“Ama geçmemişti, geçmeyecekti, hep içimde, derinlerde bir yerde duracaktı. Ne kadar unutmak istersem isteyeyim, ne kadar çabalarsam çabalayayım, fırsatını bulunca yeniden hatırlayacaktı kendini. Hem de durduk yere.”
Öyle bir yer var mıydı? Yoksa filmlerde izlediğim görüntülerden, kitaplarda okuduğum bölümlerden bir hastane bahçesi mi yaratmıştım zihnimde? Tıpkı bu tanımadığım kadının, belki de hayatında hiç görmediği bir adamdan dertleştiği bir arkadaş yaratması gibi.
Odaya girince masasının arkasındaki derisi eprimiş koltuğu gösterdi.
“Buyurun, şöyle geçin Başkomiserim”
Devlet kademesinde yaygın bir davranıştı bu. Yazılı bir talimat olmamasına rağmen daha yüksek mevkiden biri gelirse alttakiler hemen kendi makamlarını ona sunarlardı. Saygı mı, kurnazlık mı, bir tür etkileme yöntemi mi, amaç ne olursa olsun kendini bilen bir memur bu teklifi asla kabul etmezdi. Hele bizimki gibi bir cinayet soruşturması yürütüyorsanız kesinlikle hayır demeniz gerekirdi.
“Geleceğe ya da geçmişe, düşüncenin özgür olduğu, insanların bir birinden farklı oldukları ve yapayalnız yaşamadıkları bir zamana; gerçeğin var olduğu ve yapılanın yok edilmeyeceği bir zamana:
Tekdüzen çağından, yalnızlık çağından, Büyük Birader çağından, çiftdüşün çağından; selamlar!”