Bir İdam Mahkûmunun Son Günü benim için yalnızca bir mahkûmun hikâyesi değil, insanın çaresizliğiyle yüzleştiği derin bir vicdan sorgulaması oldu. Kitabı okurken mahkûmun suçunun ne olduğunu hiç öğrenemedim. Aslında Victor Hugo’nun da bunu özellikle yapmış olabileceğini düşündüm. Çünkü bir noktadan sonra suçun ne olduğu önemini yitiriyor; geriye yalnızca ölümünü bekleyen bir insan kalıyor.
Bir insan gerçekten yalnızca yaptığı tek bir şeyden mi ibarettir? Hayat öyle kırılgan ki bugün kimseye zarar vermeyen, sıradan bir hayat yaşayan biri, yarın kendisini bambaşka koşulların içinde bulabilir. İnsan bazen bulunduğu çevrenin, yaşadığı olayların, verdiği bir kararın ya da mecbur kaldığı bir durumun sonucunda hiç istemediği bir yere sürüklenebilir. Bu yüzden mahkûmun korkusunu, çaresizliğini ve anlaşılmama duygusunu okurken ona yabancı kalamadım.
Kitapta beni en çok etkileyen şeylerden biri de kalabalıkların tavrı oldu. Bir insan son saatlerini yaşarken, bazıları bunu izlenecek bir gösteri gibi görüyor. Oysa kimse bir gün o mahkûmun yerinde kendisinin ya da sevdiği birinin olabileceğini düşünmüyor. İnsanların bir anlık merak ya da zevk uğruna başka bir insanın ölümüne tanıklık etmeye gelmesi beni derinden sarstı. Dünyanın sustuğu değil, aslında mahkûmun konuştuğu; fakat kimsenin dinlemediği bir hikâyeydi bu. O konuşuyordu, korkularını anlatıyordu, yaşamak istediğini söylüyordu ama herkesin kulakları çoktan kapanmış gibiydi.
Okurken kalbimde bir yerlerin kırıldığını hissettim. Mahkûmun suçlu olup olmadığını bilmiyorum, hatta yazar da bunu bize söylemiyor. Ama satırların arasında onun bir caniden çok, korkan ve yaşamaya tutunan bir insan olduğunu gördüm. Belki bu yüzden kitabın sonunda içimde güçlü bir adaletsizlik hissi kaldı. Çünkü bazen insanlar yargılanırken yalnızca