“…uyuyanlar işkence gibi rüyalarından sıçrayarak uyanırlar, hastalar inlemeye başlarlar, çünkü geceki cehennemin sonuna yaklaştığını ve şimdi sırada daha bariz acılar olduğunu hissederler; gündüzün ışığı ve düzeni, gecenin karanlık karmaşasında sancılı bir arzu, gizli bir özlem, ani bir seğirme olan her şeyi ortaya serer. Avcılar da av hayvanları da bu anı severler. Artık karanlık değildir, henüz aydınlık değildir. Orman o kadar ham ve yabani kokar ki, sanki dünyanın büyük yatak odasındaki her organik varlık, bitki, hayvan ve insan yavaş yavaş kendine gelerek sırlarını ve kötü düşüncelerini bir nefes gibi dışarıya vermiştir.”
Ellerinde, insanoğlu kadar eski olan o titremeyi hissedersin, öldürmeye hazır olduğunu hissedersin, o yasak zevk, o bütün tutkuların en güçlüsü, ne iyi ne kötü, sadece her hayatın gizli dürtülerinden biri olan o dürtü: Ötekinden daha güçlü, daha atik olmak, üstünlüğü korumak, hata yapmamak. Bunu atlamaya hazırlanan leopar hisseder, taşların arasından dikelen yılan hisseder, çok yükseklerden pike yapan şahin hisseder; ve kurbanını göz hapsine alan insan hisseder.”
“Fakat kan kirli bir şey mi? Bence değil. Dünyanın en halis maddesi ve her çağda insan Tanrıya dile getirilemeyecek kadar büyük bir şey söylemek istediğinde kan kurban etmiş.”
“Biz Hıristiyanız, bizde suçluluk bilinci var, biz Batı eğitiminin ürünüyüz. Tarihimiz günümüze kadar katliamlarla dolu ama öldürmekten bahsederken bakışlarımızı önümüze eğip tutucu, hiddetli bir tonda konuşuyoruz; başka şansımız yok, rolümüz böyle yazılmış.”