Tanıtım sayfasına konmuş ilk dört sayfasını okuduktan sonra müthiş bir merak uyandırdı bende Pedro Paramo. Hemen sipariş verip başladım ve beni son sayfasına kadar büyülü bir yolculuğa çıkardı.
“Comala’ya geldim, çünkü bana babamın burada yaşadığı söylendi, Pedro Páramo adında biriymiş. Bunu bana söyleyen annemdi. O sırada annem ölmek üzereydi ve ben de her türlü sözü verebilecek durumdaydım.”
sözleriyle başlayan kitabı okudukça, Comala’nın o tozlu, terk edilmiş sokaklarında yürümeye başladım. Sokaklar tekinsiz, insanlar garip. Her yer fısıltılarla dolu. Ölüler konuşuyor, hayatta kalanlar ise sanki çoktan ölmüş gibi suskun. Juan Preciado’nun babasını arayışı, aslında bir lanetin, bir ailenin, bir kasabanın ve belki de tüm Meksika taşrasının çöküşünün peşine düşmek gibi. Zaman çizgisi paramparça: Bir anda çocukluk anılarına sıçrıyorsun, bir anda Pedro Páramo’nun gençliğine, bir anda da kasabanın son nefesine. Kimin konuştuğunu anlamak için bazen sayfaları geri çevirsem de, o kafa karışıklığının kitabı çekici hale getirdiğinin farkına vardım. Bilinç akışı, iç monolog, çoklu bakış açısı ve ani zaman sıçramalarıyla ilerliyor.
Comala'nın büyülü gerçekçiliğine hayran olmamak elde değil. Juan Preciado'un korkuyla karışık merakını, Dorotea'nin lanetini, Susanna'nın gizemini, Pedro Paramo'nun boş sokağa bakan gözlerini uzun uzun düşündüm. Yaşayanla ölülerin ayırt edilemediği, karanlık tekinsiz kuytularda, arafta kalmış ruhların pişmanlıklarla fısıldaştığı, zamanın askıya alındığı o boş sokakları unutamayacağım sanırım.
Süleyman Doğru çevirisini de çok beğendiğimi dile getirmek isterim. Akıcılığını ve tekniğini oldukça iyi yansıtmış.
Kitabı bitirir bitirmez; Netflix’te yayınlanan, Rodrigo Prieto’nun yönettiği sinema uyarlamasını izledim. Görsellik açısından çok etkileyici