insan dokunuşu;
ilk iletişim şeklimiz.
güven,emniyet,huzur.
hepsi bir parmağın nazik dokunuşunda.
ya da dudakların bir yanağa dokunuşu.
mutluyken bizleri birleştirir.
tutku ve sevgi dolu anlarda heyecanlandırır.
havaya ihtiyaç duyduğumuz gibi sevdiklerimizin dokunuşuna da ihtiyaç duyarız.
ama dokunmanın önemini hiç anlamamıştım.
onun dokunuşunun.
ta ki mahrum kalana kadar.
o yüzden eğer bunu izliyorsan ve yapabiliyorsan “ona dokun”.
hayat bir saniyeyi boşa harcamak için bile çok kısa..
— five feet apart—
tomas durup üç oankaliye baktı. “siz ruhlara inanır mısınız?”
“biz yaşama inanırız dedi,” ahajas.
“peki ölümden sonra yaşam?”
ahajas kısa bir süreliğine onaylar gibi dokunaçlarını yumuşattı. “öldüğüm zaman,” dedi,” diğer canlıları besleyeceğim.”
“ama demek istediğim—“
“eğer cansız bir dünyada ölseydim ve o dünya az da olsa yaşamı barındırabilecek özellikte olsaydı bedenimdeki her bir hücrenin organelleri hayatta kalıp evrilirdi. belki birkaç bin milyon yılın sonunda o dünya da bizim şimdi üstünde durduğumuz kadar canlılıkla dolabilirdi.”
“…dolabilir miydi?”
“evett. bizim öncellerimiz bu şekilde pek çok çorak dünyayı canlandırmışlar. bu konuda bizim türümüz kadar yaşama sıkı sıkıya bağlı başka bir tür yoktur. çözümsüzlüğün ve yok oluşun içinden canlılığı oluşturabiliriz. inandığımız da budur.”
“bu kadar mı?”
ahajas keyfinden ateşin ışığını yansıtabilecek kadar pürüzsüzleşti. “evet, lelka. bu kadar.”