Öhöm, öhöm nereden başlamam gerekiyor? Ah, evet... ne güzel bir aşk hikayesi, ne güzel vahşi, yırtıcı bir bohem. Okurken sıkılmadım Ayşen Ekmekçi'nin düzgün Türkçe ile okuru paha biçilemez bir duygu. Betty... hayatımının dokunulmaz kılan yegane parçası, yeknesak olarak büyüleyen ışık. Kelimelerim söndü bir bir, kitabı anlatmak hiç o kadar kolay değil hakikaten. Bir piyano ezgisinden çıkan tümceler daha da berrak bir düzene giriyor. Korkuyorum, ya benim hayatım Zorg gibi olursa... korkuyorum işte, yalnızlaşıyorum... Sayfaları çevirdikçe dimağım saniyelerce kelimeleri adapte oluyor. Öyle ferah ki... Her şey vardı içinde; aşk, özlem, yalnızlık, korku, tutulma, seks, maceraperest... Dudaklarımdan akan kankar kitabın içine damla damla düşüyordu... boşuna dememişler "37°2 le matin" diye... ah Tanrım... yazarken bile deliriyorum. İyi ki elime almışım eseri... ve su birikintisinde geçtiğimi hayal ediyorum. Zambaklar yeşeriyor önümde. Beyaz bir kedi geliyor usulca yanıma... mırlıyor kitap bir hayli güzelleşiyor, hayret ediyorum doğrusu... kitaplar ve kediler bir de Betty... 'Seni Seviyorum' diyebilmek için denize bakıyorum, deniz bana gülümsüyor.
Bazı kitaplar okunmaz, yaşanır; Betty Blue ise doğrudan damardan alınan bir doz gibi. Philippe Djian, karşımıza alışılagelmiş o kibar, steril romantizmi değil; mutfak tezgahlarında, deniz kıyısındaki döküntü barakalarda ve akıl hastanesi koridorlarında yankılanan, vahşi ve yıkıcı bir tutkuyu çıkarıyor. Hikâye 37.2 derecede, yani hafif bir ateşin ve yoğun bir arzunun eşiğinde başlıyor. Zorg, kendi halinde bir hayat sürmeye çalışan, yazma tutkusunu içine gömmüş bir adam; Betty ise dünyanın adaletsizliğine ve sıradanlığına karşı her an patlamaya hazır bir dinamit lokumu. Aralarındaki bağ bir "ilişki" değil, bir yok oluş süreci.