Morhinnap, bir alıntı ekledi.
5 saat önce · Kitabı okuyor

Yiğitlik, sen cehennem olsan da bile
Fedayı kabul etmektir,
Cennet yapabilmek için seni,
Yoksul ve ve namuslu halka.
Bu' dur ok hikâyet,
Ol kara sevda.

Hasretinden Prangalar Eskittim, Ahmed Arif (Sayfa 54 - Metis Yayınları)Hasretinden Prangalar Eskittim, Ahmed Arif (Sayfa 54 - Metis Yayınları)

Rüveydâ

Fezâ'yı bağlayarak yorgun kanatlarına
Bir güvercin uçurup kıtalar arasından
Çağırdın beni...

Geçerek birer birer sürgün kanyonlarını
Derbeder koşup geldim ışıldayan tahtına
Yarım koyup bir bardak kurşun rengi çayımı
Yıkarak yalnızlığa kurduğum sarayımı
Yetim çığlıklarımı duyurmak üzre sana
Koşup geldim; iliştir beni memnû bahtına...

Adını söylemek istemiyorum!
Her hecesi amansız bir kor dudaklarımda
Her harfine yıllardır şimşeklerle yarıştım
Zindanlara karıştım, ölümlerle tanıştım...
Adını söylemek istemiyorum!
Rüveydâ dediğim zaman
Anla ki, senin için yürüyor kelimeler
Çığlığımın atardamarlarından...

Hangi yıldızdır bilmem, gözlerin
Kayar da üzerime Rüveydâ
Önce tuhaf bir deprem yayılır bedenime
Sonra açılır önümde ıstırab vadileri
Silik renkleriyle adımlarıma
Çözülmeye yüz tutan bir mazi mühürlenir
Hayâlin bittiği menfeze doğru
Alaca bir at koşar içimde
Zamansız, mekânsız, nefese doğru...

Uslanmaz bir yürek taşıdığıma dâir
Yaygın bir kanaat dolaşır aynalarda
Oysa Rüveydâ,
Baştanbaşa ben
Kevser akan, gül kokan bir kalbin filiziyim...

Kitaplara sürdüğüm kapkara lekelerden
Bir anlatsam nasıl utandığımı,
Bir doğrulsam eğildiğim yerlerden,
Ağarır tanyeri nilüferlerin,
Alaca bir at koşar içimde,
Ezer toynakları ile anılarımı...

Sular köpürmemeliydi Rüveydâ!
Kırılmamalıydı ıslak dalları hasret selvilerinin.
Ben zehire alışkınım, şerbete değil!
Rüyâlar nefret eder avâre duruşumdan,
Kâbuslar çeker ancak derdimi yeryüzünde.
Sen gün boyu simsiyah bir ufukla beraber,
Ben her gece bir Mehdi türküsüyle çilekeş,
Yargılamak için zevâl kayıtlarını
İnkılab bekliyorum...

Hangi umut çiçeğidir bilmem, ellerin
Uzanır da gönlüme Rüveydâ
Derinden bir ok saplanır bağrıma...
Beynimi çağıran bir sese doğru
Alaca bir at koşar içimde,
Zamansız, mekânsız, nefese doğru...

Varlığın cinâyettir memleketimde işlenen,
Akıtır kanını en asil pehlivanların.
Yokluğun sükûnettir kuşatır evrenimi,
Varlığın ve yokluğun ölümüdür baharın...

Artık eskisi gibi bakamıyorsun
Göklerinde bir Belkıs otururdu Rüveydâ
Binlerce gökkuşağı olurdu kirpiklerin
Güneş bir anne gibi dururdu başucunda
Artık dokunamıyor kâkülün bulutlara
Karalara bürünmüş saçlarında dolunay
Ben bu kadar zulme layık mıyım Rüveydâ?..

Hangi ressamı vurur bilmem, endâmın
Sarar da benliğimi.
Ben beni tanımam kaldırımlarda
Kafesleri yutan kafese doğru
Alaca bir at koşar içimde
Zamansız, mekansız, nefese doğru...

Kırmızı bir kurdela bağlayarak alnına,
Duydun mu orkideye duâ eden birini?..
Bu ısmarlama yüzler yok mu Rüveydâ,
Bu yapmacık bebekler,
Gözyaşı akıtırken gülenler yok mu?
Beni kahrediyor geceler boyu...

Hangi çağın gelişidir bilmem, gülüşün
Soluk bir Dünyâ'nın mezarlarına
Gömerek gurbetimi
Kapadı karanlığa Yesrip, kapılarını
Meydan okuyuşun çağın ordularına
Bilmem hangi mevsimin başlangıcıdır
Doruklardan öte hevese doğru
Alaca bir at koşar içimde
Zamansız, mekansız, nefese doğru...

Yasını tutuyorum kararttığım düşlerin,
Yıpranmış dîvâneler gibiyim sokaklarda...
Amansız bir ütopya üfleyen pencereler,
Lif lif yoluyor dram seyyahı bedenimi.
Önümde, haksızlığın hesaba çekildiği
Hiç kimsenin kimseyi tanımadığı Mahşer!
Arkamda, kare kare ömrümü belirleyen
Hatırladıkça yanıp tutuştuğum resimler...

Söyle, nasıl aşarım pişmanlık dağlarını?
Yeniden bir Nil olup taşar mıyım çöllere?
Kim giydirir başıma tâcını nihâyetin,
Kim takar bileğime hürriyet künyesini,
Karada balık gibi nasıl yaşarım, söyle?..

Rüveydâ, seziyorum; tahammülün kalmadı!
Ama dur, boşaltayım bütün çığlıklarımı.
Asırlardır köhne barınaklarda
Küflenen, çürüyen çığlıklarımı...

At vuruldu; içim paramparça Rüveydâ!
Gölgelerin ardına sakladım kusurumu...
Sen orda kayıtsızca gülümsüyor gibisin,
Ben burda damla damla eriyip akıyorum.
Yine de, çiğnetemem kimseye gururumu!
İstenmediğim yeri sessizce terkederim...
Hâtırâ kalsın diye bırakır da rûhumu
Mahzun bir derviş gibi boyun büker, giderim...

Nurullah Genç

Mehmet Demir, bir alıntı ekledi.
13 saat önce

Gazneli Mahmud ve Oğuzlar

Arslan Yabgu'nun tutuklanmasına; Selçukluların bu sırada aralarında bir birlik bulunmaması ve Mahmud'a karşı koyacak kadar kuvvetli olmamalarından tepki gösteremedikleri anlaşılıyor.

Buna karşılık Arslan Yabgu'ya bağlı dört bin çadırlık bir Oğuz grubunun ileri gelenleri, Sultan Mahmud'a, Selçuklulardan zulüm görmekte olduklarını ve Mâverâünnehr'de geçim darlığı içinde bulunduklarını bildirerek, Horasan'a geçmelerine müsaade edilmesini rica ettiler.

Bir rivâyete göre de, onların Mâverâünnehr'den ayrılmalarına Selçuklu ailesi içindeki önderlik mücadelesi sebep olmuştu.

Sultan Mahmud, onlardan özellikle askerî kuvvet olarak faydalanabileceğini düşünerek Tûs Valisi Arslan Câzib'in muhalefetine rağmen, Oğuzların Ceyhun Nehri'ni geçmelerine müsaade etti.

Başlarında Yağmur, Buka, Göktaş ve Kızıl Beylerin bulunduğu bu Oğuz grubu, Serahs, Ebiverd ve Ferâve sahralarında yerleştiler.

Arslan Câzib, Mahmûd'a ok atmamaları için onların başparmaklarının kesilmesini yahut da Ceyhun Nehri'ne atılmaları tavsiyesinde bulunmuştu.

Sultan onun bu sözlerine hayret etmiş ve: "Sen merhametsiz, katı yürekli bir adam imişsin" cevabını vermişti.

Ancak olaylar Arslan Câzib'e hak verdirecek şekilde gelişti. Oğuzlar (Türkmenler) yerli halkı sıkıntıya düşürmeye başladılar. Nitekim 1028 yılı başında Nesâ, Bâverd ve Ferâve halkı Türkmenlerden Sultan Mahmud'a şikâyette bulundular.

Sultan, Arslan Câzib'i Türkmenler üzerine gönderdi. Fakat Arslan Câzib birkaç kez Türkmenler ile karşılaştı ise de, bu mücadelede başarı kazanamadı.

Halkın devam eden şikâyetleri üzerine Mahmud, Arslan Câzib'i beceriksizlikle itham etti. Arslan Câzib, bu hakikati kabul etti ve verdiği cevapta; Türkmenlerin bir eyalet ordusunun yeterli olamayacağı derecede kuvvetlendiğini bildirerek bizzat sultanı mücadeleye çağırdı.

Sultan Mahmud, hastalığına rağmen harekete geçti (1028). Önce Tûs'a yürüdü ve Arslan Câzib'i gerekli yardımcı kuvvetler ile takviye ederek Türkmenler üzerine gönderdi.

Ferâve Kervansarayı (Rıbât-ı Ferâve) yakınında yapılan savaşta, Arslan Câzib idaresindeki Gazneli kuvvetleri, Türkmenleri ağır bir yenilgiye uğrattı. Türkmenlerden bu savaşta dört bin kişi öldürüldü, geri kalanları Balhan Dağlarına, Dihistan ve bir kısmı da Kirman'a kaçtılar. Kirman'a kaçanlar orada da çok kalamayarak İsfahan'a geldiler.

İsfahan Hâkimi Kakuyîler hanedanından Alâüddevle Muhammed b. Düşmenziyâr (1008-1041) onları kendi ordusuna asker kaydetti. Ancak Türkmenlerin buradaki rahat hayatları çok kısa sürdü. Sultan Mahmud'dan gelen bir emir üzerine İsfahan Hâkimi Alâüddevle, Türkmenlere bir tuzak kurdu ise de onun Türk hizmetkârlarından biri durumu soydaşlarına bildirdi.

Bu durumu öğrenen Türkmenler, adı geçen yerden ayrıldılar ve yollarını kesmeye çalışan Alâüddevle'nin bir birliğini yenerek Âzerbaycan'a ve Balhan Dağlarına kaçtılar. Sultan Mahmud, ölünceye kadar içte ve dışta Türkmenleri takip ettirerek ülkesini onlardan temizledi.

Görsel:Gazneli Mahmut Ganj Nehrini geçerken.

Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi 1. Cilt, Mehmet Altay Köymen (Sayfa 173)Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi 1. Cilt, Mehmet Altay Köymen (Sayfa 173)
Sisyphos, Denemeler'i inceledi.
20 saat önce · Kitabı okudu · 218 günde · Beğendi · 9/10 puan

Etki alanı onu yönlendirenler tarafından dört duvarla çevrilmiş insan özgürlükten söz ederken, yaşama tutunma çabasını umutsuzluğun kör zeminine inşa eden de onların yüzüne gerçekleri söyleyenleri karamsar olmakla suçluyor. Denememizin konusu bunun savunmasıdır onun için öncelikle yazarımıza bir göz atmamız gerekiyor. Varoluşçu bir filozof ya da absürdizmin bayraktarlığını yapan bir yazar: Albert Camus. Aslında ikisi de değil, iki kategoride de kendini onlardan ayrı tutuyor. Absürdizm aslında saçma olarak bilinir ama asıl önemli olan ve Camus'nün kullanmaya çalıştığı anlamı "uyumsuz" dur. Ama kendini o kategoride değerlendirmez çünkü absürdizmi metod olarak kullanır doktrin olarak değil. Bu akımın kurucusu değildir ama bu akımda önemli bir yere sahiptir, çünkü romanlarında( Veba, Sisifos Söyleni, Yabancı) çok sağlam bir şekilde işlemiştir. Varoluşçu olarak Sartre ile adının aynı kategoride anılmasından hoşnut değildir o etiketlenmeyi sevmediğini söyleyerek bu durumu reddeder. Camus'yü ele alırken onu başkaldıran insan olarak değerlendirmek daha doğru olur. Genellikle kullandığı düalizm onun ortaya koymak istediği fikirlerini en iyi şekilde desteklemesini sağlar, örneğin Sisifos Söyleni'nde hayatın saçma olması yaşanmaya değmeyeceği ama ne olursa olsun intiharı reddederek yaşamak gerektiğini savunur, çünkü onun karakteri başkaldırandır ve yaşamın zorlukları karşısında insanın sağlam durması gerektiğini ve "Hayır" diyerek başkaldırısını gerçekleştireceğini haykırır.
Onun savunduğu şey insan. Tanrıyla insanın çekişmesi arasında insandan yana olduğunu belirtiyor ve şu cümlesi bu görüşünü destekliyor sanırım: "İnsanı savunuyorum çünkü, düştüğünü gördüm." Bu kitabı en iyi anlatan "Prometheus Cehennemde" bölümü olduğunu düşünüyorum, hem yazarın felsefesini hem de verilmek istenen mesajın bu karakterde toplanması bunu açıklıyor. Prometheus, Tanrılara kafa tutan adam ve tarihte ilk devrimci olarak bilinir, kısaca hikâyesi şöyledir: " Prometheus geleceği gören bir kahindir. Tanrıların insanlar üzerindeki baskılarının artmasıyla insanların yanında yer alır ve onlara özgürlüklerini almayı ve eşit bir şekilde yaşamak için ilk ayaklanmayı başlatır. İnsanlar karşısında küçük düşen baş tanrı Zeus, insanların başkaldırısını çok ağır ödetir onlara ve ateşi insanlardan alır. Bu durumda insanlar çok zor durumda kalır ve Prometheus mahçup olur insanlara karşı ama kendini toparlaması uzun sürmez. Belli bir zaman sonra Prometheus, Zeus'la arasını düzeltir ve gelecek hakkında tanrılara bilgi vereceğini söyleyerek bu bahaneyle Olimpos dağına gitmesi için Zeus'tan izin alır. Oraya vardığında güneşten bir kıvılcım saklar ve insanlara ulaştırır. Bunun özerine ilk devrimci sıfatını kazanır insanlar arasında. Prometheus'un ateşi insanlara vermesiyle ikinci defa küçük düşürülen Zeus çok sinirlenir ve Prometheus'u bir kayaya zincirle bağlar, ciğerlerini kartallara yedirir. Her gün bir kartal gelir Prometheus'un ciğerlerini yer ve tekrardan ciğerleri tazelenir. Bu böylece devam eder. Prometheus, geleceği gördüğü için Zeus'un tahtından olacağını, bir kadınla evliliğinden olan çocuğunun onu tahtından edeceğini ona söyler ama hangi çocuğu tarafından olacağını söylemesi karşılığında onu serbest bırakmasını ister. Bunun üzerine Zeus Prometheus'u kurtarmanın yollarını arar ve aklına bir fikir gelir, oğlu Herakles'i (Herkül) kartalı öldürmesi için görevlendirir. Güç tanrısı Herakles kartalın kalbine bir ok saplar ve öldürür. Zeus, evleneceği kadını Prometheus'tan öğrenir ve onu başka bir ölümlüyle evlendirip tahtını korur. Prometheus bundan sonra özgürdür ve ilk başkaldıran olarak tarihe geçer."
Denememize bir son noktayı koymadan önce sizi bu son cümleyle başbaşa bırakıyorum: "Binlerce yıl önceki bu kafa tutma bugün tarihin eşsiz bir sarsıntısı ile sona eriyor da diyebiliriz. Ama, bir yandan da, öyle geliyor ki, bu ezilmiş insan bizim aramızda da ezile gitmekte; dünyaya saldığı çığlığa, insan başkaldırısının büyük çığlığına hâlâ sağırız hepimiz..."

Hamza Yavuz-Çağrı
Gel kibele
seve seve yüreğin ağzında
sevda türküleriyle gel
kuş gibi uçsun, atın dirilsin Amazon Kraliçesi
bir elinde mızrak, bir elinde kalkan
yükselen yangınların içinden
ağlayan harabelerin
saçını yolan çığlıklarin içinden
keşfedilmemiş yer altı şehirleri
kayıplara karışan halkların gül bahçelerinden
urkunu şaşırıp menzilden geriye düşmesin diye
anıtlar diktim yoluna, mezarlardan
her adım başında ok gibi fırlayıp önüne düşecekler
efsanemizin en bilge öncüleridir ölüler
sakın göz izin kalmasın geride, yaktığın hiçbir şeyde
aşkın göklere uzanan altin kemerli köPage Rankingüsünü buldum
henüz hiç kimsenin geçemediği
zamana, göklere demir atan dağların büyüsünü
sür üzüm karası gözlerine,
çırılçıplak toprağa,
aslanlar, ceylanlar gibi uzan
boylu boyunca
Simsiyah bir battaniye örteceğim
milyonlarca yıldızla ışıldayan
Gezegenin ilk ezgileriyle
kuşlar uyandırsın hülyalı gözlerini
Sütlü köpükleriyle
ırmak yıkasın baştan ayağa seni
Dağların kalbinden fışkıran.
Püfür püfür esen rüzgarlar tarasın o peri saçlarını

Bir kefiye gördüm ebemkuşağından fırtına geçirmeyen
Kırmızı mühürlü dudaklarında donmayacak şarkılarım
Geçerken Zagroslar'dan
Canım çiçeklerin, yaprakların, burcu burcu toprağın kokusu
Bir koşu mantar toplayacağım tepelerde
cişeleyen yağmur altında
Vahşi vadi, yamaç otları yemişleri bin bir türlü
Ellerimle sunacağım en nefis yemeği antika bir tepside
açlığın bilgeliğini
Göz kamaştıran köskler çıkmayacak yeşilde yiten
tapınaklar yağmalandı
insan öldü
ateş söndü
bozuldu resimler.

Sihire benzeyen ateşin ilk yakıldığı
mağaradan çıkıyorum yola
ilk serüvenimizin resimlerle fethedildiği tuval
İlk türkülerimizin sindiği
Peygamberlerin, şairlerin, kaçak sevgililerin sarayı
adsız kahramanların
canına kıyan zamanların içinden koşarak.
vardım mezarının başucuna
mumyanın çığlık çığlığa sessizliği parçalıyor yüreğimi
sen ki öldün, bütün ölümler gibi
mahşeri kalabalık, öyle katmerli hazin bir karanlık
sınırsız yalnızlıkla kuşatılan tanrıca heykelleri
dünyalar doluşu ölü toprakla örtülen
ve ellerinden başka hiç kimsenin açamayacağı
yedi renkli yaralı bir kuş gibi çırpınıp duruyor ruhun
binlerce yıl var ki
çığlıkçığlığa çağırıp duruyor bedenini

Gel Kibele
deniz gibi gönül çeyizinle
Zümrüd-ü Anka olacak çağdasın
şahlansın atın, dirilsin Amazon Kraliçesi
bir elinde kılıç, bir elinde kalkan
yıldırım karanlığıyla yolunu kesen
Görünen, görünmeyen haramileri biçerek
kendine yetişip,
kendini geçmenin taşkın sevinciyle alevlensin gözlerin
güneş kadar korkusuz, güneş kadar uykusuz
bütün cehennemlerin
bitmez-tükenmez ateşini kendine toplayan
sonsuz yasam bereketine dönüştürüp herkese sunarak
hem herkesin sevgilisi
hem hiç kimsenin,
güneşimiz gibi

ateş basıyor kanımı
yakıp tutuşturuyor
yakınlaşan kılıç şakırtıların inanç olsun
kurşuna dizdim kendimden başlayarak
bir bir bütün katillerini
mezartaşının yanı başında sevişen
yılanlar yaratacağım saçlarından, yedi örgülü
yıldızlarin ötesini isteyen tanrıça heykelleri
aşkın göklere uzanan altın kemerli köPage Rankingüsünü buldum
sensiz hiç kimsenin geçemeyeceği...

TÜRKÜ KÖŞELERİNDEN
Türkü vaktiiii...

Önce hikayesini okuyalım sonra da bir soluklanıp türküsünü dinleyelim...

"Vakti zamanında Siyabend ile Hace adında iki aşık varmış Van'ın eteklerindeki bir köyde. Deliler gibi sevdalıymışlar bunlar birbirlerine. Lakin aileleri bu ilişkiye karşı imişler. Son çare olarak da onlar kaçmaya karar vermişler. Bir ata binip kaçmışlar Süphan Dağı'nın zirvelerine çıkmışlar. Gökyüzü o kadar güzelmiş ki yıldızlar pırıl pırıl dolunay kocaman... İlkbahar yelleri esiyor, kekik kokusu reyhan kokularına karışıyormuş. Süphan Dağı da volkanik bir dağ toprağı bereketli. O yüzden de tüm düzlükler solin gibi. İki aşık bir uçurum kenarında mola vermişler. Kuracakları yuvayı hayale dalmışlar. Saatlerce konuşmuşlar. Sonra Siyabend yorgunluktan başını Hace'nin dizine koyup uykuya dalmış. O sırada da düzlükten bir geyik sürüsü geçmekteymiş. Erkek geyik Siyabend ile Hace'yi rahatsız etmemek için eşinin ve sürünün yönünü değiştirmiş. Hace bunu görünce çok duygulanıp ağlamaya başlamış. Gözlerinden süzülen yaşlar, dizinde uyuyan Siyabend'in yanaklarına düşmüş. Siyabend uyanmış ve Hace'ye neden ağladığını sormuş. Hace de erkek geyiğin yaptığından çok duygulandığını ve o sebepten ağladığını söylemiş. Siyabend daha tam dinlemeden sevdiğini "Seni ağlatan o geyiğin ciğerini söküp sana getireceğim" demiş ve ok gibi fırlayıp erkek geyiğin peşine düşmüş. Akşama doğru Siyabend omzunda geyikle geri dönmüş. Hace'nin hayır demesini dinlemeden geyiği yatırmış çekmiş bıçağı. Tam ciğerini sökecek, geyiğin tekmeleriyle uçurumdan aşağıya yuvarlanmış. Hace de düşen Siyabend'in ardından "Sen olmadan ben de yaşayamam" diyerek kendini uçurumdan aşağıya atmış.
İki sevgilinin düştüğü yer her baharda çiçek bahçesi ol(ur) muş. Ve karların eridiğini her mevsimde düştükleri yerde iki kırmızı gül açarmış. Sonsuza kadar da açar..."


https://youtu.be/_5sP87OahqY

Son bulan başlangıç, bir alıntı ekledi.
24 Nis 08:55

Ok ne lan,ok ne...! Sana mantıklı bir sürü şey söyledim de söylediğin tek şey ok mu? OK sensin pislik! ya saçmalama,bu ilişki olmalı falan diye diretsene,bana yalvarsana,ağlasana köpek! Ok ne?

Allah Beni Böyle Yaratmış, PuccaAllah Beni Böyle Yaratmış, Pucca
•Muhayyîr•, bir alıntı ekledi.
24 Nis 00:26 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Bazan olur ki, parlak fikirli birinden, doğru bir söz çıkmaz. Bazan olur ki, cahil bir çocuk, yanlışlıkla bir ok atar hedefi vurur.

Bostan ve Gülistan, Şeyh Sadi ŞiraziBostan ve Gülistan, Şeyh Sadi Şirazi
•Muhayyîr•, bir alıntı ekledi.
23 Nis 14:09 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

‘Düşmana karşı ok attığın zaman düşün ki, sen de onun karşısında oturmuş bir hedefsin!’

Bostan ve Gülistan, Şeyh Sadi ŞiraziBostan ve Gülistan, Şeyh Sadi Şirazi