Lütfen peşinen “tiyatro metni, ağırdır, bana göre değildir” gibi bir ön yargıya kapılmayın. Böyle düşünen varsa açıkça söyleyeyim: yanılıyor. Okurken insan kendini bir sahnede değil, bildiğiniz bir halk hikâyesinin içinde buluyor. Aşk ve romantizm öyle süslü cümlelerle değil, doğrudan kalbe dokunarak ilerliyor; iliklerinize kadar hissediyorsunuz.
Okuyanların büyük çoğunluğunun kadın olması (%80 deniyor) doğrusu beni düşündürdü. Bazen ister istemez şu soruya geliyorum: Acaba kadınlar bizi “odun” olmakla suçlamakta haksız mı? Belki de bu tür metinlerde duyguyu yakalama meselesi biraz cesaret istiyor.
Eseri yalnızca bir aşk hikâyesi olarak değerlendirmek de haksızlık olur. Satır aralarında dönemin sosyal yapısını, siyasal iklimini ve insan ilişkilerinin sertliğini net biçimde görüyorsunuz. Hele ki kadına bakış meselesi… Her dönemde bedeli en ağır kadınlar ödemiştir, bunu hep söylerim. Bu eserde de kadın, çoğu yerde güçsüz, aciz, hatta korkak olarak resmediliyor. “Sende erkek kalıbına yakışmayan bir kadın var.” (s. 84) ifadesi bunun sadece çarpıcı örneklerinden biri. Ancak bunu doğrudan yazarın yaklaşımı olarak değil, anlatılan dönemin zihniyeti olarak okumak daha adil ve daha doğru geliyor bana.
Eser üzerine söylenecek çok şey var. Böyle kitapları hep kalabalık okumalarda, uzun uzun tartışarak tüketmek isterim ama ne zaman denesem bu hevesim yarım kalıyor. Yine de umudumu kaybetmiyorum.
Okumanız, okutturmanız dileğiyle… Buraya kadar sabredip okuduysanız incelememi paylaşmanız da beni ayrıca mutlu eder.
Kitapla kalın, kıymetli okurlar.