ihtimallerin heyecanına üzülüyorum
normalde okuduğum kitaplardan ya da karşıma çıkan metaforlardan aklımda kalan düşünceleri birkaç satırlık notlar hâlinde yazar geçerim. fakat sylvia plath’in incir ağacı metaforu bende kısa bir kenar notundan daha fazlasını uyandırdı. bu kez yalnızca altını çizdiğim cümleyi değil, o cümlenin bende açtığı düşünceyi de kaydetmek istedim. belki yıllar sonra bu sayfaya tekrar döndüğümde aynı fikirde olmayacağım. belki incir ağacına bambaşka bir gözle bakacağım. düşüncelerimi dondurmak için değil, zaman içindeki değişimimi görebilmek için yazıyorum. sylvia plath’in incir ağacı metaforu çoğu zaman “çok fazla seçenek arasında kalmak” olarak yorumlanıyor. oysa ben ağacın altında duran esther’in en büyük korkusunun seçeneklerin fazlalığı olmadığını düşünüyorum. asıl korku, uzandığı incirin yanlış incir olması ve o anda diğer bütün ihtimallerin sonsuza kadar yok olması. insan yalnızca bir seçim yapmaz, aynı zamanda sayısız olasılıktan vazgeçer. belki de bu yüzden çoğumuz hayatımızdaki önemli kararları geri döndürülebilir bırakmaya çalışıyoruz. bir kapıyı tam anlamıyla kapatmıyoruz. “olmazsa geri dönerim.” düşüncesi, seçimin ağırlığını hafifletiyor gibi geliyor. fakat bunun görünmeyen bir bedeli var. sürekli açık bırakılan kapılar, insanın hiçbir odaya gerçekten yerleşmesine izin vermiyor. belki de plath’in incirleri tek tek düşerken anlatmak istediği şey tam olarak buydu. hayat biz karar vermeyi beklerken durmuyor. zaman, bizim yerimize seçim yapıyor. ve bazen hiçbir şey yapmamak da, en az bir şey yapmak kadar kesin bir karar hâline geliyor. yine de bunun çözümünün korkusuzca seçim yapmak olduğunu düşünmüyorum. çünkü insanın korkması çok doğal. ben de her şeyi okumak, her şeyi öğrenmek, her ihtimali değerlendirmek istiyorum. dünyada okuyamayacağım kadar çok kitap,
Kalsa da silahında tek bir kurşun, Eğilmez başınla, yenilmez duruşun! Dağ, tepe, vadi fark eder mi yiğide mevzi? Türk eritmiştir o bükülmez dedikleri demiri. Sınır hattında vatanı koruyan bir karakol, Yiğit bilir ki; ne bacak onundur, ne de kol! Tek önemli olan o kutsal vatan ve namustur, Şeref de şan da ona doğuştan var olmuştur. Türk'ün en güzel çiçeği kokladığı baruttur, En güzel evi o şanlı, al bayraklı tabuttur. Düşman ar eder de çatlar karşısında görünce Türk'ü, Oynayarak ölüme giderken bile çalar ince bir türkü...
Alıntı
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Elektronik teknolojisi diplomamı cebime koyduğumda, dünyayı değiştirecek devreler tasarlayacağımı, masabaşında mühendislik yapacağımı sanıyordum. Ama kendimi, bana sadece getir-götür işleri yaptıran, tak-çıkar rutinleriyle ömür törpüleyen o küçük, basık elektronik atölyesinde buldum. İlk günler dükkandaki o havaya aldanmıştım. Herkes gülüyor, çay içiyor, birbirinin hatırını soruyordu. Dışarıdan baksan huzurlu, birbirine bağlı bir aile işletmesi... Ama tezgâhların altına gizlenmiş sinsi bir çark vardı orada. Kimse bana işi öğretmek istemiyordu. Bir gün Remzi’nin yanına yaklaşıp işin detayını sorduğumda, yüzüme o çok övündüğü "dürüst, dobra" maskesiyle gülümseyip lafı geçiştirdi. Sonra arkamı döndüğümde, Begüm’le göz göze gelip fısıldaştıklarını gördüm. Orada anladım; yeni gelene bir şey öğretmek, kendi yerlerinin doldurulabilir olduğunu patrona kanıtlamaktı. Bu yüzden onlar için en güvenli liman, benim arkamdan "Kafası basmıyor, çok yavaş, işi bilmiyor" algısını ilmek ilmek işlemekti. Herkes bir roldeydi. Remzi dürüstlük satıp arkadan kuyu kazar; Begüm menfaati için herkesi satmaya hazır, elit kesime özenip kasım kasım kasılırdı. Emre ise özünde iyi çocuktu ama çevresinin müptelasıydı; dikkat çekmek için gelirinden fazla harcar, özentilik yapardı. Oysa ben şunu biliyordum: Bir erkeği karizmatik kılan üzerindeki etiket değil; başarısı, çabası ve yarattığı maddi güçtür. Baki ise tüm bu tiplerin arasında rengini belli etmeyen, nabza göre şerbet veren bir gölge gibiydi. İşte bu maskeli tiyatronun ortasında, bir aydır boş duran o tezgâha bir gün biri oturdu: Avrupalı Abla. Girişi bile olaydı. Atölyedekiler arkasından "Çok kibirli, çok soğuk, kimseyle muhatap olmuyor" diye fısıldaşırdı. Gerçekten de içeri girdi, kimsenin yüzüne bakmadan köşesine geçti ve o sesi başlattı.
11. BÖLÜM: FIS FIS DOLGU VE İNSANLIĞIN EN VERİMLİ ÇAĞI Üniversitede elektronik teknolojisi bölümünden yeni mezun olmuştum. Büyük umutlarla girdiğim ilk işimde alanımla ilgili bir şey yapamadığımı görünce istifa ettim ve daha küçük bir elektronik firmasında işe başladım. Ancak orada da durum değişmedi; bana yine sadece getir-götür, tak-çıkar gibi en basit işleri yaptırıyorlardı. Çalışma ortamına dışarıdan baktığınızda, herkes içten içe birbirini eleştirse de sanki birbirine bağlı, samimi ve huzurlu bir hava vardı. Oysa bu sadece bir illüzyondu. Aslında oradakilerin yeni gelene bir şey öğretmek gibi bir dertleri asla yoktu. Çünkü birine iş öğretmek, patronun gözünde kendi değerlerinin azalması ve "yeri doldurulabilir" insanlara dönüşmeleri demekti. Kendi koltuklarını korumak için yeni gelenin arkasından "kafası basmıyor, yavaş, işi bilmiyor" algısı yaratmak çok daha işlerine geliyordu. Bu sinsi çarkın içinde her biri ayrı birer maskedeydi: Gelenek ve göreneklere bağlılık taslayıp dürüstlük edebiyatı yapan ama herkesin yüzüne gülüp arkasından konuşan Remzi; menfaati için herkesi satmaya hazır, elit kesime özenen Begüm; çevresinden çok etkilenen, ilgi müptelası ve dikkat çekmek için gelirinden fazla harcayan Emre; ve rengi olmayan, nabza göre şerbet veren Baki... İşte bu insanların arasında, ilk bir ay izinde olduğu için göremediğim "Avrupalı Abla" ile yollarımız bir gün kesişti. Onu ilk gördüğümde ben de dahil herkes onun kibirli ve soğuk biri olduğunu düşünüyordu. Kimseyle konuşmuyor, tek başına çalışıyordu; diğerleri de ondan hoşlanmadığı için onunla iş dışında muhatap olmuyordu. Atölyede ona yaklaşan tek kişi, 80 yaşındaki kurucu patron Talha Bey'di. Talha Bey; zorluklarla büyümüş, kendini geliştirmiş, bilgili bir adamdı ama onun için önemli olan insan değil
Dünyada çok fazla konu var hangisinin en önemli olduğu sürekli değişiyor.☺️
Duygu ve Düşünce
Neye baktığım değil ne gördüğüm önemli.