sylvia acaba bambaşka coğrafyalarda bambaşka kültürlerde bambaşka zamanlarda ve bambaşka şartlar altında olmamıza rağmen okurken gözlerimin dolmasına sebep olacak kadar benzer hisleri taşıdığımızı bilse ne düşünürdü… günlüğün her sayfasında aklımdan bu soru geçti.
her kaygısını içimde hissettim, bahsettiği olumsuzlukların çoğu şaşırtıcı derecede tanıdık geldi; gelecek endişeleri, geçmiş pişmanlıkları, sahip olduğu hakların yetersizliğinden ettiği şikayetler, eşitsizliklere isyanı, istekleri ve gerçekleşmesi için yapması gereken fedakarlıkları, hepsi o kadar gerçekçiydi ki!
sadece bir kitap değildi, başından sonuna bir hayatı yaşamışım gibi hissettirdi. yazarın kitaplarından hayatına biraz olsun hakim olduğumu düşünüyordum ama okuduktan sonra söyleyebilirim ki çok büyük bir kısmı gizem olarak kalmaya devam edecek.
sylvia annesiyle iletişiminin zayıflığı ve babasının erken ölümünün de etkisiyle küçüklüğünden itibaren manik-depresif bozuklukla boğuşmuş. lise döneminden itibaren intihar girişimlerinde bulunmuş, şok tedavileri görmüş, hastanelere yatırılmış. yani hayatı hep inişli çıkışlıymış. en kötü anlarında dahi onu hayata bağlayan şeyin yazmak olduğunu söylüyor, bunun da en önemli sebebi görmediği sevgi. kendini kanıtlama çabası içinde geçmiş hayatı. 18lerinde yazmaya başladığı günlük kesitlerinde de ya başarılı olmazsam, ya kitaplarım basılmazsa, ya şiirlerim okunmazsa, ya öldükten sonra 3-5 kelimeyle özetlenecek bir hayatım olursa endişeleri içinde dönüp durduğunu okuyoruz. dolu dolu yaşamak, çevresindekilerin dayattığı prangalardan kaçmaya çalıştığı için evliliğe ve anneliğe karşı da önyargılıydı. sonra ise endişelerini göz ardı edebileceği biriyle tanışıp evleniyor, ama olumsuzluklar peşini bırakmıyor. çok sevdiği eşi tarafından defalarca aldatılıyor ve