Akıcılık yok, duygu aktarımı yok (hatta duygu da yok) yazarın dili çok gitmedi bana.
Yaklaşık 50 yıl önce çocukluğundan başlayan savaşın acı yönleriyle yüzleşmiş ailesinden ayrılmış ve çokça zulüm çekmiş bir yazarımız var. Kronolojik bir şekilde anılarından, aklında kalan hatıralarından yani açıkçası geçmişe dair flashbacklerinden oluşan bir kitap. Kitabın bazı bölümlerini merakla okusam da yarısında bırakmamak için direndim ve son sayfaları zevksizce çevirdim. (Kitapları beğenmeyince kolayca yarıda bırakan biriyseniz devam etmenize hiç gerek yok.)
"..çekip gidenleri anlayamadım, nasıl gidebiliyorlardı çat diye, her şeyi arkalarında bırakıp, onca hayatı, onca yaşantıyı, o zaman öyle yapmak imkansızdı bizim için.."
Kitabı elime almadan önce 20li yaşlarında sıradan bir erkek bireyken kitabı okuduğum zaman ana karakterimizi tüm annelik empatisiyle anlıyor, gerilimi, endişeyi, korkuyu, güvensizliği, korumacılığı ve kitapta ne varsa onunla hissediyor onunla yaşıyordum. Hikayesiyle anlatımıyla akıcılığı ve duyguları aktarımıyla çok güzel bir kitaptı.
syf. 235'teki Mona karakterinin konuşması, beni tüm kitap boyunca düşündüren ve sadece kitaptaki olaylara değil, kendi hayatımızla benzerlik kurabileceğimiz derin bir düşünceye ittirdi.
"..çekip gidenleri anlayamadım, nasıl gidebiliyorlardı çat diye, her şeyi arkalarında bırakıp, onca hayatı, onca yaşantıyı, o zaman öyle yapmak imkansızdı bizim için.."
İleride ne olacağını kestiremeyebiliriz, geleceği göremeyebiliriz evet. Ancak bazen bir mekandan çıkmak, bazen bir ülkeden ayrılmak, bazen bir insandan bir sevgiliden uzaklaşmak, bazense sadece kendi düşüncelerimizi susturmak.. İş işten geçmeden farkında olamıyoruz kaçmamız gerektiğini. Bazense farkında olsak bile bazı engeller bazı endişeler türüyor kafamızda. Bazı ihtimaller oluyor; çok korkuyoruz kaçıracağız bir şeyleri diye. Kimi zaman ilk seferinde göremiyoruz, kaybettiğimiz şeyleri veya kişileri geride bırakmayınca daha fazlasını kaybedeceğimizi.