İstanbul’un Çatalca ilçesine bağlı sakin bir balıkçı köyü Yalıköy’de geçen, aşk, gizem ve psikolojik derinliklerle örülü bir roman. Hikâye, genç bir kadının cinayete kurban gitmesiyle başlar ve bu olay, dünyadan elini eteğini çekmiş, yalnız yaşayan emekli inşaat mühendisi Ahmet Arslan ile meraklı ve enerjik bir gazeteci kızın yollarını kesiştirir. Cinayeti araştırmak için köye gelen gazeteci, Ahmet’in kapısını çalar ve olaylar, bir polisiye soruşturmadan çok daha derin bir anlatıya dönüşür. Ahmet’in geçmişine, özellikle kardeşi Mehmet’in trajik ve tutku dolu hikâyesine uzanan bu yolculuk, aşkın hem büyüleyici hem de yıkıcı yüzünü gözler önüne serer. Livaneli, modern bir Binbir Gece Masalı tadında, kurgu ile gerçeğin iç içe geçtiği bir atmosfer yaratır. Roman, aşkın karmaşık doğasını, insan ruhunun kırılganlığını ve geçmişle hesaplaşmayı sorgularken, okuyucuyu merak ve duygu sarmalında tutar. Sürükleyici üslubu ve beklenmedik dönemeçleriyle, kitabın sonu okuyanda derin bir etki bırakır, ancak bu özet, o sürprizleri koruma niyetiyle detaylara fazla girmeyecek. Livaneli’nin sade ama çarpıcı dili, karakterlerin iç dünyasını ve köyün dingin ama tekinsiz atmosferini ustalıkla yansıtır.
”Aşk, bir uçurum kıyısında gözü bağlı yürümektir.”
”İnsan her şeyi unutarak yaşayabilir ama her şeyi hatırlayarak yaşayamaz.”
Hayatın en acı yüzüyle çok küçük yaşta tanışan ve ailesiz kalan Ahmet Bey’in münzevi hayatının ortasına bir cinayet haberi düşüyor.”
İyi ama, benim kötü bir niyetim yoktu ki. Sadece bir test yapmak istedim. Hani kör olduğunu iddia edenlere bir şey fırlatırlar ya, sahiden kör mü değil mi anlamak için... Benimki de böyle bir şey işte.”