On sekizinci yüzyıldan itibaren insanların belirli "durumlara doğduğu" ve hayatlarının geri kalanında bu durumu sürdürdükleri feodal düzen Avrupa’da liberallerin saldırısına uğradı. Onlara göre, insanlar doğdukları durumlara göre değil başarılarına göre ödüllendirilmeliydi (bkz. Bölüm 20).
Elbette, söz konusu liberaller on dokuzuncu yüzyıl liberalleriydi. Bu nedenle, bugünün liberallerinin (en azından Avrupa’da liberal yerine “merkezin solu” olarak adlandırılabilecek tüm Amerikal liberallerin) itiraz edecekleri görüşlere sahiplardi. Hepsinden önemlisi, demokrasiye karşıyıdılar. Fakir kadın ve erkeklere oy hakkı verilemeyeceğine, çünkü zihinsel becerileri olmaması nedeniyle kapitalizme zarar verebileceklerine inanıyorlardı. Peki, neden böyleydi?
On dokuzuncu yüzyıl liberalleri yoksunluğun zenginliğin birikmesi ve dolayısıyla ekonomik kalkınma için kilit önem taşıdığını düşünüyorlardı. Emeklerinin meyvesini toplamış insanların kendilerini hemen ödüllendirmek yerine yatırım yapmaları gerekir, tabii eğer zenginliğe ulaşmak istiyorlarsa. Bu dünya görüşüne göre, fakirlerin fakir olmalarının nedeni kendilerini tutamamalarıydı. Bu nedenle, fakirlere oy hakkı verilirse, zenginler üzerindeki vergiyi arttırıp kazancı hemen paylaştırmak yerine mevcut tüketimlerini arttıracaklarını. Bu, kısa vadede fakirlerin durumunu iyileştirirdi ama uzun vadede yatırım ve dolayısıyla büyümeyi azaltacağından durumu çok daha kötü bir hale getirirdi.
Fakir karşıtı politikalarında liberaller klasik ekonomistler tarafından entelektüel anlamda destekleniyordu. On dokuzuncu yüzyıl İngiliz ekonomisti David Ricardo aralarında en parlak olanıydı. Bugünün liberal ekonomistlerinin aksine klasik ekonomistler kapitalist ekonominin bireylerden oluştuğunu düşünmüyorlardı. İnsanların kapitalist, işçi ve