Sadece bilmek yetmez,
bilgiyi kullanmak gerekir.
Sadece istemek yetmez,
harekete geçmek gerekir.
#vongoethe
#rezonanskanunu
Hakikat vurur ve yoluna devam eder.
#levhimahfuz
Zen'de buna satori denir. Satori, bir Varlık anıdır; zihninizdeki sesten, düşünce sürecinden ve duygu olarak vücudunuzdaki yansımalarından kısa bir an için uzaklaşmaktır. Daha önce bir düşünce ve duygu karmaşasının var olduğu yerde, şimdi bir boşluk olmasıdır.
İnsan zihninin geçmişi bırakmak konusundaki beceriksizliği ya da isteksizliği, Tanzan ve Ekido adında, şiddetli yağmurlardan sonra oldukça çamurlu bir hale gelmiş olan toprak kır yolunda yürüyen iki Zen rahibinin hikâyesinde güzel bir şekilde örneklenmektedir. Bir köyün yakınından geçerlerken, yolun karşı tarafına geçmeye çalışan genç bir kadın görürler. Çamur çok derin olduğu için, kadın üzerindeki ipek kimonoyu berbat etmeden karşı tarafa geçemeyecektir. Tanzan hiç tereddüt etmeden kadını kucağına alıp yolun karşı tarafına geçirir.
Sonrasında rahipler sessizce yollarına devam ederler. Beş saat sonra, yaşadıkları tapınağa yaklaşırlarken, Ekido daha fazla kendini tutamayarak Tanzan'a döner. "Neden kızı yolun karşı tarafına geçirdin?" diye sorar. "Biz rahiplerin bu tür şeyler yapmaması gerekir."
"Ben kızı saatler önce bırakmıştım," der Tanzan. "Sen hâlâ taşıyor musun?"
Şimdi birinin sürekli Ekido gibi hoşuna gitmeyen olay veya durumları zihninde taşıyarak ve düşünce üstüne düşünce biriktirerek yaşadığını düşünürseniz, gezegendeki insanların çoğunun nasıl yaşadığıyla ilgili bir fikir edinmiş olursunuz. Zihinlerinde taşıdıkları yükün ağırlığına bakar mısınız?
Şimdinin Gücü adlı kitabımda, iki ördek kavga ettiğinde - ki hiç uzun sürmez - bir süre sonra ayrıldıklarını ve farklı yönlere doğru uçtuklarını belirtmiştim. Sonra her iki ördek de kanatlarını birkaç kez güçlü bir şekilde çırparlar ve böylece kavga sırasında topladıkları aşırı enerjiyi atarlar. Kanatlarını çırptıktan sonra, hiçbir şey olmamış gibi huzurlu bir şekilde süzülürler.
Eğer ördekler insan zihnine sahip olsalardı, kavgayı düşüncelerinde canlı tutar, hikâyeler kurarlardı. Bir ördeğin hikâyesi muhtemelen şöyle olurdu: "Az önce yaptığı şeye inanamıyorum. On santim yanıma yaklaştı. Sanki gölün sahibi oymuş gibi davranıyor. Özel alanıma hiç saygısı yok. Ona bir daha asla güvenmeyeceğim. Bir daha sefere beni kızdırmak için başka bir şey yapacak. Şimdiden komplo planlamaya başladığından eminim. Ama buna daha fazla izin vermeyeceğim. Bir daha sefere ona unutamayacağı bir ders vereceğim." Böylelikle, zihin bir sürü hikâyeler kurup durur ve aradan günler, aylar ve hatta yıllar geçmesine rağmen, öfke ilk günkü gibi devam eder. Vücuda gelince; düşüncelerde kavga hâlâ devam ettiği ve vücut da gerçekle düşünceler arasındaki farkı bilemediği için, bütün düşüncelerin yarattığı bütün duygulara karşılık enerji üreterek tepki verir ve bu da daha fazla düşünceye yol açar. Bu, egonun duygusal düşünce süreci haline gelir. Bir insan zihni olsaydı, ördeğin hayatının ne kadar karmaşık bir hal alabileceğini görüyor musunuz?
Bizler, yolunu kaybetmiş bir canlı türüyüz. Her doğal şeyin, her çiçeğin ya da ağacın ve her hayvanın, bize öğretecek önemli dersleri var. Tek yapmamız gereken, durup bakmak ve dinlemek. Ördeğin bize verdiği ders şudur: Kanatlarını çırp - yani "hikâyeyi bırak" -ve tek güç yerine geri dön: Şimdiye!
Zihindeki ses, vücudun inanıp ona göre tepki vereceği bir hikâye anlatır. Bu tepkiler, duygulardır. Buna karşılık duygular, enerjiyi ilk başta duyguların oluşmasına neden olan düşüncelere geri gönderir. İncelenmeyen, kontrol edilmeyen düşünceler ve duygular arasındaki kötücül döngü budur ve duygusal düşüncelere, duygusal hikâye kurgulamalarına yol açar.
Ego sadece gözlenmeyen zihin, kafanızın içinde sizmiş gibi konuşan ses değil, aynı zamanda da vücudunuzun o sesin söylediklerine karşı verdiği tepkiler sonucunda oluşan gözlemlenemeyen duygulardır.