Belleğin büyüsü sayesinde, sanki o kayaların seyir noktasına oturmuşum gibi her şey gözümün önünde, çevremde beliriveriyor. Hiçbir şey eksik değil, rüzgârın sesini, seçtiğim mevsimin kokusunu bile duyuyorum. Orada oturuyorum, zaman içinde oluşmuş kireç sütunlarını, geniş kıraç topraklar üzerinde ilerleyen zırhlı birlikleri, denizin maviliğine karşı yükselen Istria burnunu görüyorum, çevremdeki her şeye tek tek bakıyorum ve kendime kimbilir kaçıncı kez soruyorum: Burada bozuk tiz bir nota varsa, nerede o?
Bu manzarayı çok seviyorum ve belki de soruyu yanıtlayamamamın nedeni bu sevgidir, emin olduğum tek şey, çevre görünümünün buralarda yaşayan insanların kişiliklerini etkilediğidir. Ben genellikle böyle sert ve buruk bir insansam, sen de öyleysen, bunu Carso’ya, onun aşındırma gücüne, renklerine ve onu kamçılayan rüzgâra borçluyuz. Biz, ne bileyim, Umbria tepeleri arasında doğmuş olsaydık, daha yumuşak olurduk, hiddet bizim huyumuz olmazdı. Daha mı iyi olurdu? Bilmiyorum. Yaşanmamış olan bir koşulun hayali kurulamaz.