Tren yola devam etti, benimle bildiğim ve sevdiğim ve umut ettiğim her şeyin arasına kilometreler soktu. Günün birinde anneme çamaşır işini bıraktırmanın; Sid’e dersleri konusunda baskı yapmanın –ki böylece toprak üstünde, kitap kaydı veya tren yükleme gibi bir maden işinde çalışacak, böylece gözleri hep gökyüzünde olabilecekti– ve Lenore Dove’la geçireceğim bir yaşamın, onunla aşk yaşamanın, evlenmenin, çocuklarımızı büyütmenin, onlara müzik öğretmesinin, benim de artık ne işle uğraşacaksam –kömür kazmak, içki yapmak, onunla olduğum sürece fark etmezdi– onunla uğraşmanın hayalini kuruyordum. Hepsi kaybolmuş, hepsi gitmişti.