Saf olmayalım: Meclis-i Mebusan Osmanlı İmparatorluğu’nu kurtaramazdı. Ne Diet, Habsburg İmparatorluğu’nu kurtardı, ne de geç gelen Duma, Romanovlar hanedanını başına gelecek felaketten koruyabildi. İmparatorluğun yok olması, siyasi rejimin doğasını aşan, çok daha derinlerdeki sebeplere dayanıyordu. Osmanlı imparatorluğu da diğer çokuluslu imparatorluklar gibi çöktü.
Abdülhamid hatıratında, “Fakat büyük devletler, geniş teşkilatlı imparatorluğumuzu inşa edecek ne zaman bıraktılar ne de sükunet!” Sonra da devam eder: “Bize de hiç olmazsa on senelik bir sulh tanınsa Japonların o kadar methedilen terakkilerini biz de yapabilirdik. Onlar Avrupalıların pençelerinden uzak olduklarından, bize nazaran bahtiyarlardır, emniyet içinde yaşamaktadırlar. Maalesef biz, tam Avrupalı sırtlanların geçiş yerine çadırımızı kurmuşuz.”
Abdülhamid ölüm cezasından hiç hoşlanmaz ve onun devrinde idamlara az rastlanır. Onun en gözde silahı sürgündür; bu eski Osmanlı alışkanlığına daha önce hiç görülmemiş bir boyut kazandırır.
Gerçekten de Abdülhamid için asıl tehlike, Kanun-i Esasi artı Midhat Paşa’ydı; Midhat Paşa, Kanun-i Esasi’yi ona karşı bir silah olarak kullanabilirdi.Midhat gittikten sonra, Kanun-i Esasi artık bir tehlike değildir, hatta tam tersi bile düşünülebilir. Her şeye karşın meclisi toplamak ustaca bir hamledir. Çünkü sultanın Ruslara karşı koyabilmek için İngilizlerin iyi niyetine her zamankinden çok ihtiyacı vardır.
Abdülhamid imajına da özen gösterir. Halkına yakın görünmeye önem verir. Cülus bahşişini kendi kesesinden öder. Sarayından çıktığı, kenti dolaştığı, kalabalığa karıştığı, namaz kılmak için Ayasofya Camii’ne gittiği görülür.Böylelikle kardeşi, sabık sultan Murad’ın sahip olduğu popülariteyi yeniden kazanmaya uğraşır.