Annem her şeyinden vazgeçmişti, yemeklerinin yenilir sıcaklıkta olmasından, bizden, evinden, eski koltuklarından, adım atmadığı arka bahçesinden, her şeyden. Bir tek babamdan vazgeçmemişti, halbuki ondan geçse geri kalanlar bir bir düzelebilirdi, yemekler üflemeden yenebilir, arka bahçede kocaman sarı güller büyüyebilirdi.
Annem her nerede olursa olsun nokta kadar. Uzaklığından değil küçüklüğü, o kadar kalmasından. Annem yıllar boyu o kadar kalmış işte. Nasıl kızılır? Sen ufala ufala küçülmüşsün, çıkmayan bir lekeye dönüşmüşsün, çitiledikçe dağılmışsın, üzerini kapadıkça bir şekilde belirivermişsin diye nasıl denir?
Diyemiyorum.
Yirmi yedi yaşına kadar üç kişiyle yaşadığımı fark ettiğimde uzun ve sakin bir sahilde yavaş adımlarla yürüyordum, yanımda kimse yoktu, ikinci kişilere dair en uzak ihtimal sahil kenarındaki dizili evlerin meraklı gözleriydi ama yine de üç kişiydim.
Ben yürüyordum, babam ayak bileklerimden tutuyordu, ben yürüyordum, annem biraz soluk, kimi zaman belli belirsiz uzaklıkta, başını benden yana çevirmiş, gözleri dolu dolu duruyordu. Parmaklarımı göz hizama getirip annemi ölçsem ufacıktı. Perspektif böyle bir şey miydi? Annem uzakta olduğu için mi ufacıktı, yoksa gerçekten de küçüle küçüle gri bir noktaya mı dönüşmüştü? Annem neredeydi?