İhtisas hastanesinde göreve başladıktan sonra yeni bir profesyonel tavır
benimsemişti. İşinde her türlü karmaşadan uzak duruyordu. Hastaları birer vaka değil, içi doldurulacak birer kutuydu: şizofreni, depresyon, histeri, obsesif-kompülsif rahatsızlık, paranoya, otizm... Tanı koyuyor, gerekli tedaviyi söylüyordu ve uzak duruyordu. Onu soğuk, ruhsuz, robot gibi buluyorlardı. Böylesi çok daha iyiydi. Bir daha asla bir hastaya yaklaşmayacaktı. Bir daha asla işiyle duygularını karıştırmayacaktı.
Seviştikten sonra Mathias uykuya dalmıştı. Bir saat kadar. Belki daha da az.Uyandığında –saat gecenin üçü olmalıydı– Anne Marie'nin çıplak bedeni
yatağın üstünde sallanıyordu. Kendini asmıştı. Onun kemeriyle.
Mathias Freire iki yıl önce, 43 yaşındayken, Villejuif İhtisas
Hastanesi'ndeyken meslek hayatının en büyük hatasını yapmıştı: Bir hastayla
yatmıştı. Anne Marie Straub. Bir şizofren. Bir manik-depresif. Enstitüde
yaşayıp ölmeye mahkûm kronik bir hasta.
Hatasını düşündükçe, buna hâlâ inanamıyordu. Tabuların tabusunu
çiğnemişti.
Bununla birlikte geçmişinde ne ahlâksızlık ne de sapkınlık vardı. Eğer Anne Marie'yi hastane dışında tanımış olsaydı, ona hemen âşık olurdu. Onu ofisinde gördüğü anda hissettiği aynı şiddetli, mantıkdışı arzuyu duyardı. Ne tecrit hücreleri ne ilaçlar ne de başka hastaların çığlıkları tutkusunu frenleyebilmişti. Bir yıldırım aşkıydı, hepsi bu.
Mutfakta ayakta duruyordu, çay dolu süzgeci kaldırdı ve yoğunlaşmış kahverengi sıvıyı hayranlıkla seyretti. Karanlık düşüncelerle kararan beyninin
gerçek bir yansımasıydı. Evet, diye düşündü yeniden çay yapraklarına
dalarak, burada başkaların deliliğine saklanmak istemişti. Kendi deliliğini unutabilmek için.