Steinbeck okumayı her zaman çok seviyorum ama bunun asıl nedeni, onun yarattığı karakterlerle kurduğum o eşsiz bağ. "Sardalye Sokağı"nda; "İnci", "Fareler ve İnsanlar" veya "Gazap Üzümleri"ndeki gibi keskin bir olay örgüsünden ziyade, o sokakta yaşayan insanların gündelik hayatlarına tanıklık ediyoruz. Dönemin zorlu ekonomik şartları altında, kendi hallerinde yaşayan bu insanların birbirlerinin hayatlarına dokunuşlarını izlemek yer yer buruk, yer yer çok tatlıydı.
Karakterler arası diyaloglar ve aralarındaki arkadaşlık bağı o kadar içten, samimi ve gerçek dünyaya ait ki... Okurken kendimi o sokağın bir parçasıymışım gibi hissettim. Karakterler sanki birer kitap kahramanı değil de kapı komşum ya da çok yakından tanıdığım arkadaşlarımmış gibi hayatın içindenler. Ayrıca Steinbeck'in anlatımına eşlik eden müzik ayrıntıları, özellikle Doc'un karakterini tamamlayan o klasik müzik tınıları, kitabın dinlendirici atmosferini daha da güçlendirmiş. Daha önce "Tatlı Perşembe"yi okumuştum; meğer bu iki kitap, "Yukarı Mahalle" ile başlayan bir üçlemenin parçalarıymış. Her ne kadar okuma sıram biraz ters olsa da kitaplar konu bakımından bağımsız oldukları için bu durum aldığım keyfi hiç azaltmadı. Hatta "Sardalye Sokağı"nda karakterleri bu kadar samimi tanıdıktan sonra, şimdi "Yukarı Mahalle" ile onların köklerine inmek benim için farklı bir deneyim olacak. Steinbeck’in o sahiciliği, genel olarak çok keyifli ve huzur veren bir okuma deneyimi sunuyor.