• “Onu yüreğimde öldüreceğim, artık sevmeyerek…
    Ve bir gün büsbütün ölecek.”

    Zeze böyle baş etmişti canını acıtanlarla.İçinde ,yüreğinde öldürerek.Ne çok şey öğrettin bana Zeze altı yaşında dışlanmış hisseden çocuk olarak şu acımasız hayata inadına tutundun ,asla pes etmedin çok uçlara gelmene rağmen.Bende artık yüreğimde öldüreceğim hak etmeyen her şeyi …

    Pes edeceğin sırada o devasa hayal gücün girdi devreye. Bahçedeki Şeker portakalı ağacını seçtin yaslanmak için… Tüm duygularını ,aslında tüm benliğini ona yasladın,emanet ettin.Şu hayatta her şeyim diyeceğin bir tek o ağaç vardı.Çoğunlukla tutamadığın göz yaşların hep onun yanındayken yağmur gibi akardı ,anne sıcaklığı mıydı acaba onda bulduğun…

    Zeze sen beni daha ne kadar yaralayabilirsin çocuğum… O küçücük bedenin ,kocaman yüreğin ne kadar acıdı ne kadar yara aldı … ama baş ettin hepsini omuzladın.Çünkü sen küçük şeytan değildin,lanetli falan hiç değildin.Aksine kalbi ve vicdanı olan bunu akıl süzgecinden geçirebilen kocaman yüreği olan küçük adamımsın Zeze…

    Yıllar önce bir arkadaşımdan ödünç alarak okuduğum kitabı tekrar okumam için iki sebebim vardı.Birincisi o içimi sızlatan satırların altını çizmek ve Zeze’yi kucaklamaktı… İkincisi oğluma okumasını önerebilir miyim diye anne kimliğimle tekrar okumak istedim …Şimdi içim daha rahat sanki ona karşı borcumu ödemiş gibi hissediyorum.

    Brezilyalı yazar J. M. De Vasconcelos kendi hayatıyla benzerlik barındıran bu kitabı tam on iki günde yazdığını “yirmi yıldan fazla yıldır yüreğinde taşıdığını” söyler.Bu sözlerinden de anlıyoruz aslında kendi hayatından ,kendi acılarından bir şeyler yazmak ve bunları birileriyle paylaşmak ,bu duyguları başkalarına emanet etmek oldukça zor.Bundan dolayı kitap ,yazar için gönül bağının olduğu bir eserdir. “Güneşi Uyandıralım” ve “Delifişek” kitaplarını da devam kitabı olarak yazmıştır.Devam olarak biraz yavan kalsalar da yine de yazarın akıcı üslubuyla keyifli bir üçleme okuyorsunuz. Zaten Zeze büyüdüğünde neler oldu diye merakından yine okuyor insan.

    Zeze’nin öyle bir hayal gücü var ki uçsuz bucaksız…Okudukça iyiki de var bu hayal gücü dedim yoksa onca acıya küçücük bedeniyle nasıl dayanırdı…Hayalinde her şey yerli yerinde ve çok güzeldi,keşke gerçekler de böyle olabilseydi.Küçücük evlatlık bir çocuğun öldüresiye dövülmesi … sızlayan bendeni değil yüreğiydi ve o cümleleri okurken içimin acımasıydı hissettiğim.Çünkü ben anneyim ve her çocuğa karşı merhamet duygum var.İçimi yaka yaka okudum Zeze’nin acılarını…Üvey babasında bulamadığı baba olgusunu “Portekizli”de görmesi ve onun yanında geçirdiği dakikalarda hissettiği güven duygusunu çok arzulamıştı küçüğüm.Hayalle gerçek arasında bir babaydı Portekizli onun için bu yüzden onu kaybetmiş olsa bile içinde bir yerlerde hissediyordu varlığını…

    Yüzmeyi çok sever bizim ufaklık ama ailesi çok izin vermez aslında çoğu şeye izin vermezler ama o hayal gücüyle öyle bir özgürdür ki bu onun dünyasını aydınlatmaya yetiyordu…Zaman zaman yasakları deldiğinde ya dayak yer ya da cezalara maruz kalır.

    Bir çocuğun acılarını okumak bir anne için çok zordu…Hani derler ya bir kitabı ikinci defa okumaktan ne keyif alıyorsun diye ,arada gerçekten çok büyük fark var .Genç arkadaşlarıma önerim çok etkilendikleri kitapları ileriki bir yaşta tekrar deneyimlemeleridir.
    Oğluma önerir miyim? Kesinlikle evet. On bir - on iki yaş grubunun altındaki çocukları olumsuz etkileyebilir kitaptaki dayak sahneleri falan.Bunun üzerindeki her yaş okuyabilir öyle de güzel bir yanı var. Ben çok beğenmiştim anne olarak çok daha fazla beğendim ve herkese tavsiye ederim.

    Filmi de var bu güzelliğin https://www.altyazilifilmizle.biz/...ranja-lima-izle.html Ardacım’da okusun birlikte izleyeceğiz inşallah.

    Sevgiyle kalın …
  • Derler ki geçmiş zamanlarda Gence şehrinde Ziyad adlı bir han yaşarmış. Onun çok güzel bir tabiatı varmış, hiç kimseyi incitmezmiş. Kimsenin hakkını kimsede bırakmazmış. Kısacası halkını adaletle yönetirmiş.
    Anlatıldığına göre Ziyad Han’ı tanıyanlar, onun davranışlarına bakarlar dünyada ondan daha mutlu bir kişi yok sanırlarmış. Ancak adı sanı, varlığı devleti varmış ama, Ziyad Han da dertten gamdan yoksun değilmiş. Allah ona evlat vermemişmiş. Evlatsızlık Ziyad Han’ı çokça üzüyormuş.
    Ziyad Han’ın Kara Keşiş adlı bir hazinedarı varmış. O da Ziyad Han gibi evlat yüzüne hasretmiş. Dertleri bir olduğu için Ziyad Han ile Kara Keşiş’in sohbeti birbirine uygun düşermiş. Sıkça görüşüp bu konuda dertleşirlermiş. Dert aynı olunca laf da ister istemez aynı yere gelirmiş.
    Bir gün Ziyad Han konağında oturup gene efkârlanmaktaymış. Kara bahtından, evlatsızlığından yakınıyormuş. O sırada Kara Keşiş içeri girmiş. Hanın perişan halini görünce şöyle demiş:
    – Gene gam deryasına dalmışsınız sultanım. Nedir bu hal?
    Ziyad Han yanıt vermiş:
    – Elimden ne gelir, keşiş! Sonsuzluk düşüncesi beni verem edecek. Efkârlanmayayım da ne yapayım?
    Kara Keşiş demiş:
    – Benim de çocuğum yoktur. Ama ben bunu dert etmiyorum. Her şeyi gören Tanrı’nın dergâhında ne günah iş tutmuşuz ki bize çocuk vermiyor. Günahımızı affettirmek için sevap işlemeliyiz.
    Ziyad Han:
    – Daha ne sevap işleyeceğiz? demiş. Elimizden geleni yaptık. Adak dersen adadık, niyaz dersen eyledik; yoksulların, açların karnını dersen doyurduk. Daha ne yapacağız?
    Kara Keşiş dedi:
    – Han sağ olsun, aklıma bir şey geldi, onu desem acaba bana darılmaz mısın?
    Ziyad Han:
    – De bakalım!
    Keşiş dedi:
    – Gel seninle bir ahit yapalım.
    Ziyad Han meraklanarak sordu:
    – Nasıl bir ahit?
    Keşiş dedi:
    – Han sağ olsun, gel şöyle bir ahit yapalım. Eğer benim kızım, senin oğlun olursa ben kızımı senin oğluna vereyim, yok, senin kızın, benim oğlum olursa, sen kızını benim oğluma ver.
    Ziyad Han razı oldu. Ahdüpeymandan sonra her biri çekilip kendi odasına gitti.
    Dokuz ay, dokuz gün, dokuz saat, dokuz dakika, dokuz saniye geçtikten sonra Ziyad Han’ın bir oğlu oldu, Kara Keşiş’in de bir kızı dünyaya geldi. Ziyad Han ayanı eşrafı toplayıp sevincini gösterdi, oğlanın adını Mahmut, kızın adını Meryem koydular. Çocukları dadılara emanet ettiler. Hani nasıl derler, öykü dili yürük olur. Çocuklar büyüyüp sekiz yaşına erdiler. Ziyad Han oğluna hoca tuttu. Kara Keşiş de kızını kendi okutmaya başladı.
    Aylar geçti, yıllar geçti, Mahmut ile Meryem on beş yaşına erdiler; ama bu on beş yıl içinde ne kız oğlanı gördü, ne de oğlan kızı. Mahmut günü lalası Sofu ile geçiriyordu. Bir gün Mahmut lalası Sofu’ya dedi:
    – Sofu, git babamdan izin al, ben ava gitmek istiyorum.
    Sofu gidip Mahmut’un arzusunu Ziyad Han’a söyledi. Ziyad Han izin verdi. Mahmut ata bindi, şahinini de koluna kondurup şehirden çıktı. Bir süre gittikten sonra Mahmut’un şahini kolunun üstünden havalandı, bir güzel kuşu önüne katıp bir ağaçlığın arasına daldı.
    Mahmut dedi:
    – Sofu, sen atımı tut, ben şahinin ardınca gideyim, bakayım nereye kondu.
    Sofu atların yanında kaldı. Mahmut kuşun ardına düştü. Mahmut şahinini aramakta olsun, şimdi gelelim Keşiş kızı Meryem’e.
    Meryem bahçeye gezmek için çıkmıştı. Servi ağacının yanına vardığında gördü ki bir şahin güzel bir kuşu önüne katmış kovalıyor. Kuş korkuyla sığınacak yer ararken geldi Meryem’in kucağına kondu. Meryem hemen kuşu yakaladı. O sırada şahin de yetişti, kuşu Meryem’in elinden kapmak istedi, Meryem onu da yakaladı.
    Öte yandan Mahmut ağaçların arasında yürüyerek gelip bu bahçeye ulaştı. Baktı ki bahçe ne bahçe? Gül bülbülü, bülbül gülü çağırıyor. Ağaçlar çiçeklenmiş, çiçekler baş kaldırmış. Mahmut biraz ilerleyince bir de ne görsün, servi ağacının altında güzel bir kız nazlı nazlı duruyor. Kaşlar keman, gözler kara, burun hint fındığı, sine Semerkant kâğıdı. Mahmut baktı ki şahin de bu kızın elindedir. İlerlemek isteyince Meryem geri dönüp onu gördü. Keman kaşlarını çatarak öfkeyle söylendi:
    – Oğlan, sen kimsin? İzinsiz bu bahçeye niye girdin?
    Mahmut aldı sazını, bakalım şahini kızdan nasıl istedi.
  • Fetani altı aydır uykudaydı mecliste
    Saatler hareketli geçiyordu kuliste
    Bayburt şehri bir anda haritadan silindi
    Ne iz kaldı şehirden ne ahali bulundu
    Tüm Türkiye meraktan Bayburt nerde diyordu
    Gurbetçiler evine ulaşmak istiyordu
    Ohal çıktı Fetani uykudan kaldırıldı
    Memleketin düştüğü vaziyet bildirildi
    Dediler ki bir anda koskoca şehir yitmiş
    Sana görev, ara bul Bayburt nereye gitmiş
    Bulamazsan maaşın kesilecek bilesin
    Ankara'ya hayırlı haberlerle gelesin
    Fetani mahmur gözle düşünmüş kara kara
    Aramaya koyulmuş başına vura vura
    Trabzon'a varıp da sormuş Bayburt ilini
    Demiş ula uşağum bilmeyiruz halini
    Cörmeduk biz Bayburt'un doprağuni,daşuni
    Haçan Bayburt nereye alup citmuş başinu
    Fetani daha sonra Gümüşhane'ye sormuş
    Dedi belki izini Kelkit'te biri görmüş
    Gümüşhane şaşırıp demiş ben de bilmeyrim
    Can dostumdu tasadan altı aydır gülmeyrim
    Fetani dedi eyvah bizim maaş gidecek
    Erzurum'a sorayım, belki yardım edecek
    Dedi güzel Erzurum Bayburt'u gördünse de!
    İnden,cinden periden sırrına erdinse de!
    Ülke yasa boğuldu Bayburdumuz nerede
    En ufak bir izine rastlayan yok yörede
    Erzurum da dedi ki ögünde ölüm paşam
    Belki torpil yüzünden orda son buldu yaşam
    Biz de uzun zamandır rastlamadıh izine
    Ayler oldi hesretiz gomşumuzun yüzüne
    Fetani neredeyse kederden ölecekti
    Bayburt bulunamazsa dımdızlak kalacaktı
    Vardı da Erzincan'a meseleyi danıştı
    Erzincan dile gelip hakikati konuştu
    Dediler ki Yumaklar yedi Bayburt ilini
    İbrahim'i ara bul çabuk tutup elini
    Telaşlanıp Fetani dört bir yanı aradı
    Bayburt'u Yumaklardan kurtarmaktı muradı
    Örenlerde yatarken İbrahim'e erişti
    Kem küm edip sonunda arzuhale girişti
    Dedi bütün Bayburt'u yemişsiniz siz meğer
    Bayburt güzel şehirdir anladık buna değer
    Saat Kule,Duduzar,Kale gibi eserler
    Şayet ziyan olursa hepimizi keserler
    Geri verin ne olur yediğiniz cevheri
    Yetmiş bin Bayburtluyu hemen tükürün geri
    Dedi ben tüm Çoruh'u içtim yine susarım
    Parasını verirsen dağı taşı kusarım
    Adamları oğluma ayırmıştım akşama
    Midesine dokundu iştahla yedi ama
    İster miyim ezanlar işkembemden okunsun
    Kusalım da Bayburta hizmetimiz dokunsun
    Fetani Bey meclisten para talep eyledi
    İbrahimin ağzından ne çıktıysa söyledi
    Bu mesele mecliste tartışıldı derinden
    Çok para istenince reis kalktı yerinden
    Dedi ki ben anlamam o Bayburt kusulacak
    Yutanlara bu işin hesabı kesilecek
    Oğlan duydu kederden ağlamaktan tükendi
    Yediği her insanı kusmak istedi kendi
    Ancak beceremedi bu iş tek başına
    Ikındıkça mezarlık geliyordu dişine
    Meseleyi sonunda bir bilene danıştı
    Civardaki hal ehli bilginlerle tanıştı
    Dediler ki bu işin çaresini biliriz
    Yeterki derman ara yardımına geliriz
    Bünyen kaldırmaz senin helal lokma yer isen
    Kusarsın insanları gönülden ister isen
    Oğlana helal lokma bulundu ili kustu
    Babası da az bir şey para görünce sustu
    O da taşı,mermeri tükürdü hep geriye
    Hizmetim büyük diye haber saldı beriye
    Biz olmasak Bayburt'u kim kusardı diyordu
    Şecaat arz edip de övünmek istiyordu
    Garip Önder bu destan bil ki burada bitmez
    Bayburt'u yeseler de aç bunlar yine yetmez
    Önder Eryılmaz
    01.10.2018
    Bayburt
  • " Baba sen hiç kendi kendine konuşmadın mı, ben oğluma babamın bana davrandığı gibi davranmayacağım diye? Tabak kırdım diye dövmüştün beni, ulan insan oğlunu《canından bir parçayı》bu yüzden döver mi? Ben seni hep affettim ama unutmadım baba! Yaptıklarını unutmadım, unutmayacağım. O tabak nasıl eski halini alamıyorsa ben de alamıyorum baba! "
  • "Yaa" dedi Vernon enişte.heybetli sesi geri gelmişti.Doğruldu." Demek oğluma zırpot bir büyü yaptın, kafasının içinde sesler duysun diye ve -ve kedere mahkum olsun diye?!

    "Kaç kere söyleyeceğim?" dedi Haryy sinirlenmeye başalyıp sesini yükselterek."Ben yapmadım!iki ruh emici yaptı"
  • "Uzun yaşamaya değil, iyi yaşamaya çalışmalıyız: çünkü uzun yaşamak yazgıya bağlıdır, iyi yaşamaksa ruha. Yaşam doluysa, uzundur; ruh kendisi için iyi olanı sağlamayı ve kendi kendine egemen olmayı başardığı zaman yaşam dolu olur." (Seneca)