Kitap öyle güzel bir mozaik oluşturuyor ki, tüm öyküleri okuyup şöyle uzaktan seyredince Çingene Kızı yanında halt ediyor neredeyse.
Portakal kokan Çukurova sokaklarından Bereketli Hilal'in koynuna, Kafkaslardan Balkanlara aşk hikayelerinden destan ve masallara geniş bir göğün altına serpilmiş öykülerden oluşuyor Misak'ın Aynaları. Thamadeler, Dengbejler, Hz.Ali'ler, Hüseyinler, Yılkılar, Kanaviçeler ve sevdalarla örülü sıcacık öyküler sizi bekliyor Misak'ın Aynalarında.
Kutlubay'ın dupduru, sımsıcak anlatımı hiç sıkmıyor. Dicle gibi akıyor tüm öyküler dimağınızdan içeri. Uzun zamandır elimde olmasına rağmen henüz okuduğum için pişmanlık duyduğum bir kitap. Sevgiyle öneriyorum. Kapağına da ayrı bir selam iletirken kitaptan altı çizili bir cümleyi de hemen şuracığa bırakmak isterim.
" Pencere, bir tavanı olan her yer için "dışarı" demek."
Hâlâ ağzımı normal bir şekilde kapatıp etrafa normal gözlerle bakamıyorum. Tek kelime yeterli olacak sanıyorum. MUAZZAM.
Süngü bir programda şöyle bir cümle kurmuştu. “ Yazar, bildiği(gördüğü) veya hissettiği bir şeyi anlatır. Bunun dışında bir şey anlatması mümkün değildir.” Bu konuşmayı dinlediğimde henüz kitabın başında sayılırdım. Afili bir cümle olarak not almıştım kenara. Daha sonra başka bir cümle daha kurdu, aynı program olup olmadığından emin değilim fakat mealen şöyle diyordu “ Duygular, çekilen acılar dünya üzerinde kaç tane insan varsa o kadar kişi tarafından yaşanmıştır, çekilmiştir Ve yazarlar da bu duyguları yazar. Herkes aşk acısı çekmiştir ve herkesin yaşadığı şey aşağı yukarı aynıdır. Siz isteseniz de farklı bir acıdan bahsedemezsiniz ama o acıdan farklı bahsedebilirsiniz. O zaman sanatçı oluyorsunuz ve yaptığınız şey anlam buluyor günümüz dünyasında.” Süngü böyle yapmış. İnanılmaz bir kurgu ağıyla yapmış hem de. Romanda “Boş yere söylenmiş tek bir kelime bile yok.” gibi iddialı bir cümle geçiriyor ama onun hakkını nasıl verdiği bırakalım da siz okuyucuların hayretlerine kalsın.
415 parçalı bir yapboz hazırlamış bizim için sevgili Güray Süngü. Yapboz sevmeyen ben, kalkamadım başından bir parça daha, bir parça daha diye diye. Karakterin başından geçen hadiseler o kadar titizlikle yontulmuş ki, bu burada sırıtıyor dediğim her ne varsa aslında ne muazzam titizlikle çizildiğini çözgü kısmında bir bir görüyorum. Olayı sürekli ileriye taşırken sizi “neden?” kısmına o kadar yumuşak bir biçimde geçiriyor ki, bir anda nesnel zaman ile kurgudaki zaman arasındaki bir parkta bir nesnele bir gerçeğe sallanıp duruyorsunuz salıncakta. Park, mühim bu arada.
“…yaşadığın her şey gerçektir ve sen insan olarak yalnızca hissettiklerinin etkisiyle sürdürürsün yaşamı.”
"...yalnızlık kendinizi yalnız hissedip hissetmemenizle değil, uzaklığını düşünüp kendinizi yalnız hissetmenize yarayacak bir kişinin bile yanınızda olmamasıyla alakalıdır..."
"Seyyah olmak, kendi içinden şehrin içine, şehrin içinden kendi içine akıp gitmek, dışarıda görünmek ama içeride olmak, içeride dolaşıp dışarıda geziyor sanılmak. Güzeldir ve bunu yapacağız."