Yazarın hayatını öğrendikten sonra onun zihninin yansımalarını görmek istedim. Bipolar ve intihar etmiş birinin otobiyografik romanı olması o kadar ilgimi çekti ki.. Başta beklentimi karşılamayacağı hissine kapıldım ama hikaye ilerledikçe içine çekti, düşünceleri çok açık bir şekilde ifade etmişti. İliklerime kadar o kayboluşu ve çaresizliği hissettim. Ve psikiyatrik tedavi süreciyle noktaladığı olay örgüsünün yayımlanmasından bir ay sonra intihar etmiş olması çok çarpıcı bir detay :’)
Minnettar olmam gerektiğini biliyordum ama hiçbir şey hissedemiyordum. Bana bir Avrupa ya da dünya turu bileti vermiş olsaydı da fark etmeyecekti. Çünkü nerede olursam olayım -bir gemi güvertesinde, Paris’te bir sokak kafesinde ya sa Bangkok’ta- hep aynı sırça fanusun içinde kendi ekşimiş havamda bunalıyor olacaktım.
Bileğimin derisi gözüme öylesine beyaz ve savunmasız göründü ki bir türlü yapamadım. Sanki asıl öldürmek istediğim şey o derinin altında atan o ince mavi damarda değil, başka bir yerde, daha derinde, daha gizli ve ulaşması çok daha güç bir yerdeydi.
Neden ağlayacağımı bilmiyordum ama birisi bana bir şey söylerse ya da çok yakından bakarsa gözlerimden yaşların boşanacağını biliyordum. Gözyaşlarının içimde kabarıp dolu ve dengesiz bir bardağın içindeki su gibi çalkalandığını hissedebiliyordum.