• Edilgenliğe götürmek şöyle dursun, ölüm bilinci insanı yüreklendirir. İnsan en kötüden sakınamayacağını bilirse neden korkacakmış? Ölümü, öyleyse masamıza buyur edelim, yiyip içip eğlenelim onunla birlikte ve ormanın derinliğindeki konağına giderken ona eşlik etmek gerektiği zaman, iyice kafayı bulmuş ve davul gibi bir karınla, nerede buluşacağımızı merak ederek, onun elinden biz tutacağız. Gelecekteki inanılmaz yolculuk! Bilinmeyen bir yöne yol alan gökadalar ötesi ekspres… Öyleyse, sevinelim, baylar! Yaşamda en iyi şey uykudur ve uykuda en iyi şeyse ölümdür.
  • Ölüm ve ölüm ötesi düşüncesi, insana kendi varlık sebebinin sırrını fısıldar.
  • Ölümden önceki son çıkış ve ben çoktan kaçırdım.

    Şimdi ölüm bile yetmeyecek kalan acıları sarmaya. Yaşarken umurunuzda bile olmayan bir adam için birkaç dakika üzüleceksiniz sadece. Ara sıra hatırınıza gelirse ne ala. Ötesi yok. Ötesi hiçlik. Bir hiçlikten öteki hiçliğe nasıl gidilirse işte öyle.

    Bir el uzatıp kurtarmanız için çok kez yalvardım. Gözlerinizin önünde günden güne erirken gözlerinizin içine baka baka ağladım. Görmediniz, duymadınız... Çok da zor değildi bu kaçınılmaz sona gelmeden beni kurtarmak. Ama yapmadınız. İstemediniz.
    O yüzden şimdi, arkamdan ağlamanızı ya da üzülmenizi asla kabul etmeyeceğim. Mezar taşım, vicdanınızı rahatlatamayacak kadar soğuk ve ıslak kalacak.

    Ölümden korkmuyorum. Beni üzen; bu kısacık ve bir daha asla tekrarı olmayacak hayatı doyasıya yaşayamamak olacak. Birçok keşke ile dolup taşacak kefenimin cepleri. Pardon, kefenin cebi yoktu zaten değil mi? Tüh... Öte taraf götürecek hiçbir keşkem, hiçbir acım olmayacak desenize. Bak şimdi bu da canımı sıktı işte.

    Ölümden önceki son çıkış. Bense birçok sapak kaçırdım. Ve öte tarafa vardığımda, sizleri de uyandırırım.

    Okan Kuzu
  • Ölüm tarzı farklı olabilirken,ölümden sonra olanlar daima aynıydı. Böylece ölümden korkmak için hiçbir neden olmadığı sonucuna vardım. Biz bilinçaltı düzeyde neler olduğunu ve bizi neyin beklediğini biliyoruz.
    Dolores Cannon
    Sayfa 13 - Akaşa Yayınları
  • Daha önce hiçbir Grof kitabı okumadım. Aslına bakarsanız daha önce, “Simyacı” ve “Ferrari’sini Satan Bilge” hariç hiçbir kişisel gelişim kitabı da okumamıştım. Hafızam beni yanıltmıyorsa Grof’la ilk tanışmam, Facebook üzerinde kendisine ait bir videoyu seyretmemle başladı. Videoda yaptığı konuşma beni büyülemişti; ilahi dinleri, din yobazlarını, vahşi kapitalist din adamlarını, son derece medeni bir edep ve bilimsel bulgularla yerden yere vuruyordu. Videoya aldanıp, aşağıda incelemesini yaptığım kitabını satın almış bulundum. Tek kitapla bir insanı kıyasıya eleştirmek ne derece doğrudur bilemem ancak Grof’un da diğer hayalperest gurulardan bir farkı yokmuş…

    Stanislav “Stan” Grof, 1 Temmuz 1931’de Çekoslovakya’nın Prag şehrinde doğmuş. Prag Charles Üniversitesinde doktorluk diplomasını ve Çekoslovakya Bilim Akademisinden doktora derecesini almış bir psikiyatri doktorudur kendisi. Ben ötesi psikoloji, onun esas uzmanlık alanı. 1960-67 arasında, Çekoslovakya Prag Psikiyatrik Araştırmalar Enstitüsünde araştırmacı direktör olarak görev yapmış. Son 50 yıldır, zamanını “Sıra Dışı Bilinç” hallerinin iyileştirici ve dönüştürücü potansiyelini araştırmaya adamış. Çığır açan teorileri –sözümona- ben ötesi boyutların kartografisine zekice yaklaşımı batı bilimini etkilemiş! 5 Ekim 2007’de Pragdaki Dagmar ve Vaclav Vakfı tarafından seçkin Vision97 ödülüne layık görülmüş.

    Gelelim kitaba. Sonundaki kaynakçayı saymazsak 309 sayfalık bir eser. İlk 170 sayfa tamamen hurafelerle dolu. Üşenmemiş, dünya üzerinde semavi, arkaik veya çok tanrılı ne kadar din varsa, tüm bunlara ait ölümle ilgili eski yeni hurafeleri kitabın ilk yarısında anlatmış. Aslında anlattığı şeylere kendisinin eklediği yeni bir şey yok, sadece okuduğu kitapların ufak bir özetini çıkarmış bize. Daha sonra da, işin bilimsel yanına biraz girer gibi yapmış. Kanımca, kitabın sonlarında 20-30 sayfa kadar aktardığı bilimsel bulgular dışında neredeyse tamamen ampirik bilgileri (Deneycilik, empirizm veya ampirizm, bilginin duyumlar sayesinde ve deneyimle kazanılabileceğini öne süren görüş) kitabına almış. Ruh ve Sinir Hastalıkları merkezlerinde yapılan bazı deneylerde ilaçların da (mantar ve LSD vb.) desteğiyle ölüme yakın veya gönüllü kanser hastalarının yaşadığı halüsinasyon tecrübelerini bilim diye anlatmış bizlere.

    Peki, kitapta bahsedilenler neler, onlara bir bakalım: Alcheringa’dan (sonsuz düşler âlemi); Mısırlıların Ölüm Kitabı’ndan (“pert em hru” yani ışığın belirtisi ya da gün be gün yaklaşan anlamında); Tibetlilerin Ölüm Kitabı’ndan (Bardo Thödol, yani ölüm sonrası bardo beden, güncel yaşamdaysa brüt beden); modern tanatolojik araştırmalardan (ölümü inceleyen bilim dalı; tıbbi anlamda ölüm olayının incelenmesi, reanimasyon uygulamasının gereksiz olduğuna karar verebilmek için ölümün güvenilir bir şekilde meydana geldiğini ispata yarayan bir yöntem ve belirtinin araştırılması; tanatoloji sözcüğünün kökeni Yunanca ve Yunan mitolojisinde ölümü temsil eden, ölümün tecessümü olan Thanatos yani “ölüm” demek); Holotropik Nefes Çalışmaları’ndan (kendini tanıma, kişisel dönüşüm ve şifa için güçlü bir araç olan bu yöntem, modern bilinç araştırmalarından, derinlik psikolojisinden ve çeşitli eski ve yeni ruhsal pratiklerden deneyimleri birleştirmekte); Halüsinojenlerden (çeşitli kafa yapan mantarlar, LSD vb.); Ars Moriendi (doğru ölme ve yaşama sanatı) ile Ars Vivendi’den (doğru yaşama sanatı); Jung, Freud, Alfred Adler (Frankfurt Okulu), Heidelberger ve elbette Derinlik Psikolojisi; Ölüme Yakın Deneyimler (ÖYD), Beden Dışı Deneyimler (BDD), klinik ölümler, reenkarnasyon vb.

    Koca kitabın son 50 sayfasında elle tutulur birkaç bilimsel bulgu dışında, ayrıca reenkarnasyonla (enkarnasyon da deniyor) ilgili bir iki ilginç deney haricinde Grof’un bu kitabı bence zaman kaybı. Ayrıca bilimsel bir kitap hiç değil. Hem medikal bir doktor hem de bir psikiyatr “Ölüm Sonrası” ile ilgili bir kitap kaleme aldığında, bilimsel deneyler ve doktorun kendi bilimsel görüşlerini öğreneceğiniz aklınıza geliyor. Ancak hurafelere dayalı, ölüm sonrası ile ilgili eski ve yeni uygarlıkların son derece bağnaz ve sözümona doğaüstü, aslında boş inançlarıyla ilgili onlarca sayfa bilgiyi okumak zorunda kalmak inanın beni hayal kırıklığına uğrattı. “Kişisel Gelişim Kitabı“ değil de aksine “Kişiliğinizi Geliştirmeyi Nasıl Bırakırsınız?” demek lazım bu tür için.

    Ray Yayınları’na da bir çift lafım var: Kitabın çevirmeni Cengiz Yücel, işini bu kadar ciddiye alıp iyi bir iş çıkartmışken, kapak tasarımı da kitabı sattırmak adına iyi bir çalışmayken, siz nasıl olur da bu kadar kötü bir dizgi yapabilirsiniz? Yüzden fazla dizgi ve noktalama işareti hataları var kitapta. Birkaç yerde de tuhaf anlam bozuklukları gördüm. Kötü bir matbaacılık işi olmuş, hem de çok kötü…

    Kitabı size aldırıp okutturmak için okumuştum, ancak yanılmışım. Alıp okumayın, gözlerinize ve zamanınıza yazık.

    Süha Demirel, 12 Ağustos 2016.
  • "de ki işte", Oruç Aruoba'nın okuduğum ilk kitabı. Kitap, Ölüm(de), Yaşam(ki) ve Felsefe(işte) olmak üzere üç bölümden oluşuyor. Kitabı okumayan rastgele bir kişiye kitabın bölümlerini saysak, en çok "Ölüm" başlığının ilgisini çekeceğini söyler sanırım. (Felsefecilerin hemen hemen hepsi ölümü ve ölümden sonrasını sorgulamıştır. Çünkü ölüm mutlak bir sondur -yaşamsa vaktin dolana kadar geçirmen gereken namütenahi bir karanlık-. Ölüm içeriği çok geniş bir mefhum olsa da, ötesi bilin(e)mediğinden, ezelden beri hep bir bilinmeyen olarak kalmıştır. İnsanlarsa hayatlarında bilinmeyen şeyler istemezler.) Kitabı okumadan önce bölümlerinin araştırmasını yapmıştım, bilmeme rağmen bir yorumda bulunmayarak, nötr kalarak okudum. Bölüm bölüm gidecek olursam:

    1. Ölüm(de): Bu bölümün beni hemen hemen hiç -bir kısım hariç- etkilemediğini söyleyebilirim. Aruoba'dan önce bu konu hakkında görüş bildiren felsefecilerden çok daha anlamlı ve etkileyici şeyler okumuştum. Ölüm hakkında yenilik getirmesini beklemek haksızlık olur sanırım, fakat, insan ölümü Sokrates, Bacon, Hegel, Schopenhauer, Nietzsche, Heidegger v.b. feylesoflardan dinleyince bir yenilik arıyor haklı olarak. Ben bulamadım, o yüzden bu bölüm çok fazla ilgimi çekmedi diyebilirim.

    2. Yaşam(ki): Yaşam ölüme göre çok daha geniş bir alana sahip hayatımızda, öyle ya da böyle, nasıl olduğunu anlamasak da, yaşıyoruz. (Rıfat Ilgaz'ın "Yaşıyoruz" adlı şiirinde dediği gibi: "Yaşıyorum, yaşıyorum işte/At kıçında sinek gibi") İyi ya da kötü. Yaşamı incelemek ölümü incelemeye göre çok daha kolay, en azından yaşamda çok daha fazla somut argümana sahibiz. Gözlem yeteneği edebi ve aynı zamanda ebedi eser yaratıcısı için çok önemli yere bir sahip. Aruoba bu bölümün belli başlı yerlerinde bunu kanıtlamış. Bu bölümü, "Ölüm" bölümüne göre biraz daha iyi buldum fakat yine tam anlamıyla beğendiğim söylenemez. Bölüm epigrafı* yerinde ve etkileyiciydi.

    3.Felsefe(işte): Felsefe bölümünü okurken Aruoba'nın felsefi bilgisine gıpta ettim. Özellikle sayfanın alt kısmına, ufak puntolarla yazdığı kısımlar gerçekten ilgi çekiciydi. Sokrates'tan Platon'a, Hegel'e, Nietzsche'ye, Camus'ye(dolayısıyla Sisifos'a) ve en önemlisi de Wittgenstein'a kadar birçok feylesofun adı geçiyor. En önemlisi dedim çünkü aralarında Aruoba'yı en çok etkileyenin Wittgenstein olduğunu düşündüm. Tractatus'u birçok yerde örnek teşkil ederken gördüm. (Zaten eseri Türkçe'ye Aruoba çevirmiş) Nasıl bu kanıya vardığımı açıklamam gerekirse, birincisi, yukarıda da söylediğim gibi, Tractatus'un birçok yerde örnek teşkil etmesi, ikincisi ise şu iki pasaj(Ufak bir bilgi vereyim, ilk pasaj için, Wittgenstein, "dilimin sınırları, dünyamın sınırlarını belirler" demiş ve dili herkes için tek ve mutlak anlam taşıyan bir forma dönüştürmeye çalışmıştır; ikinci pasaj için, bizzat Aruoba yazmış, "Tractatus'u İngilizce'ye çevirenler, Wittgenstein'dan, Önsöz'de geçen 'biri'yle ilgili açıklama isterler; o da, bununla, kitabını tek bir kişinin gerçekten anlayarak okumasını kastettiğini söyler: Kitap, 'onu anlayarak okuyan birine [yani, tek bir kişiye] haz verebilirse', amacı da yerine gelmiş olacaktır."):
    "Felsefenin dil ile çok özel bir ilişkisi vardır:-
    Her insan etkinliğinin içinde, yanında, arkasında
    yer alan dil, insanın en temel etkinliği olarak,
    felsefenin hem biricik aracı, hem birinci konusudur -
    üstelik de, felsefe yapan kişinin yaptığının,
    en temelde de en üstte de,
    kendi yaşadıklarını dilegetirmek olduğu düşünülürse,
    dil, önemli bir anlamda, işte, felsefenin ta kendisidir."
    "Çünkü felsefe, kendisi olanaklı en genel anlama
    sahip olduğu halde, ancak tek kişi için anlamlıdır."

    *Deniz yolculuğunda, tekne demir atınca;
    sen de su taşımak için karaya çıkınca,
    yolda giderken başka birşey de yapabilir,
    diyelim, midye toplayabilir ya da
    kalamar yakalayabilirsin; ama, gözünü sürekli
    geminin üstünde tutmalı,
    hep dönüp dönüp bakmalısın, acaba dümenci
    seni çağırıyor mu diye. Çağırınca da,
    başka herşeyi hemen olduğu gibi bırakıp
    koşmalısın, ki tekneye, koyunlar gibi,
    ayakların bağlı atılmayasın.
    Yaşam da böyledir.
    -Epiktetos

    Not: Tırnak içinde yazdığım kısımları kitapta nasılsa öyle yazdım, noktalamasına varıncaya kadar.