerek belirginlik kazandığı, somut, şüpheye yer bırakmayan birer çiçek, ev, insan olduğu oyunlarındaki gibi, hem bizim bahçedeki, hem M. Swann'ın bahçesindeki bütün çiçekler, Vivonne nehrinin nilüferleri, köyün iyi yürekli sakinleri, onların küçük evleri, kilise, bütün Combray ve civarı şekillenip hacim kazandı, bahçeleriyle bütün kent çay fincanımdan dışarı fırladı,"

Combray'de günbatımı, alışkanlık, iyi geceler öpücüğü, Françoise, ıhlamura batırılan madlen, Léonie Hala, kilise, Adolphe Amca, pembeli kadın, bahçede kitapokuma, akdikenler, mehtapta gezinti, sonbahar yanlızlığı, arzunun doğuşu, Balbec, zambak kokan oda, Verdurin'ler ve müritleri, Swann'la Odette'in karşılaşması, Vinteuil'ün sonatı, Swann'ın aşkı, kasımpatları. kıskançlık, yalan, bekleyiş, müziğin dili, Champs-Elysées'de karlı günler, Gilberte, hayal kırıklığı, umut...

Ihlamura batırılan bir madlenle yeniden yakalanan, belleğin yaratıcı gücüyle yeniden canlandırılan bir geçmiş...
Yedi kitaplık Kayıp Zamanın İzinde'nin ilk kitabı Swann'ların Tarafı, oldukça zor bir eser. Çoğu eserin ağırlaşmasına ve zorlaşmasına yol açan "anlatımda yoğunluk" dediğimiz kavram bu kitapta genelgeçer olarak pek fazla yok. Anlatım yalın; yazarın ne dediği anlaşılıyor. Ne dediği anlaşılıyor ama nasıl anlaşılıyor? İşte burada Proust farkını ortaya koyuyor. İnsanın hayalleri karmakarışık bir yapıda olduğu için Proust da anlatımı uzun cümlelerle yapmış. Böyle bir türü ilk defa okuyacaklar için (ben gibi) başlarda oldukça zorlayan bir eser Swann'ların Tarafı. Sayfalar yavaş yavaş çevrildikçe (dikkat edin sayfalar aktıkça demiyorum) anlatıcının cümlelerine alışılmıyor değil elbette ama hayallerle ilgili tasvirler geldiğinde oldukça dikkatli okumak şart. Kitap üç bölüm içermesinin yanı sıra (kitaba o denli dalıyorsunuz ki üçüncü bir bölüm olduğunu ancak o bölüme gelince fark ediyorsunuz) basit olay dizilerini de içeriyor. İlk bölümde anlatıcımız çocukluğu ile ilgili anıları rastgele bir rastlantı dolayısıyla anlatmaya başlıyor. Bu da aslında hayatın değişmez ama bir o kadar da bilinmez bir kanunudur. Kimi zaman en alakasız şeylerden (üstünde düşünsek dahi alaka kuramayacağımız şeyler) bazı yolculuklara çıkarız hayatta. Bu yolculukları oldukça fazla yaşayan anlatıcı hayata dair de bir o kadar yerinde tespitlerde bulunuyor. Eşyaların görünen yüzlerini değil, onların bizde; bizim zihnimizde oluşturduğu anlamı gördüğümüzü, eşyaların da varlığının buna göre değerlendirilebileceğinden bahsediyor. Sokakta yürürken rastgele yanımızdan geçen biri bize bir şey anımsatmıyor ve bizim ona bir anlam yüklememizi gerektirmiyor ise o yanımızdan geçen kişi bizim için aslında yoktur. Çünkü zihnimizde yer etmez. Bu cümleyi okuduktan sonra bir düşünmenizi isterim: "Sokakta yürürken yanımızdan geçen, dikkat etmediğimiz biri"ni anımsamaya çalışın. Aklımızda bunu düşününce belirli bir tipleme oluşmaz, yüzü bulanık bir insan siması oluşur yalnızca. Bu, onların hayatımızda olmayışının bir kanıtıdır. Çünkü yalnızca bize bir anlamı düşündüren kişiler vardır anlatıcıya göre. Belki de, diyorum kendi kendime, kalabalıkların içinde yalnızlık çeken yazarlar da bu yüzden yalnızlık çekti, çevresindeki insanlar ona bir anlam ifade etmediği için. Tabii bu yolculuklar, gerçek dünya ile sınırlı kalmıyor; aksine bu yolculukların hayal aleminde daha canlı olduğunu anlatıcının deneyimlerinden anlıyoruz. Öyle ki, gerçekleşmemiş şeyleri gerçekleştikleri halinden daha iyi de görebilir insan. Kitapta da bahsedildiği gibi; tiyatroya hiç gitmemiş biri, tiyatroya yıllarca düzenli olarak giden birinden daha çok sevebilir ve anımsayabilir tiyatroyu. Tiyatroya hiç gitmemiş olmak, birinin tiyatroya sevgi duyamayacağı anlamına gelmez. Bu hayattaki genelgeçer doğrularla uyuşmasa bile kişi için öyle ise öyledir. Anlatıcının fikri bu yönde; hayattaki şeylerin farkına varmak için ille de onlarla fiziksel bir temasa (görmek, duymak...) gerek yoktur. "O kavramlardan aldığımız sezgi" bunun için yeterlidir. Bu yüzdendir ki sezgiciliğe göre bilim, yaşamın dinamik özüne ulaşamaz. Bu sezgicilik fikrine elbette yalnızca tiyatro sevgisinden rastlamıyoruz, daha birçok yerde de karşımıza çıkıyor. Anlatıcı "gerçek dünya" dediğimiz yere değişik anlamlar yüklememizin bizimle alakalı olduğunu da kendi deneyimlerinden ortaya koyuyor. Yine kitapta bahsedildiği gibi, örneğin bir ormandaki ağaçları, rengarenk çiçekleri sevdiğimiz insanı düşünürken daha bir güzel görürüz. Sanki ağaçlar ve çiçekler daha renkli gelir gözümüze. İşte bu da bazı nesneleri görmemizin yalnızca bakmakla ilgili olmadığının; aksine bakarkenki halimize ve duygularımıza bağlı olduğunun kanıtıdır. Bu şekilde düşündüğümüzde mekanların (ne denli kalabalık mekanlar olsa da) kişi için bireysel yanı da olabileceği açığa çıkıyor. Örneğin, tarihin herhangi bir bölgesinde insanlar Berlin Duvarı'nın olduğu yere bakıp hüzün duyup ağlarken, bir insanın oraya bakıp kahkahalarla gülmesi, o insanın oraya ve orada yaşananlara saygısızlık duyduğundan değil, o mekan hakkında bireysel; gülmesini getiren ve başka şeyleri çağrıştıran anıları ağır bastığı içindir. Anlam, yalnızca tek bir kişi içindir ve farklı olması yanlış olduğu anlamına gelmez. Bir nesnenin çıkardığımız anlamların en alakasız şeyler de olsa kişi için doğru olduğunu söylüyor Proust. İkinci bölümde anlatıcı, Swann adındaki bir aristokratın aşkını ve yaşadıklarını anlatıyor. Dolayısıyla aşk konusunda da kendi doğrularına ulaşıyor ve onları hikaye üzerinde giderken kendince değerlendiriyor. Aşk gibi yoğun kavramların bizi kimi zaman hayata aşırı fazla daldırdığından bu yüzden de kendimizin ne halde olduğunu unutuşumuzdan, kendimizi ister istemez hatırlatmaya çalışan zihnimizi "bilinçli bir unutma" ile baştan savdığımızdan ve yine ilk bölümde de bahsedildiği gibi hayatta kimi zaman farkına varamadığımız şeyleri hayallerimizde ve rüyalarımızda farkına vardığımızdan bahsediyor. Üçüncü bölüm ise diğerlerine nazaran oldukça kısa bir bölüm. Anlatıcı kendisinin yaşadığı bir aşktan söz ediyor. İlk ve ikinci bölümde bahsettiği kanılara paralel olarak; birine veya bir yere arzu duyduğumuzda arzumuz o denli büyüktür ki o kişiye veya o yere rastladığımızda hayallerimizdekinden daha kötü olduğunu şaşkınlıkla fark ederiz. Buna bakarak insanın kimi zaman hayallerinin gerçeklerden "daha doğru" olduğunu savunuyor Proust. Anlatımı yalın olmasına karşılık anlatımın dolambaçlı olması kitabı zorlaştıran bir diğer unsur. Tıpkı hayallerimiz gibi; belirli yalınlıklar ve basitliklerden çıkan bir karmaşa. Fakat entresan bir şekilde bu karmaşayı okurken zorlandığınızda daha fazla okumak, dolayısıyla daha fazla zorlanmak istiyorsunuz. Bu karmaşayı okuyacaklara şimdiden "iyi zorlanmalar" diliyorum. Ayrıca bu seriye başlamamı sağlayan https://1000kitap.com/hsaripolat/Duvar/ hocama da teşekkür ediyorum.
Kayıp Zamanın İzinde, upuzun bir yolculuk. Bir kez bu yolculuğa hazırlıklarımı yapmadan çıkmış biri olarak; gördüklerim, yaşadıklarım aklımı başımdan alsa da hep bir eksik vardı. Sayfalar dolusu betimlemeleri, hayalleri, hatıraları okurken ne kadar etkilensem de derinliğine inemiyordum. Sürekli kendime sorular soruyordum; geçmişi hatırlamayı Proust neden bu kadar abartmış, diye. Öyle ya çoğumuza göre zaman doğrusaldır; doğar, büyür, gelişir, yaşar ve ölüme gideriz nihayet. Proust zamanın lineer ilerlemediği düşüncesini kurguyla felsefeden alıp edebiyat dünyasına taşımıştır. Bu düşüncesinin oluşmasında etkilendiği, hatta derslerine katıldığı Henri Bergson’un izlerini seride bâriz şekilde görmek mümkün.

Proust, çocukluğundan itibaren astımla mücadele eder. Kauçukla yalıtılmış odasında geçirir zamanının çoğunu. Varlıklı ve saygın bir burjuvazi olan ailesinin istekleri ile Proust’un istekleri çatışır hep. Ailesi onun ‘’normal’’ bir meslek sahibi olmasını ister. Onlara göre edebiyat bir meslek değildir. Proust, ailesinin arzularına uymaya çalışarak bazı işlere başlar ama devam edemez. Dergilerde makale yazarak yazın dünyasına adım atar. Swann'ın Bir Aşkı’nı yazdığında kendi imkânlarıyla yayımlatır. 1913’te yazılan ilk kitap, 1930’a kadar okunmaz, ilgi görmez okurlardan ve edebiyat çevresinden. İkinci kitabı yayımlanıp üzerine Goncourt Ödülü’nü de alınca dikkatleri çeker üzerine ve tanınmaya başlar hızla.

Romanda Proust, belleğin geçmişi kurgulayıcı rolünün örneklerini verir. ‘’Geçmişi kurgulamak’’ kulağa garip geliyor. Nasıl yani geçmiş bizim hatırladığımız gibi değil mi? Bu mümkün mü, hatırlarken anılarımızı değiştirmemiz, eklemeler yapmamız? Belleğimizin yaptığı aslında bir tür savunma imiş, zamanda kendini var etme, inşa etme çabası. Açıkçası seriyi ilk okuduğumda bu durumun çok farkında değildim. Seriden sonra okuduğum Bergson felsefesine dâir; Bergson, Deleuze ve Beckett kitapları ile Proust’un peşine düştüğü kayıp zamandan kastını ve bu zamana ulaşma yöntemini, tekrar okumam sayesinde kitapta fark ettikçe romandan aldığım keyif de katlandı. O yüzden seriyi okumak isteyenlerin önce bu konularda eserler okumalarının daha yararlı olacağını hatırlatmış olayım.

Proust, Becket’e göre hafızası zayıf, belleği güçlü olmayan biridir. Çünkü iyi bir belleğe sahip biri unutmaz. Proust’un bütün belleği gayri irâdî bellektir. O yüzden o, hatırlamaya değil, unutmaya meyillidir. Proust aslında geçmişi, anılarını hatırlarken yeniden inşa eder. Bergson’un yorumuyla anı kusurlu ve yalandır. Bu sebepten hatıraları belleğimizden bugünün bilincine aktarırken eklemeler yapar, değiştiririz. Proust’un da yaptığı budur. Seriyi on yıldan fazla sürede yazması da sürekli yaptığı değişiklikler ve tashihler yüzündendir. Yani geçmişi sürekli yeniden kurması, değiştirmesi yüzünden. Hatta bu konuyla ilgili gündüz işlediği gergefi geceleri söken Penelope örneği verilir. Proust da Penelope’nin tülü gibi eserini bir yandan yazıp sürekli silerek gündüzlerini gecelerine katar.

Proust dolayısıyla kitaptaki kahraman Marcel, çağrışım ve sezgi yoluyla geçmiş, şimdi ve gelecek arasında zihinsel olarak salınımlar yapar. Bazen bir koku, ses, bitki, eşya ya da madlen örneğindeki gibi bir yiyecek sayesinde bazen de uyumaya çalışırken zihnen geçmişe konumlanıp orada yaşamaya ve anlatmaya başlar. Bu hatırlama ânında anlattıkları aslında yaşadıkları değildir çoğunlukla. Hatta geçmişi olduğu şekliyle hatırlamanın mümkün olamayacağını: ‘’Geçmişi hatırlama gayretimiz nafile, zihnimizin bütün çabaları boşunadır. Geçmiş zihnin hakimiyet alanının, kavrayış gücünün dışında bir yerde, hiç ihtimal vermediğimiz bir nesnenin (bu nesnenin bize yaşatacağı duygunun) içinde gizlidir. Bu nesneye ölmeden önce rastlayıp rastlamamamız ise tesadüfe bağlıdır.’’ diyerek belirtir romanda.

Serinin bu ilk kitabında da genelinde olduğu gibi en çok dikkati çeken zaman ve nesne algısıdır. Herkesin yaşadığı ortak zamanın dışında kişilerin kendilerince yaşayıp algıladığı bireysel bir zaman akışı vardır. Bu farklılık kendini mekânı, nesneleri algılama konusunda da gösterir. Bir akdiken, ayakkkabı ya da madlene bakıldığında herkesin gördüğü aynı değildir. Bu görüş sadece o âna ait bir görüntü olmayabilir. O ânın içinde geçmişten biriktirilen birçok an vardır der Proust, nesneyi görüşünü, algılayışını etkileyen. Peki bu bilgi ya da düşünce insana ne sağlar? Tarih ya da kişisel geçmiş de olabilir söz konusu olduğunda anlatılanlarda nesnelliğin yakalanamaması, fikir ayrılıklarının inanılmaz düzeylere ulaşmasını, bu yüzden daha daha şüpheci bir yaklaşımla değerlendirme yapmayı sağlar, diye düşünüyorum.


Üç bölümden oluşan kitabın ilk ve son bölümü zaman ve nesne algısı üzerinde dururken oldukça uzun olan ayrı kitap olarak da yayımlanan ikinci bölümde aşk konu edilir. Proust’a göre aşk, gerçeği kendi isteklerimiz doğrultusunda görme metodur. Bir tür körleşme hâlidir de denilebilir. Seven kişi sevdiğinde görmek istediği özellikleri ona yükleyerek onu yeniden yaratır adeta. Normalde beğenip sevmeyeceği bunu romanda açık açık dile getirir Swann, aşık olduğu Odette’i çevresinin gördüğünden çok farklı görür. Aşk, insana sevdiği kişinin yaptığı kötülükleri bile iyi gösteren pembe bir gözlük taktırır Proust’a göre.

Duygusal ve doğa analizlerinin çok etkileyici olduğu bu kitapta sanat da müzik, resim, heykel gibi kollarıyla kendine geniş yer bulur. Özellikle müzikle ilgili öyle güzel betimlemeleri var ki hayran olmamak mümkün değil. Serinin otobiyografik özellikler taşıması karakterlerin hayâli mi gerçek mi olduğu konusunda araştırma yaparak okumayı gerektirdi benim için. Mesela Vinteuil, o kadar gerçekçi anlatılır ki içinizde uyanan merakla arştırmaya başladığınızda böyle birinin yaşamadığını üzülerek fark edersiniz.

İyi okumalar dilerim.
Dünya yazın tarihinde,  Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde” adlı serisi, Robert Musil’in “Niteliksiz Adam” adlı romanı ve James Joyce’un “Ulysses” isimli kült yapıtı üç büyük yazar ve üç büyük eser olarak gösterilir. Marcel Proust ‘un yedi ciltten oluşan “Kayıp Zamanın İzinde” serisinin ilk kitabı olan “Swann’ların Tarafı”, bence büyük bir şiirin ilk dörlüğü gibiydi. İsmini henüz öğrenemediğimiz anlatıcının, annesinin verdiği madlen kekin bir parçasını çayına batırıp yediği zaman aldığı tadın, halasının yıllar önce her sabah yumuşasın diye ıhlamura batırıp kendisine verdiği madlen diye bilinen “bir tarak midyesinin oluklu çenetleri arasında biçimlendirilmiş gibi görünen o kısa, tombul kekler” in ağzında oluşturduğu tadı anımsattığını ve o tadın 7 ciltten oluşan muhteşem bir yapıta dönüştüğünü anladığınızda kitap daha bir okunası hal alıyor.
Proust'un otobiyografik de diyebileceğimiz nehir romanı. Zaman-mekan-algı ekseninde yazılmış. Odağını ise "içimizdeki geçmişi ortaya koymak." şeklinde belirtmiş. İğneden ipliğe detay içeriyor ve cümleye noktayı acaba hangi satırda, hangi sayfada koyacak diye iç geçirtiyor. Bıraktığı tat ise şiir kıvamında. Ondört yıllık emek ürünü, yedi ciltlik külliyat. Belirtmeden geçemeyeceğim çeviriye şapka çıkartılır. Teşekkürler Roza Hakmen.
İnanılmaz güzellikte ve özende yazılmış seriye zarifçe giriş yapmış Proust. Cümlelerin akışı, sanatsal eserlerin cümlelerde geçmesi beni mest etti. Yazarın dili ilk kitabı oluğundan galiba en çok bu kitapta zorluyor. Swann'ların Tarafı bilinçakışının en iyi örneklerinden biri.
Kayıp Zamanın İzinde serisinin ilk kitabıydı, gerçekten de öyle bir anlatım ki her karakterle varlığınızı hissedip onlarla duygunuzu dışa vuruyorsunuz, bazen de onların duygularının ağırlığı altında zamanda kaybolup görünmez olmak istiyor ve okuyucu kimliğiyle onların duygularını sadece içinizde hissedebiliyorsunuz. Sanki kelimeler değil de duygular dizilmiş satır satır, her karakterle de hayat bulmuş o ifadeler.

Karakter dağılımı o kadar idealdi ki hiçbiri birbirinin önüne geçemiyordu, hani bir oyun seyredersiniz bütün oyun boyunca gördüğünüz kişinin anlatımlarından çok biri sahneye çıkar ve tek cümle kurar, sizi en zayıf noktanızdan yakalar ve koca oyun boyunca sizi büyüsü altına alır, burada da önemsizmiş gibi kısa süreli sahneye çıkan karakterler de öyle cümleler kuruyor ki 'işte bu!' diyorsunuz.

Kitap hakkında olumsuz en çok söylenenler; uzun uzun cümleler ve sonu gelmez betimlemeler olduğu ifadesidir. Evet, bunu kimse inkar edemez, gerçekten de uzun bir paragrafın, virgüllerle birbirini takip eden uzun ifadelerle dolu olduğuna sık sık rastlıyorsunuz. Benim katılmadığım nokta ise bunların anlaşılmaz ve de çok sıkıcı olması. Tabi bu da zevk meselesi. Ben ayrıntılı betimlemelerin, anlatılanları tam anlamıyla gözümün önünde canlandırabilmeme fırsat tanıdığı için seviyorum. Şu da bir gerçek ki, basit bir bulutun, havanın, ıhlamur çayının ve bunun gibi bir sürü her an hayatımızda var olan olay ve durumların başka bir kavramla bağdaştırılarak size aktarılması, o duyguyu sizde uyandırması göz ardı edilecek bir yetenek değil.

Birebir aynısı değil de aklımda kalan kadarıyla kitabın bir yerinde şöyle bir cümle vardı; 'annemin masada anlattığı olay ıssız bir çölü andırırken birden ondan bahsetmeye başlamasıyla mevzu o ıssız çölde esrarengiz bir çiçeğin açmasına dönüştü.' Bana göre, duygudan, derinlikten uzak bir çok kitap arasında Proust da betimlemeleriyle ruhumuzda açan bir çiçek. :)

Kitapta altı çizilesi çok yer vardı ama benim için şurada dursun dediğim satırlar;

'Hayatı önemsemediklerini mi ? Peki hayatı önemsemeyeceksek, neyi önemseyeceğiz? Hayat yüce Tanrı'nın asla iki kere bağışlamadığı tek nimettir.'
Cok merak ederek ve oncesinde cokca heveslenip kendimi hazirlayarak aldim bu kitabi ve beraberinde cicek acmis genc kizlarin golgesinde'yi..
150.sayfaya gelmeme ragmen gitmiyor bende. Kopuyorum kitaptan ve tekrar elime almak zor geliyor. Bitiremedim. Kaldi o sekilde. Ceviride bir sikinti oldugunu dusunmuyorum. Belki de benim seviyemi aşan bir kitap. Cok uzuldum okuyamadigima. Ama olmuyor. Anlamiyorum. Icine giremiyorum..
https://youtu.be/BFmelafwlB4
Swannların Tarafı ile ilgili yaptığım kitap yorumu, youtube kanalımda yukarıdaki linktedir. İzlemek için tıklayınız. Teşekkürler
Öncelikle bu seri için 2'ye ayrım çok fazla var. Klasik metin sevip,uzun cümleler ve betimlemeler okumayı seviyorsanız bu kitap size hitap edecektir. Seri olaylar beklemeyin. Böyle beklentide olanlara hitap etmediği için sevilmediğini düşünüyorum.
Çünkü ciddi anlamda virgüller serisi şeklinde tasvirler okunuyor.
Ben çok sevdim.
Kitapta anlatıcı kişinin gözlem yeteneği çok kuvvetli. İnsanların davranışlarını gözlemleyip ruhsal tepkimelerini de analiz etmiş. Kitap;
"Bazen bir koku veya bir tat aldığınızda, geçmişe gider ama daha önce yaşadığınız olayın ayrıntılarını tam hatırlayamadan, geçmişin yollarında iz sürersiniz. O koku veya tat zihninizi en bulanık hatıraların esiri eder. Eksik olan bir şey vardır. Bu eksiklik tamamlanamadığı için hatıralar netleşemez. " cümlesiyle içine alıp anlatıcının içtiği kahve den aldığı tat ile geçmişe yolculuk başlıyor.
Bazen hangisi anılarında yaşandı hangisi zihninde canlandırdığı olaylardı demeden geçemedim.

Proust'un kalemini çok sevdim. Bir şehri ,bir havayı bir insan daha güzel betimleyemezdi. Şiir gibiydi.2.kitabını okumak için sabırsızlanıyorum.
Muhteşem betimlemelerle ve güçlü cümlelerle dolu muhteşem bir kitap. Paris'teyken bir bölümünü okumak Proust'un deneyimlerini içimde yaşadığımı hissettirdi. Bazı cümleler o kadar fazla zevk veriyor ki tekrar tekrar okumaya kalbiniz dayanmıyor...
Marcel Proust Muhteşem betimlemeler, ilgi çekici tespitlerle, gerçekten ilgilisinde enfes tatlar bırakan bir yazar. Üslubu herkesin zevkine hitap etmeyecek, ama edenin de tutkuyla ve tek bir cümleyi kaçırmamak için pür dikkat okuduğu, eserlerini tekrar okuma isteği uyandıran da bir yazar Marcel Proust. Ancak bu kitapları tek başına yazarla değerlendirmek eksik olur bence.Çünkü çeviri de en az yazarın üslubu kadar önemli yabancı dilden çevrilen kitaplarda. Çevirisinden dolayı okumayı yarım bıraktığım kitaplar olduğu düşünülürse; böylesi, bezen takip etmesi bile aşırı dikkat gerektiren, bir eseri hiçbir eğretilik barındırmadan (ve kendi anlattığına göre hiçbir ekleme, yoruma yer vermeden, yazarının anlattığının dışına çıkmadan) Türkçe yazılmış bir esermiş gibi çeviren Roza Hakmen'e de ayrıca çok saygı duyuyorum ve teşekkür ediyorum. Ellerine sağlık Türkçe'ye bu eserleri, böylesi bir güzellikte kazandırdığı için. "Herkes okumalı" değil, ama bu üslubu seven herkes okumalı bence.
En uzun süre elimde duran kitap oldu ve maalesef buna çok üzüldüm. Hastalık araya girdi iş yoğunluğu derken bir şeyler oldu. Okunması en zor kitaplardan biri mi değil aslında yazar ne demek istediğini çok güzel anlatmış. Anlıyorsunuz ama öyle her yerde her zaman okunabilecek bir kitap değil. Böyle kafanızın çok ama çok sakin olması lazım kafanızı boşaltmadan kitabı elinize alıp okumaya başlamayın bir yerden sonra siz kitaptan koparsınız. Yazar kısa ve öz olayları öyle bir şekilde abartmış ki sayfalar sayfalar sürmüş. İlk kitabın sonu beni azıcık şaşırtmadı desem yalan olur. Böyle bir ilişki böyle bir sonuç beklemiyordum. Bu kadar yavaş okuduğuma pişman mıyım değilim daha sindire sindire okudum. Bazı şeyler olmasa daha hızlı okurdum ki daha hızlı okunabilecek bir eser. Hemen bugün diğer kitaba başlamayı düşünüyorum umarım o bu kadar uzun süre elimde kalmaz.
İnsan bir şeyi kafasında canlandırabilince öyle sakinleşiyor ki! Asıl korkunç olan, hayal edilemeyen şeyler.
Evimde gereksiz eşyaların hepsi var şüphesiz. Sadece gerekli olan şey eksik: buradaki gibi kocaman bir gökyüzü parçası. Hayatınızın üstünde hep bir gökyüzü parçası bulundurmaya çalışın yavrucuğum.
... sadece nicelik açısından bakıldığında bile, hayatımızın her günü eşit değildir. Benimki gibi biraz sinirli mizaçlar , günleri katetmek için otomobillerdeki vitesler gibi farklı hızlarla donatılmışlardır. Tırmanması müthiş uzun süren, yokuşlu, zahmetli günler vardır, şarkı söyleyerek süratle aşağıya kaydığımız inişli günler vardır.
Akşam odamda uyuyamadan, tek başıma geçireceğim sıkıntılı saatleri düşünmek istemiyordum; ertesi sabah unutmuş olacağıma göre, bu saatlerin hiçbir önemi olmadığına kendimi ikna etmeye, bir köprü gibi, beni önümdeki korkunç uçurumun ötesine geçirebilecek, geleceğe ilişkin düşüncelere tutunmaya çalışıyordum.
Marcel Proust
Sayfa 32 - Yapı Kredi Yayınları
"...tıpkı Japonların ,suyla dolu porselen bir kaseye akittiklari silikkagit parçalarının ,suya girer girmez şekillenerek ,renklenerek belirginlik kazandığı ,somut ,şüpheye yer bırakmayan birer çiçek ,ev ,insan olduğu oyunlarındaki gibi ,hem bizim bahçedeki ,hem M.Swann'in bahçesindeki bütün çiçekler ,Vivonne nehrinin nilüferleri , köyün iyi yürekli sakinleri,onların küçük evleri, kilise, bütün Combray ve civarı sekillenip hacim kazandı ,bahçeleriyle bütün kent çay fincanimdan dışarı fırladı,"
Çehresinde mutluluğun ve huzurun önsezisiyle yol alan bir kürekçiyi kim bilir kaç kere görmüş, kendi keyfimce yaşayabileceğim zaman, onu taklit etmeyi istemişimdir!

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Swann'ların Tarafı
Alt başlık:
Kayıp Zamanın İzinde - Birinci Kitap
Baskı tarihi:
2006
Sayfa sayısı:
430
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753639101
Kitabın türü:
Orijinal adı:
A la recherce du temps perdu I - Du coté de chez Swann
Çeviri:
Roza Hakmen
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
"... tıpkı Japonların, suyla dolu porselen bir kaseye akıttıkları silikkağıt parçalarının, suya girer girmez şekillenerek, renklenerek belirginlik kazandığı, somut, şüpheye yer bırakmayan birer çiçek, ev, insan olduğu oyunlarındaki gibi, hem bizim bahçedeki, hem M. Swann'ın bahçesindeki bütün çiçekler, Vivonne nehrinin nilüferleri, köyün iyi yürekli sakinleri, onların küçük evleri, kilise, bütün Combray ve civarı şekillenip hacim kazandı, bahçeleriyle bütün kent çay fincanımdan dışarı fırladı,"

Combray'de günbatımı, alışkanlık, iyi geceler öpücüğü, Françoise, ıhlamura batırılan madlen, Léonie Hala, kilise, Adolphe Amca, pembeli kadın, bahçede kitapokuma, akdikenler, mehtapta gezinti, sonbahar yanlızlığı, arzunun doğuşu, Balbec, zambak kokan oda, Verdurin'ler ve müritleri, Swann'la Odette'in karşılaşması, Vinteuil'ün sonatı, Swann'ın aşkı, kasımpatları. kıskançlık, yalan, bekleyiş, müziğin dili, Champs-Elysées'de karlı günler, Gilberte, hayal kırıklığı, umut...

Ihlamura batırılan bir madlenle yeniden yakalanan, belleğin yaratıcı gücüyle yeniden canlandırılan bir geçmiş...

Kitabı okuyanlar 253 okur

  • Ebru Tufan
  • Müge Erol
  • İlknur Uzun
  • Enes Şirin
  • Derya Yılmaz
  • Sezen Paksoy
  • Muhammed Yücel
  • No one
  • pessoa*
  • FERAY

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%2.1
14-17 Yaş
%1
18-24 Yaş
%18.6
25-34 Yaş
%45.4
35-44 Yaş
%24.7
45-54 Yaş
%3.1
55-64 Yaş
%3.1
65+ Yaş
%2.1

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%60.1
Erkek
%39.9

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%52.7 (49)
9
%21.5 (20)
8
%19.4 (18)
7
%3.2 (3)
6
%2.2 (2)
5
%1.1 (1)
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları