“Gel, babamın küllerinin bir kısmını gömdüğümüz yeri göstereyim sana.”
Arka merdivenden inerek, eski kahvaltı masasının bulunduğu bahçeye indik.
“Burası babamın yeriydi. Buraya onun hayaletinin yeri diyorum. Benim yerim şurasıydı hatırlarsan.”
Eski masamın havuzun kenarında durduğu yeri gösterdim.
“Benim de bir yerim var mıydı?” diye sordu hafifçe sırıtarak.
“Senin daima bir yerin olacak.”
Ona, bahçenin, havuzun, evin, tenis kortunun, cennet kenarlığının, her tarafın daima hep onun hayalet yeri olacağını söylemek istiyordum. Ama bunun yerine, yukarı kattaki odasının camlı kapısını gösterdim. Senin gözlerin ebediyen hep orada, demek istiyordum ona, incecik perdelerin arasında kısılı kalmış, üst kattaki, bugünlerde kimsenin yatmadığı benim odamdan dışarıyı seyrediyor. Hafif bir esinti çıkıp da perdeler kabardığında ben aşağıdan oraya bakıyor ya da dıştaki balkonda duruyor ve senin içeride olduğunu, kendi dünyandan benim dünyama bakarak, seni o kayanın üzerinde bulduğum gece söylediğin gibi ‘Burada mutluydum’ dediğini düşünürken yakalıyorum kendimi. Sen binlerce kilometre uzaktasın ama ben o pencereye bakar bakmaz hemen bir mayo, dalgalanan bir gömlek, korkuluğa dayanmış kollar geliyor aklıma ve sen birdenbire orada oluyorsun, günün ilk sigarasını yakıyorsun... Yirmi yıl önce bugün. Bu ev yerinde durduğu sürece, burası hep senin hayalet yerin olacak. Ve benim de, demek istiyordum.”