Onur Özkan, Hakkari'de Bir Mevsim'i inceledi.
 28 Eki 11:35 · Kitabı okumayı düşünüyor · Beğendi · Puan vermedi

Hakkâri'de Bir Mevsim; Ferit Edgü'nün ilk olarak Ada Yayıncılık
tarafından 1977 yılında basılan başyapıtıdır.

Ferit Edgü 1964’te asker-öğretmen olarak gittiği Hakkari’nin Pirkanis
köyünde (günümüzdeki ismi Işıklar) yaşadıklarını yıllar sonra
gerçek ve düşle kurgulayarak bu eserinde anlatmıştır.
Bir kış mevsimi boyunca -kitaptaki ifadeyle - Hak. İlinin Pir. Köyünde
yaşamları birbirine giren insanların dünyası, yoklukla, yoksullukla mücadelesi
ve kitabın kahramanının hikayesi anlatılır.

İki bölümden oluşan kitabın Ön ve Son Söz başlığını taşıyan
birinci bölümünde on altı alt bölüm, ikinci bölüm dokuz alt bölümden oluşmaktadır.
Birinci bölümde birbirini takip eden olaylar dizisi şeklindedir.
İkinci bölümde ise parçalar halinde sunulup, birleştirilmesi okuyucuya bırakılmıştır.

Kitabın 2006 yılından itibaren yayıncısı olan, Sel Yayıncılık tarafından
kitabın ilk baskısının 40.yılı şerefine "Hakkâri'de Bir Mevsim - 40. Yıl Özel Basım" ismi ile ciltli özel bir baskısı yapılmıştır.

1982 yılında Ferit Edgü ve Onat Kutlar tarafından senaryosu yapılarak,
Erden Kıral yönetmenliğinde; Genco Erkal, Şerif Sezer ve Macit Koper
oyunculuğunda sinemaya aktarılmıştır.
Sinema filmi, 1983 Berlin Film Festivali Gümüş Ayı Ödülü dahil dört ödül almıştır.

""O"yu [Hakkari'de Bir Mevsim] sadece gerçekçi bir roman saymak yetmez, gerçeğin inanılmaz bir düşe dönüştüğü, şarşırtıcı bir öyküdür bu.
Ferit Edgü'nün gerçek bir yaşamı, bir roman yaşamına çevirmesindeki
beceriye hayran oldum. Çünkü "O" gözlem gücünü, anlatı ustalığından alıyor."
-Melih Cevdet Anday

Çevirmen

Bu özelliğimi ilk kez, çocukken fark ettim. Evimizin avluya bakan ikinci kat odasının penceresi önünde oturmuş, garip bir olayı izliyordum. Avluda, çiçekten meyveye dönüşmek üzere olan bir zerdali ağacı vardı. Meyveleri serçelerden korumak için dallarına örümcek ağı gibi ince bir iplik ağı geçirilmişti. Ama gene de çok sayıda serçe vardı ağaçta. İçlerinden bir bölüğü, iplere ve dallara çarparak kalkıyor, yüksek avlu duvarının ortasındaki bir deliğe doğru uçuyor, delik çevresinde bir süre çırpındıktan sonra yeniden ağaca konuyordu. Tam o sırada pat diye bir tüfek patlıyordu yanı başımdan Ağaçtaki serçelerden birinin cansız yere düştüğünü görüyordum. Ağacın yanında, elinde porselen bir tabakla, Ticaret Mahkemesinin yaşlı odacısı duruyordu. Düşen serçeyi alıp, usulca tabağa koyuyordu. Tabak ölü serçelerle doluydu. Karşıda, kullanılmayan ahırın karanlık kapısı önünde, elleri ceplerinde öylece duran küçük erkek kardeşim dikkatle odacıyı izliyordu. Gökyüzü, ikindi güneşiyle aydınlık, avlu gölgeliydi. Küçük kuşların ölümü için epeyce elverişli bir saat.

Düzenli aralıklarla, serçelere, odacıya ve yanı başımda bir iskemleye ters oturmuş, bir tektüfeğin gez ve arpacığından dikkatle nişan alan aile dostumuz Ticaret Mahkemesi Yargıcı'na bakıyordum. Namluyu hafifçe oynatıyor, sonra bir noktaya gelince gözlerini kısarak tetiği çekiyordu. Pat!.. Bir serçe daha. Odacı, ölü serçeyi, olgunlaşarak düşmüş bir meyve gibi tabağa koyuyordu.

Anam kahve fincanlarını topluyordu. Sürekli hareket halindeydi. Bir yolculuğa çıkacakmış gibi. Oysa yolculuğa çıkacak olan babamdı. Onu akşam olmadan çiftliğe ulaştıracak olan at, kapıda sabırsız kişniyordu. Babam konuğun gitmesini bekliyordu. Sadece ablam, duygularını saklayamadı. On dört yaşındaydı. Tırnaklarını kemirirken birden bağırdı: "Vuracaksanız yılanı vurun. Serçeleri niçin vuruyorsunuz?" Yargıç gözlüklerini bir an alnına kaldırdı. Ablama baktı: "Bu yezitler yarın tek çağla bırakmaz ağaçta kızım..." dedi. Serçeleri vurmaya devam etti. Bu tuhaf düğümü çözme si için babama baktım. O, pencereden kardeşime seslendi, "Oğlum, ahırdan kolanı getir." Kardeşim sızlanarak karşılık verdi: "Ben yılandan korkuyorum. Getiremem." Annem, "Babanı duymadın mı?" diye seslendi kardeşime, "yola çıkacak." Sonra Yargıç'..a döndü. "Yoruldunuz..." "Yok canım" diye karşılık verdi Yargıç, "Kalemi kırdık bir kere..." Yeniden nişan aldı. Pat. Bir serçe daha. Konuşmaları garip bir tedirginlikle dinliyordum. Bu insanların hepsi aynı dili konuşuyorlar ama birbirlerinin söylediklerini anlamıyorlardı. Sanki odada bir Japon, bir İngiliz, bir Macar, bir İspanyol vardı ve hiç biri ötekinin dilini bilmiyordu. Bir şey yapmalıydım. Çünkü serçeler ölüp duruyordu. Pencereye dayanmaktan uyuşan kolumu sallayarak odanın ortasına yürüdüm. Beni bile şaşırtan yüksek bir sesle konuşmaya başladım:

"Yani ablam diyor ki, serçeler duvardaki yuvalarına gizlenmiş yılandan korktukları için ağaca konuyorlar. Serçeleri vuracağınıza o yılanı vurun. Hem serçeler kurtulsun, hem de ağaç... Babam konuğuna git diyemediği için yola çıkamıyor. Atın kolanını istemesi bu yüzden. Belki konuk anlar diye... Küçük kardeşim kolanla yılanı karıştırıyor. Bu yüzden korkuyor. Hakkı da var. Çünkü geçenlerde babam, karanlıkta kolan sanıp bir yılanı tutan birinden söz etmişti. Şimdi unuttu herhalde bunu anlattığını... Annem konuğun yorulmadığını biliyor. Bunu söylerken, artık gitseniz demek istiyor. Yargıç amca ise serçeler için verdiği idam kararından dönmeyeceğini söylemek istiyor... Odacının da hiç sesi çıkmıyor, çünkü korkuyor..."

Rahatladım ve sustum. Herkesin ne demek istediğini söylemiştim. Ama odadakilerin yüzüne bakınca bir korku doldu içime. Anlaşılan ciddi bir pot kırmıştım. Babamın durumu kurtarmak için söylediği gönül alıcı cümlelere rağmen Yargıç izin isteyip gitti.

O anda, yaptığım işin sadece bir çeviri olduğunu, kimseyi kızdırmak istemediğimi elbette anlatamadım. Çünkü açıkçası, yaptığımın ne olduğunu da iyice bilmiyordum. Özelliğimi kavramam ve adlandırmam için yılların geçmesi gerekti.

Çevirmenlik, bilinen bir iştir. Güçlükleri olduğu doğrudur. Ama, eninde sonunda, yaptığımız iş, bir dilde yazılan ya da söyleneni bir başka dile aktarmaktır. Benimki ise bambaşka bir olaydı. Aynı dili konuşan insanların söylediklerini gene aynı dile çevirmek. Bana öyle geliyordu ki, evde büyüklerle küçüklerin, okulda öğretmenle öğrencilerin, sokakta köylülerle kentlilerin, ülkede yönetenlerle yönetilenlerin birbirlerini anlamaları için birinin çıkıp bir tür çeviri yapması gerekiyordu. Ve başka konularda olduğu gibi, bu konuda da sorumluluk duyuyor, hatta çoğu kez bu sorumluluğun altında eziliyordum. Gene de bir başkası üstlenmediğine göre, bu görevimi yerine getirmeliydim. Yılmak bilmez bir bağlılıkla işimi sürdürdüm.

Çevirmenlik görevim kimi zaman mutlu sonuçlar doğuruyordu. Beyazıt Kitaplığı'nın avlusunda, sevgilisi delikanlıya aşktan söz etmek isterken kimya formülleri anlatan genç kızın sözlerini Türkçe'ye çeviriyordum örneğin. Genç kız, mutluluktan bayılmış gözlerle bakıyordu bana. Ya da bir felsefe kitabını bir türlü anlayamayan arkadaşıma yeniden ve gene Türkçe anlatıyordum Eflatun'un dediklerini. Bu kez anlıyor ve çok sevdiği felsefe konularında ilerliyordu. Ama kimi zaman da kolayca tahmin edebileceğiniz gibi, inanılmaz karışıklıklara, kızgınlıklara neden oluyordum.

İnsanların konuşmalarındaki ikiyüzlülükten mi kaynaklanıyordu acaba benim bu mesleğim diye düşündüğüm çok olmuştur. Bir ölçüde doğrudur bu. Ama tümüyle değil. Söylediğinin tersini düşünen birinin yüzünden maskesini sıyırmak bu anlamda bir çeviridir elbette. Ama iki ayrı insanın, aynı sözcüğü, örneğin özgürlük ya da masa gibi biri soyut, öbürü somut iki sözcüğü tümüyle ayrı ayrı kavradıklarına da tanık oluyordum. Böyle durumlarda, elbette bir ikiyüzlülük söz konusu değildi. Ama gene de bir çeviri gerekiyordu.

Beni en çok şaşırtan olay, günün birinde, iki insanın sözlerini aynı dilde birbirine çevirirken, benim kullandığım sözlerle yeni ve üçüncü bir dil oluştuğunu görmem oldu. çünkü eninde sonunda iki taraf arasında bulunan ben de, bir dille konuşuyordum. Ve bu dil, öbür ikisinden farklıydı. İki insan, iki topluluk ya da yeryüzü ile insan arasında yeniden üretilen bir dil.

Bahar İsyancıdır, Onat KutlarBahar İsyancıdır, Onat Kutlar
~Satır arası, Şimdiki Çocuklar Harika'yı inceledi.
 08 Eki 00:56 · Kitabı okudu · 19 günde

Daha ebeveyn olmasam da bir abla, bir çocuk olarak bu kitabın, her kesimin okuyabileceği sade, anlaşılır ve anlamlı bir kitap olduğunu düşünüyorum. Aziz Nesin çocukların gözünden ne de güzel anlatmış. ...
" Çocukların kötü sözcükler kullanmamalarını, terbiyeli olmalarını isteriz. Biz büyükler öyle miyiz? Okul-Aile Birliği toplantılarında neler konuşulur? Yaramazlığın, şımarıklığın adı nasıl 'harika'ya çıkar? Karıkoca kavgaları nasıl canım, cicimle örtülmeye çalışılır? Evde nasıl, misafirin yanında nasıl konuşulur, davranılır?Büyükler nasıl kopya çektiklerini aralarında anlatıp çocuklarına, 'Aman kopya çekmeyin.' öğüdünü verirler? Öğretim, eğitim nasıl ezbere, ezberciliğe dayandırılır? Çocuklara 'Aman yalan söylemeyin.' diyen büyükler nasıl yalan söyler? ..."
Kısacası eleştirmen yazar Onat Kutlar haklı: " Büyüklerin dünyasını, ikiyüzlülüklerini, yalanlarını, toplumdaki haksızlıkları, eğitim alanındaki saçmalıkları çocuk gözüyle veren bu yapıt" okunmalı.

Hollywood, Avrupa ve Türkiye
John Berger, Picasso’nun Başarı ve Başarısızlığı kitabında toplumsal siyasal ve uluslararası gelişmelerin sanat tarihi içindeki önemine inanmış birisi olarak, İkinci Dünya Savaşı öncesi dünya sanat piyasasının merkezinin Paris’ten New York’a kayışını anlatır. O dönemlerde, kuşkusuz John Berger olup bitenlerin tam ayırtında değildi, bu değişimin ve merkezin kaymasının sanat tarihinde ne kadar önemli olduğunu da tam olarak -muhtemelen- idrak edememişti. Biz bugün bu toplumsal gelişmelerin hem sonuçlarına hem de nasıl ve niçin geliştiğine çok daha vakıfız.

Ama gelin görün ki bu ülkede kifayetsiz muhterisler bu gelişmeleri inceleyip sonuçlar çıkarmak yerine, sinema tarihimizde Lütfi Akad’ın anlattığı pek asap bozucu bir olguyu hatırlatır biçimde kendilerine yeni hedefler türetmeyi seçiyorlar.

Akad’ın anlattığı ve benim isim vermeden zikredeceğim bu anısına göre, sinema tarihimizdeki çok önemli bir teknisyen “biliyorsunuz, para kazanmak için adam çalıştırmak lazımdır” diye bir hikmette bulunuyor. Akad’ın belirttiği üzere, aslında bu kıymetli zat, o zamanlarda Karl Marx’ın Kapital adlı eserini okumuş ve buradan kapitalizmin nasıl bir sistem olduğunu anlamak yerine, tam tersine, zengin olmak için artık değere el koymak lazım sonucuna ulaşarak şirket sahibi olup kâra el koymak gerekir sonucuna ulaşmıştır.

Şimdi Türkiye’de kimi plastik sanatçılar da aynı yoldan giderek aslında sanatın Tarkovski’nin son derece yerinde -ama eksik kalmış, sistemlileşmemiş- fikirlerinde anlattıklarının tersine, Batılı sanatın evrimini takip ederek, gündeme girmeyi ve para kazanmayı -her ne pahasına olursa olsun- esas başarı olarak görüyorlar. Sonuçta boş çerçeveyi New York’ta sergileyip dolar üzerinden Türkiye’de Ülker Grubuna satıyorlar.

Oysaki Batılı sanatın yapı değiştirmesi, kamucu ve direnişçi ve savaş (emperyalizm) karşıtı söylemden uzaklaşması, batılı sanatın teslimiyetini yalnızca getirmez, aslında sanatın etkisizleşmesi, topluma seslenmesini ve hakikatin sözcülüğünü üstlenmesini de engeller. Kısaca sanat böylelikle zorunlu olarak festival kuşlarını üretir. Ve festivallerde de giderek kuş beyinliler daha çok öne çıkarlar. Sanat etkisizleşir ve sanat dünyası bir tür 'sanat sevicilerinin' ellerine düşer. Kısaca sanat topluma ve insanlığa yabancılaşır ve nihayetinde iktidarın bir oyuncağı olur.

Hollywood bu sistemin en bilinçli icracılarından biridir: sistem özgür olmayı bırakın, dünyada hiçbir sinemanın kontrol edilemediği denli sıkı kontrol edilir. Ve sanatçılar sistemin iradesiz ve özgürlüğünü kaybetmiş yetenekli zanaatkârları haline gelir. Bu açıdan bakıldığında, dünya ile genel planda ABD Dışişleri Bakanı değil, tam tersine, Hollywood müzakereleri yürütür demekte hiçbir sakınca yoktur.

Türkiye’de sanatın bu hiçleşmesi ve iktidarın oyuncağı olması haline getirilmesi içinde zaman içinde pek çok girişim yapıldı. Türkiye’de 1960’larda Sinematek kurulduğunda, ona şiddetli saldırıların olmasının nedeni de budur.

Dünyada sanatın merkezi Paris’ten New York’a kaydığı bu yıllarda, direniş ve mücadele ile dolu olan Avrupa Sanatı -büyük başarısızlıkla sonuçlanmış olsa dahi- örnek alınınca, Amerikancıların bundan rahatsız olmasından daha doğal ne olabilir? Giovanni haklı olarak yaşarken, Onat Kutlar ve arkadaşlarının sanat adına savunduklarına bakıldığında, onları Amerikancılık ile suçlayan hem Erksan’ın hem de Refiğ’in Amerika düşkünlüğünü ve bizzat oraya gidip film çekmeye çabalamalarını anlatıp, gülüyordu: “Tarih kimin Amerikancı olduğunu gösteriyor işte” demişti kısaca.

Dolayısıyla, Türkiye’ye baktığımızda, artık Türkiye’de sanat adına gerçek bir eleştiri kurumu inşa ederek sanat tarihini, felsefesini ve eser incelemelerini oturtmadıkça, geriye korkunç şeyler kalacak: Yolunu kaybetmiş inanılmaz sayıda -niteliksiz- zanaatçı. Ne yaptığını bilmeyen pek çok akıl tutulması yaşayan iddiacı-asörtif hasta sanatçı namzeti!

Üniversiteler ve Akademik dünya Türkiye’de önderlik yapamadı ve sanat literatürünü bilimselleştirip estetikleştiremedi. Aslında Erksan’ın dediği özünde doğrudur: Türkiye’de bir entelijansiyanın olmamasının sonuçları çok ağırdır.
(Zahit Atam)

Onat Kutlar
Şimdi sessiz duruyoruz kıyısında bir düşüncenin
Unutmamak için çünkü unutuşun kolay ülkesindeyiz
Ölü balıklar geçiyor kırışık bir denizin sofrasında
Ve ellerinde fenerleriyle benim arkadaşlarım
Durmadan düşünüyorum
Ne kadar çok öldük yaşamak için.

Ah Vazgeçmek..acıdan Ölmek..
" Vermeme olanak yok bana verdiklerini
Ama ayrılırken bir hesaplaşma da gerekli
Geçmiş bunca güzellikten bir anı olarak
Ben seni alayım istersen sen de beni "
Onat Kutlar / Unutulmuş Kent

Zagor, bir alıntı ekledi.
28 Ağu 17:24 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Kafam binlerce lirayı yanlış saydığını farkeden bir veznedarın kafası gibiydi.

İshak, Onat Kutlar (Sayfa 35 - A Dergisi Yayınları 1959 / "Kediler" adlı öyküden)İshak, Onat Kutlar (Sayfa 35 - A Dergisi Yayınları 1959 / "Kediler" adlı öyküden)
Zagor, bir alıntı ekledi.
28 Ağu 01:17 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Güz geliyordu. En iyi günler. Usul yağmurun altında dolaşsam şimdi.

İshak, Onat Kutlar (Sayfa 28 - A Dergisi Yayınları 1959 / "Çatı" adlı öyküden)İshak, Onat Kutlar (Sayfa 28 - A Dergisi Yayınları 1959 / "Çatı" adlı öyküden)

Bilinmeyen Kelimeler
Değgin: İlişkin, üstüne ait, dair, müteallik

Kullanımı: Kitaplarımı çıkaran bir yayınevi, altmışıncı yaşım için bir tören düzenlenmişti. Bu törendeki konuşmacılardan yazar Onat Kutlar, bana değgin anılarını anlatmıştı.

Aziz Nesin - Şimdiki Çocuklar Harika