Vazgeçmek, sanıldığı gibi bir yenilgi değildir. Bazen insanın kendine açtığı en sessiz kapıdır. Günlerce, aylarca hatta yıllarca taşıdığı yükü omuzlarından indirmesi; artık canını acıtan bir umudu, kuruyan bir dalı bırakmasıdır.
Bir akşamüstü gibi gelir vazgeçiş. Gürültüyle değil, yavaşça. Güneş nasıl ufkun ardına çekilirken gökyüzüne son kez bakarsa, insan da vazgeçmeden önce son kez döner geriye. Hatıraların tozunu üfler, eksik kalan cümleleri düşünür, belki gelmeyenleri bekler biraz daha. Sonra anlar; bazı yollar yürünmek için değil, hatırlanmak için vardır.
Vazgeçmek unutmak değildir. Tam aksine, her şeyi olduğu gibi kabul etmektir. Bir çiçeğin mevsimi geçtiğinde yeniden açmayacağını bilmek, buna rağmen onu sevmiş olmaktan pişmanlık duymamaktır. Çünkü bazı insanlar hayatımıza kalmak için değil, içimizde bir iz bırakmak için gelir.
İnsan en çok da kendini tükettiği yerde vazgeçer. Sürekli çaldığı halde açılmayan kapıların önünden çekilir. Cevapsız kalan soruların peşini bırakır. Ve bir gün, yorgun kalbinin elinden tutup ona şunu söyler:
“Artık gitme zamanı.”
İşte o an, kaybedilen bir şey yoktur aslında. Sadece insan, kendinden eksilen parçaları toplamaya başlar. Çünkü bazen devam etmek cesaret ister; bazen de vazgeçmek. Ve her vazgeçişin içinde, görünmeyen bir başlangıç saklıdır. Kapanan her kapının ardından, insanın kendine açılan bir penceresi olur.
Belki de vazgeçmek, birini ya da bir şeyi bırakmak değil; artık canını acıtmasına izin vermemektir. Ve bazen en derin vedalar, hiç söylenmeyenlerdir. Sessizce kalpte yankılanır, sonra zamanın ellerine bırakılır. Geriye yalnızca olgunlaşmış bir hüzün ve yeniden yeşermeyi bekleyen bir umut kalır.