Herkes tarafından takdir edilmek, tanınmak, mümkün olduğunca zengin olmak ve tüm bunların sunduğu konforlu bir hayat… Bu hayaller, zaman zaman — hatta çoğu zaman — zihnimizi meşgul eder ve bizi mutlu edecek şeylerin bunlar olduğuna inandırır. Oysa geriye dönüp baktığımızda, kalıcı mutluluğun bu parıltılı hedeflerin içinde olmadığını fark ederiz. Belki de sürekli daha fazlasını, daha iyisini istemek yerine, elimizdeki küçük ama gerçek mutlulukların kıymetini bilmemiz gerekiyordur.
Düşünün… Mükemmel bir evimiz olsun ama içinde samimiyet kuramadığımız biriyle yaşayalım. Büyük başarılara imza atalım ama zirvenin yalnızlığında boğulalım. Herkes bizi alkışlasın ama arkamızdan türlü oyunlar dönsün, dedikodular yapılsın. Ünlü olalım ama biri görür diye rahatça markete bile gidemeyelim. Bu şartlar altında hâlâ mutlu olabilir miyiz?
Macbeth, başlangıçta dürüst, güvenilir ve iyi niyetli bir insandır. Ancak yükselme arzusu, makam ve iktidar hırsı onu yavaş yavaş vicdanından koparır. Bir zamanlar kaçındığı, ürktüğü her şey sıradanlaşır. Zamanla kendinden, yaptıklarından ve düşündüklerinden nefret eden birine dönüşür. Öyle bir noktaya gelir ki bir çocuğun öldürülmesine bile ses çıkarmaz. Uğruna her şeyini feda ettiği krallık ise artık onun için hiçbir anlam ifade etmez.
Sarayda görece orta düzey bir konumda bulunan Macbeth, yaşadığı olaylar ve kehanetlerle birlikte kral olma arzusunu dizginleyemez hâle gelir. Eşi Lady Macbeth’in de teşvikiyle kralı öldürme planını hayata geçirir ve bu ilk cinayet, ardı arkası kesilmeyen bir felaket zincirini başlatır. Tahta geçtiklerinde mutlu olacaklarını sanan bu çift, aslında tam o anda gerçek mutluluklarını kaybeder. Uykuları kaçar, huzur hayatlarından silinir. Öldürdükleri insanların hayaletleri vicdanlarında dolaşır; suçluluk duygusu
Kendini boşuna harcamış olur insan
Dilediğine erer de sevinç duymazsa.
Yıktığın hayat kendininki olsun daha iyi,
Yıkmakla kazandığın şey kuşkulu bir mutluluksa.
Macbeth
Lütfen peşinen “tiyatro metni, ağırdır, bana göre değildir” gibi bir ön yargıya kapılmayın. Böyle düşünen varsa açıkça söyleyeyim: yanılıyor. Okurken insan kendini bir sahnede değil, bildiğiniz bir halk hikâyesinin içinde buluyor. Aşk ve romantizm öyle süslü cümlelerle değil, doğrudan kalbe dokunarak ilerliyor; iliklerinize kadar hissediyorsunuz.
Okuyanların büyük çoğunluğunun kadın olması (%80 deniyor) doğrusu beni düşündürdü. Bazen ister istemez şu soruya geliyorum: Acaba kadınlar bizi “odun” olmakla suçlamakta haksız mı? Belki de bu tür metinlerde duyguyu yakalama meselesi biraz cesaret istiyor.
Eseri yalnızca bir aşk hikâyesi olarak değerlendirmek de haksızlık olur. Satır aralarında dönemin sosyal yapısını, siyasal iklimini ve insan ilişkilerinin sertliğini net biçimde görüyorsunuz. Hele ki kadına bakış meselesi… Her dönemde bedeli en ağır kadınlar ödemiştir, bunu hep söylerim. Bu eserde de kadın, çoğu yerde güçsüz, aciz, hatta korkak olarak resmediliyor. “Sende erkek kalıbına yakışmayan bir kadın var.” (s. 84) ifadesi bunun sadece çarpıcı örneklerinden biri. Ancak bunu doğrudan yazarın yaklaşımı olarak değil, anlatılan dönemin zihniyeti olarak okumak daha adil ve daha doğru geliyor bana.
Eser üzerine söylenecek çok şey var. Böyle kitapları hep kalabalık okumalarda, uzun uzun tartışarak tüketmek isterim ama ne zaman denesem bu hevesim yarım kalıyor. Yine de umudumu kaybetmiyorum.
Okumanız, okutturmanız dileğiyle… Buraya kadar sabredip okuduysanız incelememi paylaşmanız da beni ayrıca mutlu eder.
Kitapla kalın, kıymetli okurlar.
Romeo ve JulietWilliam Shakespeare · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202475,7bin okunma