Hayallerime otopsi istiyorum,,, kendi eceliyle ölmüş olamaz...
Dün her şeyinizi anlattığınız insana… Bugün tek kelime dahi edemiyosunuz… Ben hayallerimi otopsi istiyorum, Hepsi eceliyle ölmüş olamaz…
Alıntı
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Zihnimin Medcezirleri: Yazmak ya da Yazmamak
Bu hayatın omuzlarıma bıraktığı en ağır yük görmek değil sadece. Duymak da, hissetmek de, insanların saklamaya çalıştığı o görünmez çatlakları sezmek de bu yükün bir parçası. Kalabalığın içinden geçen bir adamın sesindeki titremeyi duyuyorum bazen, bir kadının gülüşünün altına gömdüğü kırgınlığı hissediyorum. İnsanların birbirine kurduğu cümlelerin içinde saklanan yorgunluğu, masaların üzerinde unutulmuş bardaklarda bile bir terk ediliş duygusunu fark ediyorum. Herkes hayatın içinden hızla geçip giderken ben ayrıntıların içinde takılı kalıyorum. Çünkü benim lanetim tam da burada başlıyor, çoğu insanın üstünden atlayıp geçtiği şeyler zihnimin içine çivi gibi saplanıyor. Bir yabancının gözlerindeki o dipsiz boşluğu gördüğümde ya da iki insanın birbirini sessizce çürüttüğünü fark ettiğimde içimde görünmez bir düzenek çalışmaya başlıyor. O an zihnim susmuyor artık. Duyduklarım, gördüklerim, hissettiklerim birbirine dolaşıyor. İçimde karanlık bir değirmen dönüyor sanki, her şeyi öğütüp daha ağır bir hale getiriyor. İnsan bazen fazla fark etmenin altında eziliyor. Çünkü farkındalık, dışarıdan bakıldığında bilgelik gibi görünse de içeriden yaşandığında insanın omurgasına saplanmış paslı bir demir parçasına benziyor. Ve işin en acı tarafı şu, bütün bunları yazmak zorunda olmak. Yazmaktan nefret ediyorum. Hem de öyle yüzeysel bir bıkkınlıkla değil. Yazmak benim için romantik bir masa başı seremonisi değil, zihnimin etlerini kendi elimle kesip kağıdın üzerine bırakmak gibi bir şey. İçimde devasa halde dolaşan bir hissi kelimelerin dar boğazından geçirmek boğucu geliyor bana. Çünkü düşünce dediğin şey bazen şekilsiz bir yangın gibi büyüyor insanın içinde. Ama yazıya döküldüğü anda küçülüyor. Eksiliyor. Yaralanıyor. Ben en çok da buna öfkeleniyorum. Zihnimde kıtaları olan bir
Oxford, İngiltere. 14 Aralık 1650. Eni Grin adında 22 yaşında bir hizmetçi, kendisini bekleyen bir ilmekle darağacına doğru yürüyor. Suçu, dönemin acımasız standartlarına göre: İşvereninin torunu onu hamile bırakmıştı. Bebek çok erken, sadece on yedi haftalıkken doğduğunda, Eni bebeğin tek bir nefes bile almadığını söyledi. Bir ebe de onu destekledi. Diğer hizmetçiler, haftalarca süren ağır çalışmanın muhtemelen bebeğin kaybına neden olduğunu ifade ettiler. Bunların hiçbiri önemli değildi. 17. yüzyıl İngiltere'sinde, gayrimeşru bir çocuğun doğumunu gizlemek cinayetle aynı muameleye tabi tutuluyordu. Jüri yine de onu suçlu buldu. Ardından gelen infaz acımasızdı. O dönemde asılma, tarih kitaplarından bildiğimiz hızlı, merhametli düşüş değildi. Boynu temiz bir şekilde kıracak bir mekanizma yoktu. Yavaşça, alenen, kalabalık ayakta durup izlerken boğuluyordunuz. Eni o kadar uzun süre tekmeledi ve nefes nefese kaldı ki, arkadaşları dayanamayıp bacaklarından tutup tüm ağırlıklarıyla aşağı çekerek ölümünü hızlandırmaya çalıştılar. Bir asker tüfeğinin dipçiğiyle göğsüne dört beş kez vurdu. Yine de bedeni teslim olmayı reddetti. Yarım saat sonra nihayet hareketsiz kaldı. Onu aşağı indirdiler, bir tabuta yüklediler ve Oxford Üniversitesi tıp fakültesine götürdüler. İdam edilen suçlular, insan diseksiyonunun nadir ve düzenlenmiş olduğu bir çağda anatomistler için çok değerliydi. Sabahleyin, bedeni bilim adına muayene masasında açılacaktı. Dr. William Petty ve Dr. Thomas Willis ertesi gün, aletleri hazır bir şekilde geldiler. Tabutu açtılar.
"Otopsi istiyorum hayallerime.. Kurduğum düşler, eceliyle ölmüş olamaz..." Küçük İskender
“Duygu ve düşünce “
Zihnimdeki anılar paramparça Bilinçaltım mezarlıktan ibaret Ben ruhumu otopsi yaptım . insan olmak trajiden ibaret . Derinlerdede olsa bir kalbin var. Ya sev yada nefret et. …
Duygu ve Düşünce