Baobab ağacı-sığınmacı metaforu üzerinden kurgulanmış, konusu değişik ve bütünüyle ilginç bir gerilim romanı. Yazar kitabı , “Kırgıbayırlarının kırgıinsanlarına; sığınmacılara,” diyerek yerinden yurdundan edilmiş insanlara ithaf etmiş, sonra da "Madem cehennemliğiz, yağmurlu günde ölelim bari," demiş.
Hikâye İstanbul’daki bir klinikte başlıyor, sıradan, bildik kliniklerden değil. Keza hem orada yaşananlar hem de insanlar, akıl almaz olayların ve şaşırtıcı karakterlerin gölgesinde şok edici açıklamalara muhtaç. O noktada baobab-sığınmacı metaforu gibi bir de minnet evreni-korku evreni metoforu ortaya çıkmış ve roman boyunca bu metaforların kullanıldığı acayip edebi metinler gerilimli bir kurgunun içine yedirilmiş.
Gelelim kliniğe; sahibi Cihangir Kent’in bir sabah Marmara Denizi’nde cesedi bulunuyor. Geride dikkat çekici iki isim var, Cihangir’in sahip çıktığı ve klinikte görevlendirdiği Azgar adındaki genç Afgan sığınmacı bir de kliniğin hizmetlilerinden malın gözü, güvenilmez, kötülük timsali bir kadın olan Satenay.
Azgar romanın esas kahramanı. Hafıza sorunları var, belleğindeki bölük pörçük anıların kaynağını bilmiyor, üstelik bu anılar dünyanın değişik ülkelerine yapılmış seyahatlerle ilgili ama Azgar’ın sığınmacı olması bu seyahatleri imkânsız kılıyor, o zaman birinin hafızası onunkine nakledilmiş olma seçeneği doğuyor. Bu gizemin tek açıklaması Cihangir'de ama o da artık bir ölü. Satenay’sa üzerinde örtülü bir güç taşıyor, her taşın altından çıkma potansiyeline sahip, kırk yaşlarında bir kadın. Azgar’ı hem cinsel yönden istismar ediyor hem de manipüle ederek emelleri doğrultusunda kullanıyor. Azgar ondan tiksiniyor ama bir türlü yörüngesinden çıkamıyor. Belleğindeki tuhaflığı Cihangir dışında onun da bildiğinden şüpheleniyor fakat kadın tam