En azından herkesin kullandığı çağdaş anlamı içinde.
Her gün yaşanan acı insanı dayanıklı hale getirmezdi. Yıpratırdı.
Kırılganlaştırırdı. Zayıflatırdı. Freire bunun bedelini ödemişti. İnsan ruhu,
dayanıklılığının sınanmasıyla tabaklanan bir deri değildi. Duyarlı, nazik, içli
bir zardı. Bir şok anında yaralanır, örselenir ve bunun izlerini hep taşırdı. Bu durumda acı, hastalığa dönüşürdü. Kendi yaşam biçimiyle. Solumasıyla, iniş çıkışlarıyla. Her seferinde daha tehlikeli bir biçimde, hiçbir belirti vermedendepreşir, kendinden beslenirdi. Ne yaşananlarla ne de çevreyle bağı olmaksızın, krizler başlardı.
Güçlüydü, çünkü acı çekmişti. Ama aynı zamanda kırılgan ve zayıftı da. Yine aynı nedenlerden dolayı. XX. yüzyıl kuşağı, Nietzsche'nin Tan Kızıllığı adlı kitabındaki vecizesini, bir beylik söz olarak yıpranana kadar yinelemişti: "Beni öldürmeyen her şey beni daha güçlü kılar." Bu bir aptallıktı.
İnsan güçlü bir stres veya şok altında,bir anda hafızasını kaybedebilir. Daha sonra, hatırladığını sandığında, kendi yaşamından kaçmak için kendine yeni bir kimlik, yeni bir geçmiş yaratır. Bu bir tür kaçıştır, ama kendi içinde bir kaçış.
Bir kültürel bellek, yani ortak bellek vardır, senin Hiroşima'yla ilgili hatırladıkların gibi; bir de senin özel hayatınla ilgili bir otobiyografik bellek vardır. Adın. Ailen. Mesleğin. Ve rüyaların...