Gelecekte ulaşabileceğimiz bir İslam toplumu sanayileşecek. Fakat, sanayileşmenin bugüne kadar insanlara getirdiği belaları yaşamayacak. Teknolojik donatım sahibi olacak; fakat, bu teknolojinin üzerindeki bütün kötülükleri taşıyamayacağız. Eğer sanayileşme bir takım belalar getirmeseydi, kimse bundan şikayet etmezdi. Teknoloji eğer zorbalık haline gelmeseydi, kimse teknolojiye dil uzatmazdı. Hiçbir şeyin tek yanı yoktur. Yani biz teknolojinin nimet olan yanını kabul edelim, külfet olanını reddedelim, diyoruz. Sanayileşmenin de aynı şekilde. Bence hiçbir şeyin tek başına iyi ya da kötü tarafı yoktur. Teknoloji bir tatlı şey olarak alınacak da acısı üzerimizden atılacak diye düşünülüyorsa bu, yumurtaları kırmadan omlet yemek gibi bir şeydir. Omlet yemek istiyorsak yumurtaları kıracağız. Ama kırılmasın diyorsak omlet yemekten vazgeçeceğiz.
Mehmet Akif, gençliğinden beri İslâm düşüncesini savunduğu halde, Necip Fazıl'ın konumunda olamamıştır. Bu ne demektir? Çünkü Türkiye'de yaşayan kültürel ortam, Mehmet Akif'in yaşamasına müsaittir. Yani balık sudadır. Necip Fazıl söz konusu olduğunda su kurumuştur. O zaman balık hâlâ yaşıyorsa dikkati çekebilmiştir.
... Necip Fazıl, hem cesaret verdi, hem insan yetiştirdi...
Cumhuriyet şairlerinin okuma yazmayı Latin harfleriyle öğrenmeye başlayan birinci kuşağı saymamız gereken bu akım sözcüleri kısa sürede kendi özel şiir dünyalarını kurmaya başlarlar. Cemal Süreya 1958'de Üvercinka'yı yayımlar, zekice buluşlar, ilginç yakıştırmalarıyla yeni şiir mantığının temellerini atar. Sezai Karakoç, Körfez'de (1959) yeni şiirin metafizik, toplumsal boyutlarını birer birer yoklar. Turgut Uyar, Dünyanın En Güzel Arabistanı'nda (1959) insan oluşunun temellerini tanımaktan duyduğu huzursuzlukla konuşur. Edip Cansever, Petrol'de (1959) bize hayatın tadına varmanın suçunu hissettirir. Ece Ayhan, Kınar Hanımın Denizleri'nde (1959) hakkını söverek isteyen bir tözü besler. Ülkü Tamer, Soğuk Otların Altında'da (1959) günışığına tutunmak isterken güzelliklerden öcalırcasına söz açan biridir.
Sayfa 99 - Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, Cilt 3, İletişim Yayınları·Kitabı okudu
Türkçeyi Latin harfleriyle okuyup yazmanın kolaylaştığı, daha iyi okumak ve daha iyi yazmak için bilgisini ilerletmek zorunluluğunun kalmadığı olgusunu eklersek, okumuş kimselerin günden güne sıradanlaştığını anlamış oluruz. Bu toplumsal kaymanın şiir alanına yansıması bir yönüyle 1940'lı yıllarda silik bir toplumcu kuşağın belirmesiyle gerçekleşti, fakat asıl dikkate değer değişme "Garip" hareketiyle ortaya çıktı.